Sayfalar

15 Aralık 2008 Pazartesi

'gidiyorum, görüşmek üzere'


yaşamak birbirinin peşi sıra gelen travmalarla baş etmekten ibaret aslında. en büyük travma doğum. fiziksel olarak pek çok zorluk söz konusu. kafa tasını ancak bir yumurta haline gelerek geçebileceği kadar dar bir tünelden geçirmek, yanıcı bir gaz olan oksijenle ilk defa karşılaşmak, içindeki sıvıyı boşaltıp bu yakıcı gazı ciğerlerine çekmek, yaklaşık 20 derecelik bir sıcaklık farkıyla baş etmek vs. fakat daha zor olanı doğum anına kadar bir olduğun bedenden ayrılmak. bir uzvunu kabetmişçesine eksik hissetmek. bütünlüğünü yitirmek. onsuz var olmayı ilk defa deneyimlemek ve sonra onun koynuna girmek. tekrar 1 olmak. annene değil kendine kavuşmak. onun kokusuyla, onun sesiyle sakinleşmek, tamamlanmak. ardından onun sütüyle beslenmek, beslendikçe gelişmek, geliştikçe ondan kopmak. yine de her zaman onun ilgisini hissetmek, güvenliğine sığınmak. ilk adımlarını attıktan sonra dönüp ona bakmak. onun takdirini beklemek. birden ondan başka birisi olmak yolunda yapılan o ilk büyük hamleyi farkına varmak. bu ilk adımlarının ardından annenin gözlerinin yaşardığını görmek. o an, ondan olanın yakında başka biri olacağını ona ilk kez fark ettirmek. bu ilk büyük başarıdan gurur duymasını beklemek. sonra konuşmaya başlamak. delicesine merak etmek herşeyi. bir daha hiç öğrenemeyeceğin kadar hızlı öğrenmek. babayla tanışmak, yasakla tanışmak, iktidarla tanışmak, devletle tanışmak, dünyayla tanışmak. sonra henüz 21 aylıkken, daha 2'liğe bile alışamamışken 3 olmak, abi olmak. bişeyleri kendinden fazla sevebileceğini ilk defa fark etmek. sorumluluk sahibi olmak. onun büyümesini, gelişmesini izlemek. senin bastığın taşlara basmasına tanık olmak. başka taşlara da basmaktan çekinmediğini görmek. hiç haddin değilken bundan gurur duymak, onunla övünmek. başka birisi olduğunu bas bas bağırmasına rağmen aynı bedenden var olduğunu unutamamak. 3 başınıza birliğinizin farkında olmak. aynı bedenin başına buyruk kolları, bacakları gibi yaşamak. buna bayılmak.

amcanın, teyzelerinin, yengenin, kuzenlerinin akrabası olmak. sıradan akrabalık ilişkilerinin ötesine geçmek. kocaman bir aile olmak. onları hep yanında hissetmek ve onların yanında olmak. canları sıkıldığında ilk seni arayacaklarını bilmek. hiç sıkılmadan onları dinlemek, yanlarına koşmak, onlara anlatmak, tartışmak, şarkılar söyleyip eğlenmek.

aşık olmak. hayattaki o en aşkın duyguyla tanışmak. öncelikler listesi adlı kısacık listene onun adını da eklemek. onu anlamaya çalışmak, onu sevmek. nedenini, niçinini bilmeden sevmek. kendini anlatmaya çalışmak. gün boyu biriktirdiğin herşeyi ona getirmek. çiçeklerden değil belki ama düşüncelerden, tecrübelerden yapılmış bir buketi ona her gün bıkmadan usanmadan vermek. anlaşılamamaktan delice korkmak. onu kendine boğmak. sonra sakinleşmek, ona zaman tanımak. sabretmeyi, tahammül etmeyi, fedakarlık etmeyi öğrenmek. paylaşmak, paylaşarak çoğalmak. olanaksız bir ikiliği mümkün kılmaya çalışmak. bu sırada yorulmak, yıpranmak, üzülmek ama nedense hiç sıkılmamak, hiç vaz geçmemek. hayaller kurmak, daha çok sevmek, daha da çok sevmek...

beklentilerle karşılaşmak. okula başlamak, okumak, yazmak. sınavlara girmek. doğruluğundan şüphe etmeden ezberlediklerini 10 yaşından itibaren küçük yuvarlakları karalayarak tekrarlamak. tekrarladıkça onlarla bütünleşmek. başarmak, sınavlar kazanmak, yeni okullara gitmek. orada aynı klişeleri daha detaylı öğrenmek. sonunda ezberlediklerine inanmak, onlara tapınmak. onları ne kadar güzel ifade edersen o kadar takdir görmek. bağıra çağıra şiirler okumak, marşlar söylemek, sıraya girmek, sağa dönmek, sola dönmek. gerçeği bildiğinden ibaret zannetmek. bu sırada yine küçük yuvarlaklar karalayarak, biraz da tesadüfen yeni bir okula girmek. burada ilk kez içine doğru bildiğine dair bir kurt düştüğünü hissetmek. sonra o kurdun seni yavaş yavaş yemesine, adına ben dediğin şeyden geriye sadece bir omurga bırakmasına izin vermek. adına ben dediğin o kokuşmuş bedenden koparıp attığın her parça ile hafifleştiğini, özgürleştiğini hissetmek ve bundan çılgınca bir zevk almak. ilk defa gerçekten öğrenmenin, gerçekten sorgulamanın coşkunluğuna kapılmak. o güne kadar tecrübesine sahip olup bilgisine sahip olmadığın herşeyi yeniden anlamlandırmak. Freud'la tanışıp bastırdığın güdülerinle barışmak. Marx'la tanışıp olup bitenin garipliğini sorgulamak. Weber'le tanışıp onu Marx'la karşılaştırmak. Nietzsche'yle tanışıp deliliği anlamak. Benjamin'le tanışıp hesaba tini katmak. Foucault'yla tanışıp iktidarı düşünmek. Derida'yla tanışıp kelimelerinin üstünü çizmek. Zizek'le tanışıp büsbütün karışmak. kendini yıkmak yeniden yapmak. yapıp yeniden yıkmak. kabuğunu kırmak. yeniden doğmak. başka biri olarak var olmak. toplumu anlamaya çalışmak, sanatı anlamaya çalışmak, sistemi anlamaya çalışmak. kendine yeni bakış açıları geliştirmek. zorlanmak, becerememek, denemek, tekrar denemek, tekrar denemek... sonunda deforme olmak. az da olsa başka türlü bakmayı başarabilmek. ama asla tam olarak anlayamamak. anlasan da bununla yetinememek. eleştirmek, herşeyi, herkesi eleştirmek. sonunda neredeyse bir hiçlik noktasına gelmek. bir turiste dönüşmek. sonsuz evrende avare dolaşan bir turiste dönüşmek. onun bunun hayatında gezinmek, şöyle bir bakıp çıkmak. çok düşünmek, çok öğrenmek ama hiç bir şey eylememek. giderek bundan sıkılmak, buhranlara düşmek, çıkışlar aramak ama bulamamak. sonra bu sefer bilerek, isteyerek yeni bir okula gitmek. orada çok güzel insanlarla tanışmak. onlardan çok şeyler öğrenemek. düşünceleri sıraya dizmek. o dizelerden sonuçlar çıkarmak. o sonuçlarla harekete geçemek. bir ilgi geliştirmek. sonunda bişeyleri eylemek. bir söz söylemek. o sözü yazmak, araştırmak, kanıtlamak. sonra çıkıp sokağa haykırmak, gaz yemek, başkalarına anlatmak, cop yemek. etken olabileceğinin farkına varmak, motive olmak. bilmiyorum belki adanmak, belki adanmaya yaklaşmak. yine de itilenleri, kakılanları anlayamamak. rakı masalarında sarhoş olmak. onları anlayamıyorum diye haykırırken bir arkadaşından karnına sağlam bir yumruk yemek ve 'öteki' olmayı anlamak, ayılmak. onların hayatına girmek. onlarla birlikte hissetmek. onlar için çalışmak. onlarla 1 olmak. biz olmak. bize dair şeyler yazmak, söylemek. sonra bize ihanet etmekle burun buruna gelmek.

bizim düşündüğümüzün aksine itaat etmeye, boyun eymeye gitmek. onurlu insanlar gibi bedel ödemektense bize ihanet etmek. vicdanınla aynada karşı karşıya geldiğinde gözlerini kaçırmak. bizlerin yüzüne bir daha nasıl bakacağını bilememek. kendini bir kez daha, ama bu sefer hiç istemeden yıkmak ve nasıl yeniden yapacağını hiç bilememek.

sadece 'gidiyorum, görüşmek üzere' diyebilmek...

12 Aralık 2008 Cuma

Alexandros Grigoropoulos'un Cenazesinde Dagitilan Mektup


UNUTTUNUZ
Bizi desteklemenizi bekliyorduk,
Bir defa da olsa,sizin bizi gururlandırmanızı bekliyorduk
BOŞUNA
Yalancı hayat yaşıyorsunuz,boynunuzu eğdiniz,
donunuzu indirdiniz ve öleceğiniz günü bekliyorsunuz
Hayaliniz yok,sevdalanmıyorsunuz,
yaratmıyorsunuz
Yalnız satıp alıyorsunuz.
HER YERDE MADDİYAT
SEVGİ HİÇBİR YERDE-HİÇBİRYERDE GERÇEK
Anababalar nerede? Sanatçılar nerede?
Neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar?
BİZİ ÖLDÜRÜYORLAR
YARDIM EDİN

ÇOCUKLAR

9 Aralık 2008 Salı

Yaşar Kurt - Anne




korkuyorum anne al beni içine
alışamadım anne al beni yine
büyüdüm anne evler büyüdü
büyüdü pabuçlar yollar büyüdü
orduya istiyorlar savaş çıkar diyorlar
silah veriyorlar anne bana öldür diyorlar
yat diyorlar anne kalk diyorlar
beynimi yiyorlar anne beynimi yiyorlar
kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar
kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar
oyunu verme anne
oyunu verme anne
oyuna gelme anne

6 Aralık 2008 Cumartesi

A.R.O.G. = B.E.R.B.A.T.



film tek kelimeyle "berbat".

gitmeyin, gitmeyi düşünenleri uyarın.

5 Aralık 2008 Cuma

9.000.000

dokuz milyon (9.000.000) kişi son bir yıl içinde İstanbul'da GBT'den (genel bilgi taraması) geçirilmiş.
aramızda kendini eskisinden daha güvende hisseden var mı?

3 Aralık 2008 Çarşamba

all beauty must die



ilk kez gittiği bir tatil yerinde denize iskeleden balıklama atlayarak girmek gibi benim için tiyatro hakkında yazmak. sonunda kafayı gözü kırmak ihtimali de olsa bir gün yaptıklarımı, izlediklerimi, hissettiklerimi unutup gitme ihtimaline karşı direnebilmek için bu riski alıyorum.

'evlilikte ufak tefek cinayetler' izlediğim son tiyatro oyununun ismi. ilk duyduğum andan itibaren uzaklardan bana gel işareti yapan bir parmak etkisi yarattı bu isim. evlilik ve cinayet. harika bir ikili. oyun atölyesinin bu sezonki iki oyunundan biri. Eric-Emmanuel Schmitt'in yazdığı, Şehsuvar Aktaş'ın çevirdiği ve Kemal Aydoğan'ın yönettiği oyunu, Vahide Gönlüm ve Haluk Bilginer oynuyor. oyuncu performanslarının oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. tek eleştirim Haluk Bilginer'e. aslında bu bir eleştiriden ziyade bir tespit belkide. gördüğüm kadarıyla komedi oynayan oyuncuların arasında, oyunculuğu mizahi bir kavrayışla yapanların sıklıkla düştüğü bir tuzak var. bu oyuncuların hemen tamamı oynadıkları rolün gereği ne olursa olsun tüm rollerinde sahip oldukları mizahi kavrayışı seyirciye geçiriyor ve tamamen dramatik bir role bile kendiliğinden bir mizahi yorum katıyorlar. böylece bir taraftan oynadıkları role kendi imzalarını atarlarken diğer taraftan ister istemez kendilerini tekrarlamış oluyorlar. Haluk Bilginer'in bu oyunda böyle bir tuzağa düştüğünü gördüm. peki ağırlıklı olarak mizahi karakterlere can veren hangi oyuncuda böyle birşey görmedin diye sorarsanız aklıma ilk gelen ismin Şener Şen olduğunu söyleyebilirim. Vahide Gönlüm ise abartıya kaçmadan iyi bir çizgi yakalıyor oyun boyunca. fakat olağanüstü bir şey de beklemeyin.

garip bişey sevmek. sevdiğinin elini tutmak, onu öpmek, onunla sevişmek ise çılgınca. içimizdeki susturulamaz yanlızlık çığlıklarını susturmaya yönelik en akıl dışı eylem ise onunla evlenmek olsa gerek. ihtiraslı, bencil, özgür ruhlarımızı bir başkasına teğellemeye ve bunu kanunen ispatlamaya kalkışmak ya delice bir cesaret ya da toplumsal baskılar karşısında bir yılgınlık gerektirir. 'severek evlenmek' fenomenini bu bakış açısıyla 'seve seve evlenmek' fenomeniyle değiştirmek gerek sanıyorum. zira tüm o severek evlenenler etraflarında tek bir mutlu evlilik görmemişlerken sonunu bildikleri bu maceraya bir şekilde atılırlar. her bürokratik yapı gibi evlilikte bir dizi prosedür gerektirir. Weberce konuşacak olursak bu bir kafestir. sürekli içinden çıkılmak istenen ancak içinde soluk almaya devam ettiğimiz sürece kendini yeniden ve daha kuvvetli bir şekilde üreten bir kafes. Marksça bakacak olursak kapitalizmin araçlarından biridir sadece. kişileri yanlızca birbirlerine değil aynı zamanda sisteme de bağlayan bir yapıdır. onu sürdürmenin koşullarının en başında gelen büyümek ve olgunlaşmaktır. yani heyecanlarını, heveslerini, arzularını terk etmek. artık sadece onun için yaşamak. risklere atılmaktan geri durmak. değişimi değil stabiliteyi talep etmek. böylece uysallaşır en vahşi hayvan. böylece ayak uydurur düzene ve onunla uzlaşır. sonra bir proje olarak çocuk gelir gündeme. çocuk terk ettiğin gençlik heveslerini gerçekleştirebilecek olandır. denenir ama olmaz. çünkü çocuk senden olan başka biridir. yine de evlenir insan çünkü ayın bir de karanlık yüzü vardır görünmeyen. sevgiye, ilgiye, şefkate muhtaç. sevmeye aç. insan korkar. yanlız ölmekten korkar. ve bilirki aslında ölmek bir anlık değil bir ömürlüktür. saniye saniye ölür insan. yavaş yavaş çürür. ve ölürken yanlız olmak istemez. geride bir iz bırakmak ister. arkandan ağlayacak bir eş ya da sana benzeyen bir çocuktan daha derin bir iz olabilir mi? aşağlıktır insan. Zizek şöyle söyler; ölümle yüzleşen ve aslında hiçte sağdık ve sevgi dolu olmayan bir koca son anda karısını arayıp 'seni çok seviyorum hayatım, elveda' der. çünkü az sonra ölecektir ve ardında ne kadar büyük bir acı bırakırsa o denli derin olacaktır dünyada bırakacağı iz. oysa gerçekten seven bir eş ölümle yüzleştiği anda sevdiğini arayıp şöyle demelidir belkide: 'seninle hayatım tam bir cehennem azabıydı, hoşçakal.'

oyun bu tip bir gerilim üzerine kurulu. toplumsal rolünü başarıyla oynayan bir adam, karısına onu sevdiğini pek göstermeden, etrafındaki genç kadınların ilgisini hala çekebiliyor olmak üzerinden kendi ego testini yapmaktadır tekrar tekrar. kadın ise ona karşı duyduğu sevgi ve kıskançlığı arasında her gün biraz daha gerilmektedir. rekabet zamana karşı yapıldığında insana en büyük çaresizliği yaşatamaktadır ve malubiyet kaçınılmazdır. çünkü zaman kadının bedenine sürtünmekte, ondan gençliğini götürürken geride çizikler bırakmaktadır. yer çekimi her gün daha da güçlenmektedir ve sarkan aslında memeleri değil egosudur kadının. ve sessizlik kurdu ilişkiyi yavaş yavaş kemirmektedir. medeni insanlar olarak kendi zaaflarından, akıl dışı rahatsızlıklarından eşlerine bahsedemeyen çift medeni bir dilsizlik yaşamaktadır. bürokratik evlilik oyunu bir yandan devam ederken, hayvani insan doğası çeşitli vahşilikler peşindedir. aşk medeni biçimde yaşanamayacak kadar aşkın bir duygudur ve şiddet onun ayrılmaz bir parçasıdır. travma beyinde değil kalpte etkilidir aslında. oyun beyin travması geçirmiş bir adamla, kalp travması geçiren bir kadını karşı karşıya koyuyor. ve umut vaad ederek sonlanıyor.

peki gerçekten umut var mıdır? Freud, iktidarla ilk defa karşılaşan çocuk için babanın kendisinin değil 'babanın adı'nın yeterli olduğunu söyler. umut değildir aslında bizim de sahip olduğumuz, 'umudun adı'dır. umut varmış gibi yapmadan yaşayamayız. oysa babayı öldürmeden özgürleşmek nasıl mümkün değilse, umudu öldürmeden de yaşamak mümkün değildir. umut yoktur. bu kadar olmadığı için ona bu kadar bağlanırız. umut olmadığı için onu kendimizden başka bir yerde arar ona bağlarız. onunla mutlu olmaya, onunla birlikte yaşamaya, bir olmaya, eş olmaya umut bağlarız. çünkü böylece umudumuzu boşa çıkardığı için ona kızmak kolay olandır. suçlu 'o'dur. insan umut olmadığını bile bile yaşayabilmek ve bunun sorumluluğunu üzerine alıp umudu yaratabilmek için çok güçsüzdür. ya da öyle olduğunu sanar. öyle olmadığını kanıtlamak için 'güzeli öldürmek' gerekir. en güzel anında onu ebedi güzelliğe kavuşturmak ve umudu onda aramak yanılgısına düşmemek için belkide...


("i must love what i destroy and destroy the thing i love")

("she dwells with beauty—beauty that must die")

("yet each man kills the thing he loves")



...

sevdiği bir kadını öldürmüşdü bu adam
ve şimdi buna karşı verecekdi canını.
*
ama gene de herkes sevdiğini öldürür,
bu böylece biline,
kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
kimi de oksayıcı bir söz ile öldürür,
korkak, bir öpücükle,
yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür!

kimi insan aşkını gençliğinde öldürür,
kimi sevgilisini yaşlılığına saklar;
baziları öldürür arzunun elleriyle,
altın'ın elleriyle boğar bazı insanlar:
bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar.

kimi insan az sever, kimisi de cok uzun,
kimileri ask satar, kimileri satın alır;
kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla,
kimilerinde aşka serin kanla kiyılır:
hemen herkes bu tür öldürür sevdiğini,
ama bundan oturu herkes asılmamışdır.

kim gider ölümüne utandırılırcana
kapkara günlerini yaşarken hayatının,
kimsenin idam ipi dolanmamış boynuna,
ne maske örtülmüşdür üstüne suratının,
ve ne de hiçkimsenin ayağının altına
boşluğu serilmişdir döşeme kapağının.
...
Oscar Wilde
(çev. Özdemir Asaf)

burn after reading



son turlarımı attığım bugünlerde başıma gelen en güzel şeylerden biri oldu bu film. Cohen kardeşler çok önemli olmasa da çok eğlenceli bir filme imza atmışlar. aynı daha önceki komik filmleri 'oh brother, where art thou?'da olduğu gibi harika oyuncuların harika performanslarıyla, ince bir hicvi ve absürt bir espri anlayışını birleştirmişler. 90 dakikalık filmin ilk 60 dakikası için sıradan diyebiliriz. bu süre içinde hikayenin karmaşık yapısı örülüyor. son 30 dakika ise neredeyse efsanevi 'big lebowski' tadında. 'ben güldürürken düşündürmek basitliğine düşmüyorum' derken basitliğin dik alasına düşenlerin tersine, esaslı bir bürokrasi eleştirisi yapan film izleyenlere mutlaka çok keyifli vakit geçirtecektir. ben gittim çok eğlendim. tavsiye ederim.

bir siyasal simge olarak bıyık?

bir an için, hasbel kader göz altına alınmış solcu bir üniversite öğrencisinin tesadüfen götürüldüğü bir karakolda istanbul emniyet müdürü ile karşılaştığını ve baş müdürünün siyasi görüşünü bıyıklarından okuduğu türk polisinin elinde bulunmak sebebiyle gireceği ruh halini düşünün.

sormak istediğim basit bir soru;
anayasa mahkemesinin "bir siyasal simge" olması sebebiyle yasakladığı türbana karşılık pek çok örneği olduğunu bildiğimiz çeşitli siyasal görüşleri temsil eden bıyıkların yasaklanması neden gündeme gelmemektedir?

'yasaklamak' bir kez başladığında önü alınamayan bir salgın hastalık gibidir. ya yasaklamaya başladığımız şeylerin kapsamını genişletip Talibani bir hayat tarzı yaşayacağız ya da 'kamusal hizmet alan' ve 'kamusal hizmet veren' ayrımını doğru yapıp çizgiyi doğru yerden çizeceğiz.

(huzur içinde uyu Pala Şair)

2 Aralık 2008 Salı

biri beni durdursun!


biri beni durdursun! evet, lütfen durdursun. benim durdurulmaya ihtiyacım var çünkü ben önü alınamaz bir şekilde itaat etme ihtiyacı içinde yanıp tutuşuyorum.

hatırlarsanız geçen sene İzmir'de arabamla yolda giderken trafik polisi sebepsiz yere beni durdurmak istedi. elbette durmadım. durmamı gerektiren birşey yoktu ki. bunun üzerine beni durdurmak isteyen polis arabama yaylım ateşi açtı. kafamdan vuruldum ve öldüm. adım Baran.

bunun üzerinde çok duracak değilim merak etmeyin. zaten ben daha önce de ölmüştüm. bir gün Beyoğlu'nda arkadaşlarımla takılırken aniden yanımızda duran bir ekip otosundan inen polisler beni merkeze çektiler. ancak beni merkeze çeken polis abiler yerden göğe kadar haklıydılar. çünkü benim biraz rengim 'bozuk'. söylemesi ayıptır ben bir siyahım. adım Fetus. merkezde polis abilerimin biraz canı sıkılmış olacak onları eğlendirmek için önce biraz kendi kendimi duvardan duvara vurdum ve yaraladım. ardından ortamı biraz daha şenlendirmek için abilerimden birinin silahıyla kendimi vurdum, öldürdüm. ama elimde herhangi bir barut izi bulamazsınız. silah kullanmak konusunda kimsenin bilmediği bazı teknikler biliyorum.

ama hepsini bundan ibaret sanmayın sakın. geçenlerde bizim arkadaşlarla binbir dertle yazıp çizip, zar zor çıkardığımız bir dergiyi Taksim meydanında insanlara ulaştırmaya, onlara derdimizi anlatmaya çalışırken bazı polislerin daveti üzerine karakola gittim. önce orada birer çay içip, kuru pastalarımızı yedikten sonra biraz memleket sorunlarından bahsettik. sonra nasıl oldu bilmiyorum ciğerlerimde kan toplanmış ve çeşitli beyin travmaları geçirmişim. ben zaten biraz kırılgan bir çocuktum neden öldüm hala anlayamadım. adım Engin.

daha fazla uzatmayacağım, beni mutlaka bir yerlerden tanıyorsunuzdur. ya komşunuzumdur, ya öğrenciniz ya da minibüste yanınızda oturan çocuk. daha önce Diyarbakır'da, Antalya'da, Tunceli'de, İstanbul'da, Hakkari'de çok sefer öldüm ben. bazen dayakla bazen kurşun. ama ölümüm ya kendimi duvardan duvara vurmuş olmamdan ya da polis tabancasıyla kendi kafama sıkmış olduğumdan. hepsi benim suçum. ne olur beni affedin.

ama geçen gün öyle bişey oldu ki ben kendimi affedemiyorum ve bas bas bağrıyorum biri beni durdursun diye. gözlerimin önünde akşam iki tek attığımız gazinoya 5 polis abim girdi. bizlere tatlı sert hatrımızı sordular. biz de sessizce onay verdik sorgumuza. sonra aramızdan bir kız arkadaşımızı saçlarından sürüyerek dışarı çıkardılar. sonradan duyduk tecavüz etmişler. ama sonradan öğrendiklerim bununla sınırlı da değil. o polis abiler aslında polis değillermiş. hayır polis olsalar sorun yapmayacağım. nasıl uygun görürlerse öyle yapsınlar. ne de olsa kanun onlar. benim, ailemin güvenliğini sağlıyorlar, namusunu kolluyorlar. ama polis değillermiş. ben nasıl geldim bu oyuna. o günden beri uyuyamıyorum. bundan sonra baş polis amcamın söylediği gibi benden sual eden tüm polis abilerimden kimliklerini soracağım. bakalım daha kaç farklı şekilde öleceğim. ama olsun, ben yinede beni bu oyuna getiren o ahlaksız sivilleri yakalayıp polise teslim etmek istiyorum. peki polisleri kime teslim etsem?

23 Kasım 2008 Pazar

masum değiliz, hiçbirimiz...



masumiyetini yitirmiştir ya hani modern insan. samimiyet yoktur bakışlarında. çok beğendiği birşeye ya da çok sevdiği birine sanki bunu göstermek ayıpmış gibi zoraki bir olur verir ilgilenmezmiş gibi gözükerek. işte bunu hiç yapmadan söyleyeceğim söyleyeceğimi. üç maymuna bayıldım! ilk defa gittiği bir avrupa şehrinde gördüğü her şeyden büyülenen bir türkiyeli turist gibi, perdede değişen her kareden ayrı bir heyecan duydum.



annem benden çok önce izlemişti filmi ve pek beğenmediğini söylemişti bana gitmeden önce. filmi gördükten sonra hayran kaldığımı söylediğimde, beni "entelleşmek" ile itham etti. "onlar" gibi söylediklerim anlaşılmaz oluyormuş bazen, acayip şeyleri sevmeye başlamışım. hiç cevap vermeden gülümsedim sadece. çünkü benim hissettiğim mesafeli bir entellektüel beğeni değildi. basbaya büyülenmiştim filmden. günümüz insanı için bişeylerden bu denli etkilenmek ayıp birşeyken, ben ısrarla "büyülenebilme" kapasitemi muhafaza ediyorum zaten. eve elinde hediyeyle gelecek babasını bekleyen bir çocuk gibi beklemiştim perdede karşıma gelecek kareleri. tüm kasvetine rağmen anlamsız bir gülümseme oturmuştu yüzüme film boyunca. bu perdede gördüğümden duyduğum memnuniyetin yansımasıydı. belki benim gibi bir obsesif için bile çok mükemmeldi herşey. hiçbir ayrıntı atlanmamış, özensiz tek saniye çekilmemiş, fuzuli bir tek söz söylenmemiş, kimse rolünü oynamamış.



filmin derin analizlerini yapacak birileri mulaka çıkacaktır. çıkmalıdır da, zira filmin öylesine yoğun bir fikri alt yapısı var ki amlatamam. filmde üç suçlu, üç mağdur, üç kurban, üç ahlaksız, üç de çaresiz göreceksiniz. bunların hepsi topu topu 3 kişi. ama bir 4. var ki; belkide "o" en kötü, tek kötü, baş kötü. ama o da kazık yiyor diğerleri gibi. belki o da mağdur, o da çaresiz. ve bir 5. var, o şimdilik sadece mağdur. ya sonra?



Bugüne kadar Nuri Bilge Ceylan'a yönelttiğim en ciddi eleştiri onun harika bir fotografçı olması sebebiyle sinemaya intibak dönemini henüz atlatamamış olduğuydu. Önceki filmlerinde konulu bir seri fotograf sergisi havası sezinliyordum. sinemanın diline 'uzak' geliyordu yaptığı şeyler. fakat bu film ile Ceylan tam bir sinemacı olmuş. hem de 1. sınıf bir sinemacı. birçok iyi sinemacı gibi Ceylan da bu filmde suç ve ceza paradoksuyla ilgilenmiş. burada Dostoyevski'nin kulaklarını çınlatmadan geçmemek lazım. sinema perdesini bir ayna gibi kullanan ve seyircinin kendisiyle yüzleşmesini sağlayan pek çok iyi yönetmenden de faklı olarak Ceylan perdede yüzeşilecek bir silüet değil daha derin, daha ahlaki bir yansıma yaratmış. izleyeni kendi ruhuyla, tiniyle, ahlakıyla karşılaştırmış ve karakterlerin yaptığı tercihleri hiç yargılamadan olduğu gibi ortaya koymuş. ilginç olan Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü kapan filmin içinde bir yönetmen olmaması. filmin içinde bir yönetmen yok çünkü yönetmen seyirciye alıştığı şekilde neyin doğru neyin yanlış olduğunu hikayesinin ve karakterlerinin üzerinden anlatmıyor. filmde yönetmen var çünkü filmin her karesi mükemmel bir estetik anlayış ile çekilmiş. bu filmin yönetmeni kendisine bir öğretmen rolü biçmeden basit bir sanat işçisi olmakla yetinmiş. oyunculuklar ise sıradan. sıradan insanları ancak sıradan biçimde oynayabilirsin. çünkü hayat sıradan ve herkesin kendini çok önemli hissettiği bir dünyada sıradan olmak nasıl da zor bişey. sıradan insanların, gerçek hikayeleri, kanlı canlı tercihleri, hayat mücadeleleri. bir yanı doğru diğer yanı yanlış olan bir tercihler evreni içinde bir ip cambazı marifetiyle dolanmaya çalışan ama ancak bata çıka yolunu bulan güzel insanların, hepimizin hikayesi. doğruyla yanlışın siyah ve beyaz olmadığının aslında tüm evrenin gri olduğun hikayesi. gri bir film. her saniyesi gri, kasvetli ve gerçek...


eğer içinizde "estetik beğeni" adına küçücük bir ilgi varsa gidin ve bu filmi kare kare izleyin. içinize sindirin. o güzellikten büyülenin. bir görüntü olarak onunla samimi bir ilişki kurun. acele etmeden akan görüntüler boyunca sinema perdesinin her yerinde gözünüzü gezdirin. ayrıntılarına takılın. ayrıntılarındaki basitliği, gerçekliği yakalayın. kendinizi o küçük evin içinde hissedin. raftan ucu sarkan dantel örtüyü görün. yatak odası duvarının kabarmış boyasına takılın. kurgu olduğunu bile bile kendinizi filmin gerçekliğinin içine bırakın. emin olun sizi kandırmayacak.

18 Kasım 2008 Salı

bir ergenlik sorunu olarak "Issız Adam"



"Mustafa Hakkında Herşey" ve "Babam ve Oğlum" ile bir sinema sever olarak saygımı kazanan Çağan Irmak'ın son filmi Issız Adam'a normalde yaptığımın aksine film hakkında çok bişey okumadan, araştırmadan gittim. Belki de farkında olmadan bir çok arkadaşımın film hakkında söylemiş oldukları beklentimi yükseltmişti bilmiyorum ama film beklentilerimi karşılamaktan çok uzak kaldı. Yönetmenin daha önceden izlediğim filmlerini göz önünde bulundurarak küçük bir değerlendirme yaparak başlamak gerekirse, Irmak'ın modern şehir hayatı ve onun getirileriyle bir derdi olduğu tespitini yapmak yerinde olacaktır. Bu konuda haksız da sayılmaz. Geneli kırsalda geçen Babam ve Oğlum da bile yönetmen şehir hayatı içerisinde babası olmadan kaybolmasından korktuğu küçük oğlunu, bir feodal bey olan dedesine teslim ederek gözü arkada kalmadan gitmektedir meçhule. Mustafa Hakkında Herşey'de ise şehir hayatının, hatta daha da ötesi olarak küçük burjuva yaşam dinamiklerinin birbirinden uzaklaştırdığı bir çift ve bir proleterin kucağında yanlızlığının çığlıklarını dindirmeye çalışan bir kadın izlemiştik. Son filmi izlerken kendimi Mustafa Hakkında Herşey'de yönetmeni kurtaranın olağanüstü oyunculuklar olup olmadığı konusunda düşünmekten alıkoyamadım. Ya Nejat İşler, Başak Köklükaya ve Fikret Kuşkan oynadıkları role müthiş bir derinlik katmışlardı ya da Irmak son filminde böylesi bir derinlikle hiç ilgilenmemişti.

Issız Adam'ın iki başrol oyuncusu Melis Birkan (Ada) ve Cemal Hünal (Alper) ilk kez izlediğim oyuncular. Açıkçası bu iki yeni oyuncu hakkında söyleyebileceğim yegane olumlu şey Ada'nın insanın içini ısıtan güzel sesi ve Alper'in daha çok bir fotomodel parıltısı taşıyan pozları. Her ikisinin de filme oyunculuk anlamında kattıkları en ufak bir şey yok. En önemli eksikleri de "oynamamayı" beceremeyişleri. Film boyunca karakterlerini oynamaya çalışan iki oyuncu görüyoruz. Halbuki iyi bir oyuncunun oynadığı karakteri "olması" ve izleyiciye karakteri "anlatması" değil "geçirmesi" gerekir. Bu doğrultuda, izleyenleri yoran bir çizgi tutturuyorlar. Perdede, önüne verilen metinde yazan her sözü, her ruh halini 'oynamaya çalışarak' anlatan gereksiz bir çırpınış oyunculuğu ortaya çıkıyor. Oysa Ufuk Bayraktar gibi hiçbir oyunculuk eğitimi almadan rolünü oynamadan, 'o' olarak seyirciye geçiren oyuncular var bu ülkede. Tabi bu denli eleştirdiğimiz oyunculara yazılan rollere de dikkat etmek gerekiyor.

Filmin iki ana karakteri Ada ve Alper. Alper Anadolu'dan İstanbul'a göç etmiş ve babasının sattığı iki tarlayı kendisine sermaye ederek Beyoğlu'nda bir restoran açmış genç ve başarılı bir aşçı. Beyoğlu-Ortaköy eksenli "bohem" bir yaşam tarzı var. Öncelikle yönetmenin bohemlikten anladığının tamamen yanlış olduğunu düşünüyorum. Film boyunca evinin hiçbir yerinde tek bir kitap görmediğimiz ve bir satır yazı okuduğuna şahit olmadığımız bu bohem adam kadınları bir seks objesi olarak görmekte ve kurduğu ilişkilerde onları insan yerine koymamaktadır. Öyle ki, düzenli olarak birlikte olduğu bir hayat kadını kendisine filmin bir sahnesinde harika bir hayat dersi vermektedir. Bohem olduğuna kesinlikle ikna olmadığım bu mavi ve telaşlı adam esasında tam bir geç ergenlik ya da kronik ergenlik sendromu vakasıdır. Bu sendromun sonucu, kocaman bir egoya sahip kişinin hayat yolculuğunda (kendince) sıfırdan zirveye çıkışı ve bu çıkışın getirdiği maddi güç ile herşeyin satın alınabileceği algısını geliştirmesi ve sürekli-şiddetli ego patlamalarıyla seyreden bir yaşam döngüsüne girmesidir. Hayatındaki kadınlara saygı duymayan, seksi bir iktidar gösterisine dönüştüren ve annesiyle ilişkisini bile düzenleyemeyen bir ergen erkek modeli. Pratikte çok güçlü ve karizmatik gözüken bu kişi hemen herşeyin 'farklı'sını kullanır/beğenir. Alper'in arabası, telefonu, evi, ampullü amfisi, şaraptan anlaması yani kısaca herşeyi herkesten farklı zevkleri olduğuna işaret etmektedir. Oysa Alper koca bir hiçtir. Babasının parasıyla açtığı bir dükkanı, muhtemelen yine babasının parasıyla kurduğu bir hayatı vardır. Kazandığı para ancak lüks yaşam alışkanlıklarını sürdürmesine yetmektedir. Alper öyle kocaman bir hiçtir ki, sevişirken bile kimsenin altında kalmamaktadır. Kimsenin onu tanımasına ve hiçliğini anlamasına izin vermemek için de kalın bir karizma zırhı giymiştir. Bu zavallılığın bir tek annesi farkındadır ve ne yazık ki oğlunun zırhını aşıp bu zavallılığı ona söyleyememiş, ancak sevgilisine yalvararak oğlunu ne olursa olsun bırakmamasını isteyebilmiştir. Peki kimdir bu müthiş sevgili?

Ada kimdir? İnanın filmde bu sorunun yanıtı yok. Tamam, bu bir Issız Adam'ın filmi ama onun hayatına giren en önemli şey hakkında nasıl hiçbir fikrimiz olmaz. Yönetmen filmin kadın karakterini kesinlikle kurmamış. Ancak bir kaç ufak işaretten yola çıkarak kehanetlerde bulunabiliriz onun iç dünyası hakkında. Genel olarak baktığımızda ise karşımıza bir kadın köle çıkmakta. Erkeklerin dünyasında çocuktan sorumlu devlet bakanlığı makamı uygun görülmüş, bozuk karakterli bir adamın hayatını yoluna koymaya odaklanmış, bu doğrultuda sınırsız tavizler vermeye hazır, çok yiyen, doğurgan bir insan olarak kadın. İzlerken tüylerim diken diken oldu. Filmin 'modern' dünya tasavvuru içinde bir feodal köle kadın yaratılmış. Asıl felaket ise filmin aşk adına kadının verdiği tüm tavizleri/mücadeleyi meşrulaştırması ve izleyene kendisini onunla özdeşleştirme imkanı sunmakta olması. Oysa bu karakter kadının adını açıkça silmektedir. Erkeğinin hayatı için yaşayan, kendi varlığını ona armağan eden Ada, muhtemelen Alper'in annesi Müzeyyen'in yıllar önce izlediği yolu modern bir bakış açısıyla yeniden yorumlamaktadır ve bu şekilde ancak kötü bir kopya olabilmektedir.

Filmin en güzel ve komple karakteri Müzeyyen Abla. Alper'in annesi. Filmin ikinci yarısında onun hikayeye dahil olmasıyla birlikte son derece yüzeysel ve yapma olan oyunculuklar ve diyaloglar birden daha doğal bir seyre girdi. Filmde beğendiğim iki şeyden biri Müzeyyen Abla karakteri diğeri ise sorunlu da olsa dokunaklı finali oldu. Final gerçekten insanın burnunun direğini sızlatan türden. Senaryoya göre bazı karmaşık matematiksel işlemlerden sonra anlayabildiğimiz kadarıyla Alper ve Ada ayrılıklarının üzerinden 5 yıl geçtikten sonra Atlas pasajının girişinde karşılaşırlar. Alper 'telaşlı mavi' 'bohem' hayatına devam etmekte ancak farklı olarak arkadaşlarının çocuklarını sevmekte, onlarla ilgilenmekte ve zaman zaman Beyoğlu'nda nostaljik gezintiler yapmakta, büyük aşkının hayaletini kovalamaktadır. Filmin ve hatta Alper karakterinin kendisinin de onaylamadığı bu yaşam tarzını biraz da zorunluluktan sürdüren Alper'e karşı, filmin yine feodal bir yaklaşımla aklamaya gayret ettiği Ada karakteri sevmediği bir adamla evlenmiş ondan bir çocuk yapmış ve büyük aşkının hayaletinden kaçmak için İngiltere'ye göçmüştür. Doğanın çağrısına kulak vermiş ve çiftleşmek için kendisine makul bir erkek seçmiştir. Upuzun saçlarını muhtemelen süpürge ettiğinden kestirmiş ve zaten orada bir şirkette çalışmakta olan kocasının hayatında yardımcı kadın oyuncu oskarına koşarcasına 'küçük' bir dükkanda biçki dikiş işlerine devam etmiştir. İşte filmin akladığı Ada'nın yaşantısı böyledir. Alper ise yaptığı hatanın açtığı yaralardan akan kanın içinde boğulmaktadır.

Film herşeye rağmen harika finali ve Müzeyyen Abla karakteri için izlenebilir. Ancak keşke Irmak senaryosunu yazdığı bu filmi başka bir yönetmene çektirtseydi. Zira kendisi bu filmde yarattığı atmosfer, ışık ve set kurgusuyla fena halde bir Ferzan Özpetek kopyası olmuş. Öyle ki bulduğu kadın oyuncu bile Özpetek'in kadın oyuncusunun çirkin burunlu bir benzeri sadece.

5 Ekim 2008 Pazar

de niro & pacino













En iyi aşçılar malzemenin en iyisini kullanırlar. Ancak onları iyi yapan malzemenin kalitesi değildir. Aynı malzemeyi bana verseniz muhtemelen çok sıradan bir yemek yaparım ama en bu malzemeyle yaptığın yemeği berbat etmek gerçekten "maharet" gerektirir.
Senaryo ve yönetmenliğinde Michael Mann imzası bulunan, 1995 yapımı Heat filmi izleyenleri mutlaka ekran karşısına mıhlamıştır. Filmin başından sonuna kadar sürekli tırmanan gerilim seyirciyi avucunun içinde tutan yönetmenin marifetlerinden sadece biridir. Asıl büyük marifet Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki büyük oyuncuyu aynı filmde oynatıp, ikisini bir arada sadece 45 saniyelik bir sahnede göstermek ve buna rağmen seyircinin aklına filmi bu iki fenomenin büyük karşılaşması olarak kazıyabilmektir. İşte usta aşçı elindeki 1. sınıf malzemeyi böylesine dengeli, böylesine ölçülü kullanarak damaklarda bu kadar güzel bir lezzeti ancak böyle bırakabilir
13 yıldır damaklarımızda kalan bu eşsiz lezzetin mirasına konan bir film Righteous Kill. Filmin başından sonuna kadar iki büyük ustanın bir arada olduğu ancak seyirciye hiç keyif vermediği, aksine sıradan, sıkıcı ve bayağı olmayı başarabildiği bir yapım. İşte 1. sınıf malzemeyle tadına dahi bakılamayacak bir yemek yapan çok kötü bir aşçı. Daha çok televizyon dizisi yönetmenliği yapan ve Kevin Costner, Robert Redford ve Richard Gare gibi iyi oyuncularla çektiği berbat filmlerle tanınan yönetmen Jon Avnet bence ağzından salyalar akan televizyon dizisi izleyicilerine yemek yapmaya devam etsin. Çünkü onun menüsünün kokusu beyaz perdede feci şekilde ortaya çıkıyor.

3 Ekim 2008 Cuma

Mucizeler Kuşu


"Malik-ül Mülkü hiçe sayarak dünyayı kuşatan hiçbir orduda elime silah almayacağım. Saçlarımda çiçekler olacak, kulağımda küpeler, parmağımda yüzükler; içimdeki yaban çocuğun güzelliğine leke süren aşağılayıcı rütbeler takmayacağım omzuma, uygun adım yürümeyeceğim, ayaklarım talim edecek gerçeğe giden tüm dolambaçlı yolları ve Hünkârım, Beyim, Paşam yorma hiç o güzel ağzını emretmek için bana. Hak sözünden gayrı bir buyruğa tabi olmayacağım bundan sonra."

İnan Mayıs Aru

Ekonomik Kriz


Amerikan hegemonyası sallanıyor. Aklı başında ekonomistlerin ancak bir 10 yıl daha sürdürebileceğini 2000'li yılların başlarında öngörmüş oldukları Amerikan hegemonyası, büyük buhrandan bu yana karşılaşılan en büyük ekonomik sıkıntı ile sona yaklaştığının sinyallerini veriyor. Rusya ve Çin tek kutuplu dünyanın ağırlık merkezinin kaymak zorunda olduğunu her geçen gün daha da kuvvetli şekilde hissettiriyor. Soğuk Savaş sırasında (1945-1990) ve sonrasında (1990-....) tam bir kültürel/ekonomik Amerikan angajmanıyla haraket eden Türkiye, değişen denklemin neresinde duracağı üzerine hiç kafa yormuyor gibi. 63 yıllık Amerkanlaşma tecrübesi, artık kendisi olmayan ama Amerikan da olamayan eklektik bir toplumsal kültür oluşturmuş. Kartların yeniden dağıtılacağı bu günlerde pek çoklarına imkansız gibi gözükse de Amerikan kültürünün cazibesini kaybetmesi ve örneğin Çin ya da Rus kültürünün en az onun kadar cazip hale gelmesi zaten karışık olan kafaları allak bullak edecektir. Artık kendisi olmayan, Amerikan hiç olamayan Türkiyeliler şimdi kim olacakları ne olacakları hakkında daha çok kafa yormalılar. Ama buna sağlıklı bir çözüm bulmak için gelecekten önce geçmişi düşünmeliler. Tarih yanlızca yapılan hatalar bağlamında değil, özünde kim oldukları, ne oldukları konusunda da onlara en kıymetli istihbaratı sağlayacaktır.


"Geçmiş, bizim için bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. İnsanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna daha çok egemen olmasını sağlamak tarihin çifte işlevidir." E.H.Carr

26 Eylül 2008 Cuma

masumiyet


kompozisyon çok ilginç. bir belediye otobüsü, bir Range Rover, imdat çıkış (içeriye doğru), imdat çıkış (dışarıya doğru), iki çarşaflı kadın ve bir masumiyet. objektifin arkasında bir suçlu, bir kirli göz. akıp giden zamanın içinden çaldığı bu kareyi gözünü objektife dahi dayamadan çalmış. görünenin, görüntüsünün, görüntüsüne bakarak araklamış o anı gerçeklikten. gerçeklikle alakası kalmamış cebe indirdiğinin. yine de onun masumiyetini bozamamış. kaçamak bakışlarındaki güzelliği gölgeleyememiş. imdat çıkışının her iki tarafında aynı anda duran, ne yana geçse imdat çığlıklarını zihninden silemeyen, onun masumiyetine sığınmış. çünkü her şey onun masumiyetinde başlamış herşey ve yine orada bitecek. kafasındaki takke ele geçirecek belki masumiyetini birgün ama hangimizi geçirmediki kendi takkemiz. "öteki"si mi olacak bu masum sonunda. imdat çıkışının diğer tarafına mı geçicek. "öteki" tarafın kapısında da yine imdat çıkışı yazmayacak mı...

21 Eylül 2008 Pazar

acil demokrasi


"Almanya'da faşizme karşı omuz omuza" başlığıyla duyuruyor haberi Radikal gazetesi. Almanya'nın Köln kentinde, Almanya'nın ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerinden gelen binlerce aşırı sağcı, üst başlığı "Köln'de yapımı planlanan yeni camiye karşı olmak" olan ancak alt metninde yabancı düşmanlığı ve faşizmin kendini açıkça gösterdiği bir gösteri tertiplediler. Alman hükümeti yasaları gereği bu gösteriyi engelleyemeyeceklerini ancak 180 farklı etnik unsurdan oluşan Köln halkının ve tüm Almanya'nın bu gösteriyi aslında onaylamadığını duyurdu. Gazete haberine göre Avrupa'nın dört bir yanından gelen sağcı göstericiler ne otellere ne de restoranlara alınmamıştı. Dahası Almanya'daki bazı sol gruplar gösterinin yapılacağı meydana çıkan sokakları tutarak sağcıların meydana girişine engel olmuşlardı.


Bir Türkiyeli olarak haber insana her açıdan ilginç geliyor. Bizim bildiğimiz bir hükümet görüşünü desteklemediği siyasi hareketlerin gösterilerini engellemek için her türlü cebir ve hileye başvurur ve "devlet olmanın" ona verdiği yetki ile bunları engeller. Öyleki, söz konusu gösteri gündelik kaygılardan kaynaklanan bir siyasal eylem değil de yüzyıllar süren bir mücadele sonucu kazanılmış ve işçi ve emekçilere tüm dünyada bayram yapmaları için belirlenmiş 1 Mayıs kutlamaları olsa bile devlet kendi dünya görüşünü yansıtmayan böylesi bir kutlamanın yapılmasına izin veremez. Bunun engellenmesi için ülkenin dört bir yanından takviye kuvvet olarak getirttiği polislerine kimsenin onları tanımaması için robocop kıyafetleri giydirir, cephaneliklerini doldurur ve sınırsız şiddet kullanma yetkisi verir. Bunun gerekçesini de köşeye sıkıştığı zaman tarihteki kanlı 1 Mayısları örnek göstermekte arar. O 1 Mayısları zamanında kana bulayanın bugün kendilerinin oturduğu koltuklarda oturan başkalarının olduğunu hiç hesaba katmadan. Oysa dünyanın başka bir köşesinde vaktiyle Nazi deneyimi yaşamış ve dünya tarihindeki en büyük utanç cezasına çarptırılmış olan Almanya, ulusal hassasiyetlerinin en yüksek olduğu ırkçılık hakkında tertiplenen bir gösteriyi demokratik hakları ve yasalarını gerekçe göstererek engelleyemeyeceğini belirtir ancak desteklemediğini açılar. Dahası demokratik Almanyalıların bu gösteriyi engelleme girişimini polis zoruyla bastırma yoluna da gitmez. Meydanlarda yüz yüze gelen karşıt görüşlü grupların mücadelelerinde taraf olmaz. Almanya tarihinin gördüğü en büyük güvenlik önlemleri bile ülkeyi fiilen askeri sıkı yönetim rejimine sürüklemez. Hayatı felç etmez. Sokaktan geçen her araba tek tek aranmaz. Haberi ilk duyduğum andan beri bir Türkiyeli olarak şaşkınlıktan ağzımı kapatabilmiş değilim.


Ancak haberin şaşkınlık verici boyutu bunlarla da sınırlı değil. Şöyle deniyor haberde "Almanya’nın Köln kentinde yapılacak cami nedeniyle Pro Köln adlı aşırı sağcı örgüt tarafından başlatılan İslam düşmanlığına ve yarın düzenlenecek "Anti İslam Konferansı"na karşı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nde insan zinciri oluşturuldu. (...) Gösteriye katılanlar, gökyüzüne rengarenk balonlar bıraktı. "Faşizme bir daha asla", "Sinagog, kilise, cami hepsine evet", "Türk ve Alman dosttur", (...) pankartların açıldığı gösteride Köln’de ırkçılığa yer olmadığı vurgulandı." Haberden anladığım ve dün akşam haberlerinde televizyonda gördüğüm, aşırı sağcı gösteriye karşı düzenlenen karşıt gösteri özellikle Almanya'da yaşayan Türkiye kökenlilerin ve diğer göçmenlerin solculara ve anarşistlere katılımıyla gerçekleşmiş. Görüntülerde hem pankartlar taşıyarak havaya rengarenk balonlar bırakan kalabalıkların, hem de polisle çatışan yüzleri kapalı göstericilerin arasındaki göçmenler dikkat çekiciydi. Dini görüşlerinin ılımlı islamdan radikal islama, ideolojik duruşlarının ise ortanın sağından radikal sağa kadar uzandığını bildiğimiz Türkiye kökenli göçmenler Alman soluyla ve anarşistleriyle birlikte eylem yapıp, çatışmaya giriyordu. Bu insanların büyük bir çoğunlu, büyük ihtimalle 1 Mayıs'ta İstanbul'da polis dayağı yiyen gençleri izlerken içlerinden "anarşikler" diye söylenmişlerdi. Ya da Hrant Dink cenazesinde sokaklardan akan kalabalıklar için "kafirler" demişlerdi kahve muhabbetlerinde. Ancak dün, kendileri gibi düşünen Almanlara karşı, Almanya'nın "anarşik kafirleriyle" kol kola, omuz omuzaydılar. Çünkü bıçak bu sefer kendi kemiklerine dayanmıştı. Kalabalıkların hedefinde bu sefer onlar vardı. Üstelik tehlikenin sıcaklığını bu sene Almanya'da kundaklanan 10 bina sebebiyle artık iyiden iyiye hissediyorlardı.
Sanırım yine dikkatlerden kaçtı ama dün Almanya'dan bir kez daha gelen solun sessiz zafer çığlıklarından biriydi. Hem de bu sefer çok bir acayip çok bir anlamlı zaferdi elde edilen. Umarım bu deneyim içine doğmuş oldukları faşist ortamın kör ettiği bazı gözleri solun insanlığına ve onun imkanlarına açılmayı başarır. Çünkü; kurtuluş yok tek başına ...

inanıyorsun öylese var(mı)sın...

Televizyon tarihinin kült dizilerinden X Files 2. sinema filmi ile vizyona girdi. Öncelikle yan sütundaki "SubBaRcA ne izler?" bölümünde de kısaca belirttiğim gibi sinemada izlenme ilgisini hak edecek bir yapım değil. Daha çok televizyon dizisinin genişletilmiş bir bölümü gibi. Ancak film din, telepati, inanç, bürokrasi, pozitif akıl gibi bir çok ilginç konuya bir arada değinmiş. Ancak ne dediğini anlamak mümkün değil.


FBI'da vücut bulan pozitif akıl ve bürokrasi filmin bütününde alenen alay konusu edilmiş ve açık seçik eleştirilmiş. Diğer yandan kilise ve din ile bağdaştırılan kurumsal inanç benzer şekilde bürokrat mantığı sebebiyle eleştiri konusu edilmiş. Ancak doktor Skully'nin kişiliğine gömülmüş pozitif akıl ve vicdan sonu nereye gideceği belli olmayan bir iyimserlik içerisinde kaderine terkedilirken Rus doktorların vicdandan yoksunu pozitif aklı tam anlamıyla lanetlenmiş. Bütün bu kurumsal karmaşa içerisinde bir kaçık olmaktan yine kurtalılamamış Molder karakteri, kariyerine duyulan sınırlı saygı çerçevesinde yine kurumsal akıl ile diğer kaçıklar arasındaki bağlantıyı kuran kuşkusu, araştırmacı, yarı-kaçık rolüne soyunmuş. Bu kadar çok şeyi anlatmaya soyunan ancak yine hiç bişeyi anlatamayan X-files seyircisine yine "inan, neye inırsan inan ama bişeye inan" demekle kalmış. Pozitif bilimlere iman etmiş fakat tanrıya iman edenlere sırt çevirmiş, aklı herşeyin önüne koymuş ancak akıl dışı olana açık kapı bırakmış, bilim insanı olup gök gürültüsünden korkmuş kafası karışık yeni nesillere boş bir seyirlik olmuş.

19 Eylül 2008 Cuma

2 Blok


4-4-2, 3-5-2, 4-3-3. Bunlar modern futbolda takımların saha içi yerleşimlerini tarif etmek için kullanılan taktik tabirler. Bu gibi taktik tabirlerde dikkati çeken ilk nokta hemen hepsinin esas olarak takımların saha içi dizilişlerini açıklayabilmek için takımları 3 farklı bloğa ayırmış olmalarıdır. Bu bloklar defans, orta saha ve forvet olarak adlandırılır. Aynı bir edebiyat eserinde olduğu gibi bu bloklar oyunun doğal hikayesinin giriş gelişme ve sonuç bölümleri gibidir. Her geçen gün daha çok basketbola benzeyen futbol oyununda da basketbolun en temel felsefesi "hücum savunmada başlar" ilkesi artık bir standart halini aldığı için bu benzetmeyi yapabilmemizin önünde bir engel yok sanırım. Savumadan başlayan modern futbol hikayesinin sonuç bölümünü merakla beklememiz ancak giriş ve sonuç arasındaki bağlantıyı sağlayacak ve oyun boyunca izleyicinin ilgisini canlı tutacak dinamik ve akıcı bir orta sahanın olmasıyla mümkündür. Aynı post-modern edebiyat denemelerinde olduğu gibi futbol oyununda da bilinen bu klasik 3 bölümlü gidişatı temelden değiştirmeye yönelik arayışlar olsa da, bu arayışlar daha çok futbol dünyasının zirvesindeki bazı "çılgınlar" tarafından yürütülmektedir. Örneğin, aynı sonu olmayan bir kara filmdeki gibi forveti olmayan 4-6-0 tarzı diziliş arayışları devam etmekte ve futbol dünyasının yeni eraği olarak uzaklardan bize göz kırpmaktadır.

Dün oynanan Bellinzona-Galatasaray karşılaşmasında gördük ki, Galatasaray bir post-modern arayışa girmiş gibiydi. Yani sahada modern futbol anlayışının gereği olan 3 bloklu klasik sistemi değil de post-modern futbol denemelerinde görmeye alışık olduğumuz 2 bloklu bir sistemi deniyordu. Ancak sahaya çıkan ilk 11'in santra itibariyle sahaya yayılışı, maçın ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkan tablo üzerine yaptığım bu yorumu tekzip eder nitelikteydi. Çünkü çeşitli sakatlıklar sebebiyle 16 kişilik bir kafileyle İsviçre'ye gelmiş olan takımın maçın başındaki saha dizilişi 3-4-3 gibiydi. Yani bildiğimiz kalasik giriş-gelişme-sonuç futbolu oynayacak gibi gözükmüştü Galatasaray maçın başında. Ancak maçın devamında defans yapan 3 ve hücum eden 7 kişiden oluşan iki blok halinde oynuyordu Galatasaray. Bu bir futbol ütopyası olan 4-6-0 sisteminin bile ötesinde bir kalkışmaydı. Rakamlarla tarif etmek gerekirse Galatasaray 3-0-7 oynuyordu. Ancak fark edileceği gibi bu cüret daha çok bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanmaktaydı. Çünkü modern ötesi futbolun ideali, forvet hattını orta saha ile iç içe geçirerek ortadan kaldırmaya ve daha akıcı daha ofansif bir oyun ortaya çıkarmaya yönelikti. Oysa Galatasaray 100 metrelik sahanın iki uzak köşesine yığdığı ve bağlantısını kopardığı iki ayrı blok ile oynamaya çalışıyordu. Bu anlayış, eline aldığı kitabın başından 10, sonundan 20 sayfa okuyup bitirdim diyerek kendini kandıran kişinin anlayışı gibiydi aslında. Ancak bu, moderniteden kültüründen vaz geçmeyi, bulaşık/çamaşır makinesi sahibi olmayı anlayan bir milletin post-moderniteden ne anladığını ya da ne kadar anladığını göstermesi açısından çok güzel bir örnekti aynı zamanda. Evelki gün post-modernite üzerine bir program yapan Cüneyt Özdemir, programın kapanış konuşmasında şöyle diyordu: "program için görüştüğümüz post-modernite uzmanı hocalarımıza kendi programımızı nasıl post-modern bir çizgide yapabiliriz diye sorduk." Cevabı hiç önemli olmayan bu soruyu sormuş olmak, Cüneyt Özdemir'in post-moderniteden anlamadığını ortaya koymak açısından ne kadar açıklayıcıysa Bellinzona-Galatasaray karşılaşması da Galatasaray'ın modern ötesi futbolu anlamadığını ortaya koymak açısından o kadar açıklayıcıydı.

Popüler medyadaki 2. şansını arayan yabancı futbolcular argümanının aksine, kadrosundaki 7 yabancı oyuncusunun 4'ünün kariyerinde kulüp takımları veya milli takımlar düzeyinde avrupa kupaları finali oynamış olduğu ve Türkiye'nin en büyük gelecek vaad eden 3 genç oyuncusunu bünyesinde bulunduran çok potansiyelli bir oluşum bu senenin Galatasaray'ı. Ancak bu oluşumdan verim alabilmek için öncelikle futbolun A-B-C'sini doğru yapmak gerekiyor. Kadroya baktığımızda oyunun savunma ve hücum yönlerini birlikte oynayacak yıldızları değil, hücumcu yıldızları olduğunu görüyoruz. Bu durumda bir post-modern taktik arayışa girmek anlamsızlaşıyor. Klasik dizilişlerden hangisinin uygun olduğunu bulmak için önce olmazsa olmaz oyuncularına ve onların futbol anlayışlarına bakmak gerekiyor. Tüm kadro içinde en göze çarpan üç oyuncu Lincoln, Kewell ve Arda. Her üçü de hücumcu, yaratıcı ve mücadele gücü düşük bu üç oyuncudan maksimum verimi alabilmek için onların defans bloğuyla aralarındaki bağlantıyı kuracak, o bölgedeki ağır yükü sırtlayacak en az iki hamala ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Bu yükü kaldırabilecek 4 önemli oyuncu var takımda: Mehmet Topal, Linderoth, Barış ve Ayhan. Bu 4 kişiden 2'si mutlaka her koşulda oyunun başlangıcı itibariyle sahada bulunmalı. Her hangi bir sakatlık/formsuzluk durumu olmadığında bunların arasından Linderoth-Mehmet Topal ikilisini oynatmak ideal olacaktır. Ancak diğer iki oyuncu da kesinlikle bu yükün altından kalkabilecek kapasitedeler. Uzun sezon maratonu boyunca bu zenginlik hoca tarafından mutlaka akıllıca kullanılmalı. Yaratıcı 3'lünün önünde oynamaya aday 3 tane bir buçukuncu sınıf forveti var Galatasaray'ın. Baros, Nonda ve Ümit Karan. Uyum sorununu aştıktan sonra Baros kariyeri ve yetenekleri göz önünde bulundurulduğunda ilk 11'in değişmezi olacaktır. Ancak mutlaka 50 maçlık bir sezon içinde Nonda ve Ümit Karan da kendilerini mutlu edecek fırsatları bulacaklardır. Zorluk derecesi düşük maçlarda Baros'un partneri olacak ya da onun dinlenmesine fırsat verecek performansları göstereceklerdir. Şampiyonlukları ilk 11'lerin değil yedek kulübelerinin kazandığı kendilerine sürekli hatırlatılmalıdır. Geri dörtlüye gelecek olursak Meira ve Servet defansın ortasında her geçen hafta daha iyi oynayacaklardır. Ancak bu ikilinin performansında belileyici olacak unsur önlerinde oynayacak 2 hamalın oyunları olacaktır. Söylemeden geçemeyeceğim bişey varsa o da Meira'nın belkide Türkiye'ye gelmiş en ofansif defans oyuncusu olduğudur. Bunu attığı ya da atacağı gol sayısına bakarak değerlendirmeye kalkanlar çok yanılırlar. Meira'nın oyuna katkısı ancak dikkatli gözler tarafından maç boyunca top ayağındayken ve hatta değilken yaptığı olumlu işlerin gözlemlenmesiyle anlaşılabilir. Sol bek pozisyonunda Hakan Balta rakipsiz gözüküyor. Volkan'ın dün akşamki oyunu düşünülürse Hakan'ın sakatlanmaması için dua etmek bu bölge için yapılacak en mantıklı şey olur. Sağ bek mevkii ise tam bir muamma. Bu bölgede Gökhan Gönül'le birlikte önümüdeki 10 senede Türkiye'nin en iyi alternatifleri olacak 4 oyuncudan 3'ü Galatasarayda. Ancak Uğur'un sakatlığı, Sabri'nin savrukluğu ve Serkan'ın gençliği bu bölgeyi Galatasaray'ın yumuşak karnı yapıyor. Kaleci De Sanctis bu bölgede hiç sorun yaşanmayacağı konusunda sanırım herkese güven verdi bile. Galatasaray geleneği bozmayarak çok iyi yabancı kalecilere sahip olmayı sürdürüyor. Mutlaka bahsedilmesi gereken bir oyuncu da Aydın. Türkiye futbolunun umudu 2 Aydın'ından sarı kırmızılı olanı sürati ve oyun zekasıyla ben buradayım diyor. Arda, Kewell, Lincoln üçlüsünün arkasında pişeceği 1-2 senenin ardından böyle devam ederse Galatasaray'ın elinde tutmakta çok zorlanacağı bir oyuncu o. İdeal 11'in klübeden gelecek en büyük gücü. Gelecek yılların yeni futbol fenomeni. Umarım beni hayal kırıklığına uğratmaz.

Uzun lafın kısası Galatasaray'ın ideal dizilişi "bence" şöyle olmalı:


- - - - - - - - - -De Sanctis - - - - - - - - - - -


Uğur - - Servet - - Meira - - Hakan Balta


- - - - Mehmet Topal - - - Linderoth - - - -


Arda - - - - - - - Lincoln - - - - - - - Kewell


- - - - - - - - - - -Baros - - - - - - - - - - - -

18 Eylül 2008 Perşembe

Post-modern Darbe Nedir/Nasıl Yapılır?

Eski tarihli bir yazım. Henüz Ergenekoncuların, ulusalcıların maskesi düşmeden karaladığım bişeyler.


17 Nisan 2007

Varan 2: Tandoğan Mitingi

14 Nisan 2007, Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) tarihindeki müstesna yerini alan görkemli bir “halk” gösterisine sahne oldu. Türkiye’nin dört bir tarafından “cumhuriyetçi” taleplerini göstermek için koşup gelen kitleler, Ankara’yı bir “demokrasi” platformuna dönüştürdü. Arkasında hiçbir siyasi angajmanın bulunmadığı iddialarına karşın, bu buluşmaya Türkiye’nin siyasi çevrelerinden sadece ikisinin genel başkanları “vatandaş” olarak katıldılar. Miting organizasyonu süresince önemle üzerinde durulan nokta ise bu organizasyonun herhangi bir siyasal hareketle ilgisi olmadığı ve sadece demokratik toplumun, haklı tepkisinin bir dışa vurumu olduğu yönündeydi. Oysa bu önermenin kendi kendisiyle çelişen bir tarafı vardı. Bu çelişkiyi anlayabilmek için öncelikle “siyasi hareket” kavramını geniş kitleler tarafından algılandığı biçimde “bir siyasal partinin hareketi olmak” cenderesinden kurtarmak gerekir. Siyasal hareketler, bir partinin, grubun, sınıfın tekelinde olamayacak kadar kapsayıcı anlamlar ifade ederler. Öyle ki; adına merkez sağ, merkez sol ya da milli görüş diyebileceğimiz hareketler T.C.’nin tarihi boyunca yakından tanıma fırsatı bulduğu ana akım siyasal hareketleridir. Bu bağlamda, kimilerine göre T.C. tarihinin en önemli sivil toplum hareketi olarak nitelediği bu mitingin herhangi bir siyasi angajmandan yoksun olduğu ve rasgele bir araya gelmiş insan kümelerinin ortak tavrı olduğu düşüncesi yersizdir. Bu gösterinin bir siyasal karakteri vardır ve olmaması da doğası gereği düşünülemez.

Peki ama cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir topluluğu bir araya getiren o güç hangi siyasi hareketle bağlantılıydı? Öncelikle gerçekten hatırı sayılır bir kitle hareketi olsa da T.C.’nin bu tip büyük toplaşmalara tanık olmadığını söyleyemeyiz. Ancak yine de bu toplaşmanın karakteri itibariyle diğerlerinden bir hayli farklı olduğunu gözden kaçıramayız. Öyle ki, ülkenin kültürel kodlarından kaynaklanan bir şekilde bu tip toplaşmalar daha önceki örneklerinde sıklıkla gördüğümüz üzere ülkenin siyasi fenomenlerinin cenaze törenlerinde bir araya gelmişlerdir. Bu toplaşmalara merkez sağ açısından bakacak olursak Turgut Özal, merkez sol açısından bakacak olursak Bülent Ecevit cenazelerinde örneklerine rastlayabiliriz. Hatta bir güncel olay olarak Bülent Ecevit’in ölümünün, partisinin oylarına %5 oranında pozitif etki yaptığını söylersek, ülke insanının siyasal hareketlere eklemlenme ve bireysel tercihlerini değiştirme noktasında manipülasyona ne kadar açık olduğunu görebiliriz.

Esasında siyasal akıldan bu kadar uzak olmak T.C. toplumuna has bir özellik de değildir. Modern sonrası zamanlarda var olan tüm toplumlar için siyasal akılsızlık kaçınılmaz bir olgudur. Bu olguyu kısaca “yabancılaşma” ya bağlayabiliriz. Bireyin, kendi emeğine, ilişkilerine, yaşama ve giderek dünyaya yabancılaşması, onu siyaseten kararsız ve edilgen kılar. Yapılan seçim anketlerinde en fazla oy potansiyelini kararsızların oylarının oluşturması bir tesadüf değildir. İşte bu aşamada modern teknolojinin bir getirisi olan sonsuz imajlar evreninde bir aidiyet arayışı başlar. Radikal eğilimlerin günümüz toplumlarında öne çıkmasının sebebi de budur. Çünkü, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kütleler, ait olmaya duydukları ihtiyaçlarının tatminini, sonsuz imajlar evreninde, özünü yitirmiş fenomenlerden biri ya da birkaçıyla kendilerini eşlemekte bulurlar. Günümüz siyasal düzeninin muzaffer komutanları bu ihtiyacı en iyi maniple edenlerdir. Tarihsel ve kavramsal olarak bu durumda olan dünya medeniyetlerinden, T.C. halkını koparmanın mümkün olmadığı, en azından yukarıda verilen Bülent Ecevit ölümü ve DSP oylarının artması korelasyonuna dayandırılarak iddia edilebilir. Öyleyse cumhuriyet tarihinin en büyük “sivil” toplum gösterisini motive eden etmenler nelerdi? Bunu anlayabilmek için gösteri organizasyonunun haftasındaki gelişmeler gözden kaçırılmamalıdır.

2007 Nisanı’nın ikinci haftası T.C. devleti “siyasi” aktörlerinin bir dizi açıklama ve temaslarına sahne olmuştur. Bu siyasilerin en önemlileri “1 numara” olarak Cumhurbaşkanı ve “2 numara” olarak Genelkurmay Başkanı’dır. Sicili temiz olanlarından seçilmiş bir basın ordusunun karşısına çıkan Genelkurmay Başkanı, basın andıçı tartışmalarının gölgesinde dünyaya çeşitli siyasal mesajlar verdi. Sınır ötesi harekattan bahsederken şahin tavrını açıkça ortaya koymasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimine dair ihtiyatlı açıklamaları T.C. gazetelerinden birinde “hani şahindi, bakın kanarya gibi” yorumlarına sebep oldu. Ardından, Ankara Emniyet Genel Müdürlüğüne yapılan ziyarette kapalı kapılar arkasında Ankara Emniyeti ile (ya da İç İşleri Bakanlığıyla) neler konuşulduğunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, T.C.’nin dört bir yanından Ankara’ya akan kalabalıkları, Ankara Emniyeti’nin şehir girişi de dahil olmak üzere hiçbir noktada kontrolden geçirmemesi en azından bugüne kadarki rutin uygulamalarından farklıydı. Gösteriden bir gece önce, İstanbul sokaklarında dolaşan herhangi birisinin, benzin istasyonlarında bekleyen T.C. bayraklı otobüslerden kolaylıkla fark edebileceği bir organize hareket, Ankara Emniyeti tarafından fark edilememiş ve tamamen “bireysel” girişimleriyle Ankara’ya ulaşmış bu otobüsler herhangi bir kontrolden geçirilmemişti.

T.C. siyasetinin “1 numaralı” aktörü Cumhurbaşkanı ise Genelkurmay Başkanına nazire yaparcasına onun genç subaylarına hitaben bir veda konuşması yapmış ve T.C. rejiminin ilk defa bu kadar ciddi bir tehdit altında bulunduğunu tüm dünyaya ilan etmişti. Genç subayların durumdan çıkaracakları vazifeyi tahmin edebilmek için 10 yılda bir yapılan “balans ayarlarına”, “demokrasi rotüşlerine” bakmak yeterli olacaktır. T.C. tarihinin Anayasa Profesörü Cumhurbaşkanı’nın genç subaylarla yaptığı darbe motivasyonu toplantısı, o gün Tandoğan Meydanını dolduran kitleler tarafından da memnuniyetle karşılandı. Tarihindeki “asker millet” fenomeninin gölgesinden kurtulamayan, erişkin erkeklerinin hayatlarının bir senesini sistematik olarak askeri propaganda altında geçirmesi sağlanan, Milli Güvenlik derslerinde genç beyinleri “dış mihraplar” la yıkanan, tarih derslerini “ırkçı-faşist” bir tarih okumasıyla doldurulan bir “milletin evlatlarından” başka bir tutum beklemek de yersiz olurdu.

Gösteriyi resmi olarak organize ettiği açıklanan Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nin (ADD) kurumsal yapısına ve yönetici kadrosuna baktığımız zaman, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ilişkisini gözden kaçırmamız mümkün değildir. Derneğin bugünkü genel başkanı olan Emk. Orgeneral M.Şener Eruygur, söz konusu ilişkinin en somut tezahürüdür. Ortaya koyduğum bu tabloyu, başlangıçta belirttiğim geniş siyasal hareket anlayışı perspektifinden değerlendirecek olursak, bu organizasyon en azından militer bir oluşum olarak nitelenebilir. Dünya literatüründe militer demokrasi denemeleri ile ayrıcalıklı bir yere sahip olan T.C.’nin son derece tanıdık olduğu bu durum, TSK’nın 10 yıllık “ayar çekme” periyotlarıyla da uyumlu gözükmektedir. Ancak, bu “ayar çekme” vakalarını teker teker değerlendirecek olursak, kendimize öncelikle şu soruyu sormalıyız; “Tehlikenin Farkındamıyız”. Başlangıçta adına “darbe” denen bu ayar girişimleri giderek “muhtura”, “28 Şubat süreci” gibi isimlerle anılmaya başlanmıştır. Arkasında yatan amaç, söylemlerindeki klişelerin tekrarından da anlaşılacağı gibi hep aynı olmakla birlikte en büyük tehlike bunun giderek isminin kaybolması ve geriye ismi olmayan bir cismin kalmasıdır. Bu bir meşruiyet arayışıdır. Adı anti-demokratik olmayan, sergileniş biçimi tam demokratik gözüken bu ufak müdahaleler, bir görüşün iktidarını mutlaklaştırmakta ve meşrulaştırmaktadır. Bu görüş, T.C. vatandaşlarının üzerinde büyük bir toplumsal mutabakata vardıkları militarist demokrasi görüşüdür.

Bütün bunlara rağmen, demokrasi dinamiklerinin gereği olarak askerin siyasal alandaki fiziki mevcudiyetinin belirli sınırları vardır. Tandoğan Mitingi bu fiziki koşulları fazlasıyla aşan bir girişim de olsa, bu girişimin siyasi temsilinin asker tarafından yapılması mümkün değildir. TSK’nın üstlenebileceği ancak ideolojik bir temsiliyet rolü olabilir. İşte bu noktada devreye mitinge “vatandaş” olarak gelen siyasal parti başkanları girer.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; TSK’nın etik olarak tartışmalı olsa bile pratik olarak başarısı tartışılamayacak bu girişimini, olabilecek en sıradan, en basit siyasi kodları speküle ederek yapmayı beceremeyen diğer siyasi parti yöneticilerinin acziyetleri dikkate değerdir. Apolitik, orta sınıf, burjuva hayatının hassasiyetlerini bile farkına varamayan bu siyasal hareketler ancak TSK’nın lider kadrolarının önderliğinde, T.C. siyasal sahnesinin denge unsuru olma konumuna itilmişlerdir. Bu suni konumlandırmanın ne denli işe yarayacağını 2007 güz seçimlerinde göreceğiz. Eğer iyi değerlendirilebilirse, özellikle CHP kendisine etik olarak tartışmalı ama pratik olarak çok verimli bir siyaset yapma yolu bulmuş olabilir. İletişim imkanlarının bu denli geliştiği günümüz toplumlarında toplumsal cazibe merkezi üst sınıfa mensup, renkli hayatlar yaşayan kümeler üzerine odaklanmıştır. Tıpkı tüketim alışkanlıklarının bu sınıfa mensup insanların hayatları üzerinden şekillendirilmesi gibi, oy verme alışkanlıklarının da bu sınıfa mensup kişilerin siyasal eğilimleri üzerinden toplumsal bilinç dışına kazınması mümkündür. Bu yolla tamamen bilinçsiz biçimde role-modellerinin tüketim alışkanlıklarını kopyalayan kütlelerin siyasal eğilimlerini yönlendirmek mümkün olacaktır. Bu miting ile atılan en önemli adım apolitik orta sınıfı, siyaset sahnesinde daha aktif bir rol oynamaya itmektir. Fakat bu rolden fazla bir beklenti içine girmek hayalperestlik olacaktır. Emeğine yabancılaşmış kütleler ve onlara önderlik etme arayışında olan burjuvalar ancak yeni/eski burjuva iktidarlarına imkan verecektir. Burjuva iktidarı arayışındaki kütlelere söylenecek son söz ise ancak şu olabilir:
Bir burjuvanın yapabileceği hiçbir şey “doğru” olamaz çünkü “Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz!”.

Piyale Madra!!

13 Eylül 2008 Cumartesi

Fatih Belözoğlu

Futbolla hiç ilgilenmeyen bir arkadaşımız herşeye rağmen milli takımı takip ettiğini söylüyordu çarşamba akşamı maçı izlemeye başlamadan az önce. Haksız sayılmazdı gerçekten. Türk Milli takımı yanlızca kendi taraftarına değil son Avrupa Şampiyonası'nda gördüğümüz gibi tüm spor severlere tatlı heyecanlar yaşatmayı başarmış ilginç bir oluşum. Ancak, bu takımın heyecan verdiği spor severler futbolu sevenlerle sınırlı değil malesef. Çünkü Kadıköy'de oynan İsviçre maçı da dahil olmak üzere pek çok karşılaşmada dövüş sporu severler için de oldukça cazip bir oluşum olduğunu kanıtlamıştı. Son maçtan önce yaşanmış olanlar benzer dövüş sporları severlik eğiliminin takım içinden kaptanlar düzeyinde dahi paylaşıldığını gösterdi bizlere. Maçtan önce otobüste kavga eden Emre Belözoğlu ve Gökdeniz Karadeniz ikilisinden Gökdeniz bu merakının bedelini kadro dışı kalarak öderken, Emre annesinin kendisine yapılan "gayrı nizami" medya saldırısına dayanamayıp kalp krizi geçirmesi sebebiyle olacak, teselli edilmek amacıyla sahaya kolunda kaptanlık pazubandıyla çıkarılmış ve hatta kazanılan penaltı atışı da kendisine kullandırılarak "saha dışı performansı" ödüllendirilmiştir. Tabi ödüllenene bakarken dikkatlerimizden kaçırmamamız gerekenin ödüllendiren olduğunu unutmamak lazım. Terim manevi oğlunun her koşulda arkasında olduğunu bir kez daha göstermiştir. Öyleki maçtan önceki basın toplantısında yanına aldığı oğluna medyayla ilişkiler dersini uygulamalı olarak göstermiş ve usta çırak ilişkisinde yeni bir çığır açmıştır. Fakat söz konusu usta eğosu öylesine şikin bir şahsı muhteremdir ki, boynuzun kulağı geçmesine izin vermezcesine maçtan önce Tanburacı Osman'a telefonda esaslı bir kalay geçmiş ve maç sırasında ise vatan toprağından "cebren ve hile ile" 1 puan almayı başaran Belçikalı antrenörün üzerine topla tüfekle yürüyüp İtalyanca gramer dersi vermiştir. Bütün bunlardan sonra TFF'nin Terim'i görevden alıp Emre ve Gökdeniz'i ömür boyu milli takımlardan men etmek için ne beklediğini düşünmek ise yine bize düşmüştür. İşte "bizim" milli takım böylesine heyecan verici bir takım...

11 Eylül 2008 Perşembe

Piyale Madra!


Eylül 2008 Aslantepe Ali Sami Yen Stadyumu İnşaatı


Galatasaray 2008-2009


14 yıllık suskunluğun ardından 1987 ve 88'de kazanılan şampiyonluklar ve ardından 1996-2000 arasında kazanılan üst üste 4 lig, UEFA ve Süper Kupa şampiyonlukları. Ardından başlayan maddi ve manevi çözülme...
Galatasaray'ın geçtiğimiz 20 yılını açıklamak işte bu kadar kolay. Dünya futbolunun kabuk değiştirdiği son 20 sezonun 11'ini Galatasaray lig şampiyonluğuyla bitirmiş. Bunların yanında ikisi Avrupa kupası olmak üzere müzesine 10 kupa daha götürmüş. Modern zamanlarda Türkiye'nin futboldaki mutlak hakimi. Ancak ülkenin sıkıntılarına paralel olarak girdiği maddi sıkıntılar ve yönetim zaafiyetleri uzun zamandır belini bükmüştü camianın. Buna rağmen geçtiğimiz 3 yılda yine 2 kez şampiyon olmayı başarmıştı. Ancak yönetim biçimi ve kadro taraftarı tatmin etmiyordu bir türlü. 2007 Mart'ında göreve gelen yeni yönetim kolayca gözükecek kadar farklı bir yönetim anlayışı benimsemişti ve herkesin içinde tatlı bir heyecan uyandırmıştı. Ancak kimse bu kadarını tahmin etmiyordu sanırım. En iddialı Galatasaraylı bile yeni yönetimin sadece 2 transfer döneminde yaklaşık 25 oyuncuyla yollarını ayıracağını ve yerlerine bir o kadar oyuncu alabileceğini, takımın çehresini tamamen değiştirebileceğini düşünemezdi. Bu sene itibariyle oluşturulan kadro Galatasaray tarihinin en iyi 3, Türkiye tarihinin ise en iyi 5 kadrosundan biri. Sezon başı sıkıntıları sebebiyle bocalalıyor gibi gözükselerde potansiyeli çok yüksek bu kadronun bundan 418 gün sonra tamamlanacak yeni stad ile yeni bir hegemonya kuracağı kesin gibi.

3 Haziran 2008 Salı

bugünlerde kafam yine karışık biraz...

Geçen hafta Cannes Film Festivali'nde, Nuri Bilge Ceylan'ın olağan üstü başarısının, Hollywood tarafından afaroz edilmiş bir yönetmen babanın (Leo Penn), oyunculuğuyla olduğu kadar siyasal kimliğiyle de öne çıkan oğlu Sean Penn tarafından açıklanmasını/açıklanamamasını izlerken, aklıma "Dead Man Walking" filmini izlediğim ilk gün geldi. İzleyenler bilirler, Tim Robins'in yönettiği filmde Sean Penn bir genç çifte ormanda önce tecavüz eder ve ardından defalarca bıçaklayarak öldürür. Kısa sürede yakalanır ve idam cezasına mahkum edilir. Hücresinde idamını beklerken de bir rahibe olan Suzan Sarandon, onun günahkar ruhunu ölmeden önce huzura kavuşturmaya çalışır. Aralarında çok özel bir bağ oluşur, hayatı boyunca sert ve korkusuz bir "erkek" olarak yetiştirilen katilin, içindeki insan, ölüm korkusu, pişmanlık ve belki de ilk kez tanıştığı şefkat üçgeni arasında ortaya çıkar ve bir azıllı katilin de sadece basit bir insan olduğu, hataları, iyilikleri, pişmanlıklarıyla bir insan bizim gibi sıradan bir insan olduğu çıkar ortaya. İzlemeyenlere mutlaka tavsiye ederim. Suç ve Ceza arasındaki ilişkinin böylesine sarsıcı şekilde sergilendiği çok az film gördüm bundan sonra izlediklerim arasında.

Ama, Suç ve Ceza kavramları büyük Rus yazar Fyodor Dostoevsky'in muhteşem eserinde işlendiği gibi hiç bir yerde işlenmemiştir heralde. Ben henüz okumadım ama okuma listemin ilk sıralarında duruyor bu kitap. Fakat, bu kitaba ilişkin bir film çekmeye çalışan, ancak başaramayan, sonunda da bu başaramayışının filmini çeken Zeki Demirkubuz'un Bekleme Odası filmini izlerken de aynı garip hissin pençesine düşmüştüm. Başlangıçta suçlu olduğundan şüphe etmediğimiz o "suçlular", hikayelerinin bütünü içinde hiçte suçlu gibi durmuyorlardı aslında. Film bittiğinde suçu kimin işlediği, cezayı kimin çektiği, kimin suçlu, kimin mağdur olduğu öylesine birbirine karışıyodu ki, insanın kendi doğru bildiğine karşı olan güveni öylesine sarsılıyodu ki, ancak uzun değerlendirmelerden sonra gerçek suçluyu buluyordum kendimce. Suçlu "ben"dim. Bunca zaman kendimden, doğru bildiğimden, gerçekliğinden şüphe etmediğim bunca şeyden dolayı suçlu "ben"dim.

Benzer bir duyguya, üniversite birinci sınıfta Hukuk Sosyolojisi dersi ödevimi hazırlarken de kapılmıştım üstelik. O günlerde yeni "hizmete girmeye" başlayan F Tipi Cezaevleriyle ilgili ödevimi yaparken, buradaki hapisane koşulları sebebiyle açlık grevi yapan insanlar olduğunu öğrenmiştim. Bu insanlar sadece bir şeyi protesto etmek için her gün yavaş yavaş ölüyorlardı. Oysa fotografları karşılaştırdığımda yeni yapılan F Tipi Cezaevleri, eskilerinden çok daha modern ve temiz gözüküyorlardı. Sevinmeleri gereken bu insanların neden kendilerini yavaş yavaş öldürdüklerini anlayabilmek için Michael Foucault ile tanışmam gerekmişti. Çünkü Foucault bugün itibariyle hapisanelerle ilgili insanoğlunun yazdığı en kapsamlı ve açıklayıcı kitabı yazan kişidir.

1975'te yazdığı Hapisanenin Doğuşu isimli kitabında Foucault, moderniteden önce mahkumlar, deliler ve hastaların aynı yerlere kapatıldığını söyler. Bu insnaları ortak noktada buluşturan şey, ekonomik üretim sistemi içinde üstlerine düşen toplumsal rolü oynayamamalarıdır. Yoksa kimse onların hastalıkları ya da daha iyi insanlar olarak toplluma geri kazandırılmalarıyla ilgilenmemektedir. Fakat baş gösteren ekonomik kriz ve ayaklanma tehlikesi, hem toplumsal rahatsızlığın "kapatılma" tehdidiyle zapt altına alınmasını hem de fiziksel olarak iş görebilecek durumda olanların rehabilitasyona tabi tutularak ekonomik üretime eklemlenmesi gerekliliğini beraberinde getirmiştir. İşte hapishane, akıl hastanesi ve kitlesel sağlık problemlerine çözüm arayan modern anlamdaki araştırmacı halk sağlığı faaliyetleri bu ekonomik ihtiyaca cevap vermek üzere geliştirilmiştir.

Başka bir kitabında akıl hastanesinin gelişimini de inceleyen Foucault'un modern hapisaneye dair geliştirdiği en önemli fikir "panoptikon"dur. Panoptikon, eşit sekiz dilimden oluşmuş dügün bir sekizgenin ortasında kalan bir yuvarlak avlu ve bu avlunun ortasında bulunan bir gözetleme kulesinden oluşan yeni bir hapisane mimarisinin, mahkumlar üzerindeki kurduğu kesintisiz, gözetim ve denetim düzeninin ismidir. Buna göre her mahkumun hücresi kuleden rahatlıkla gözükecek şekilde yapılmıştır, hücredeki mahkum kulenin kendisini gördüğünü bilir ama o anda görüp görmediğini asla anlayamaz. Dolayısıyla, bütün hayatına sürekli bir gözetleniyor olma psikolojisi hakim olur. Foucault bu durumu büyük bir ustalıkla şu sözlerle açıklar; "Eski Yunan'dan beri beden içinde hapsolduğu düşünülen ruh, modernleş­meyle beraber vücudun terbiye edildiği bir beden hapishanesi haline gelmiş­tir." Suçluları mahkum edenler için onların bedenini duvarlar ardına koymak yeterli olmamış ve mahkumiyet hali, kişinin ruhunun kendi bedeni içerisine mahkum edilmesine vardırılmıştır. Kuşkusuz, bu yöntem insanlık tarihinin gördüğü en barbarca cezalandırma biçimidir.

F Tipi Cezaevlerindeki mahkumlar bu kesintisiz gözetim ve tecrit sistemi karşısında ruhlarını teslim etmektense bedenlerini feda ediyorlardı. Takındıkları onurlu tavır karşısında saygıyla eğilen ben bir kez daha bilmemekten, doğru bildiğimi, gözümün gördüğünü sorgulamamaktan "suçlu"ydum. Ama artık gözüm açılmaya da başlamıştı.

Yine o günlerde, yani 2001 senesinde, bütün hızıyla günlük hayatımızın büyük bir kısmını işgal eden Biri Bizi Göztliyor Evi, tam da gözümün açılmaya başladığı o günlerde bana dehşet verici şekilde anlaşılmaz ve kabul edilemez geliyordu. Bir insanın nasıl olupta gönüllü olarak bu gözetim sürecinin odağına oturduğunu ve kendini milyonlarca çift gözün tecavüzüne alet ettiğine anlam veremiyordum. Bunu anlamak için de Foucault okumaya devam etmem gerekti.

Bir başka kilit kavram olarak "Biyo İktidar"ı anlatan Foucault'a göre; toplumu yönetebilmek için özneyi kolay yönetilebilir şekilde yeniden üretmek gerekmektedir.Birey ile toplumsal olgu arasında bir fark yoktur ve birey kültürel bir varlıktır. Onu kültür aracılığıyla nasıl şekillendirirsen, elindeki toplumu ona göre yönetebilirsin. Bu anlamda iktidarın temel amacı bireyi (özneyi) üretmek ve toplum üzerindeki kontrolü yanlız bilinç ve ideoloji yoluyla değil aynı zamanda beden aracılığıyla sağlamaktır. Yani esas amaç, ruhu bedenin içine hapsedip, onu sürekli olarak gözetim altında olduğu fenomeniyle ürkütüp itaat etmesini sağlamaktır.

Bahsettiğim rontgencilik programı, gözetleme edimini toplumsal belleğe yerleştirmek ve bunu normalleştirmek için kullanılan bir popüler kültür aracıdır. Güncel tartışma konularından biri olan "mahalle baskısı", basının magazinleştirdiği gibi başı açıklarla başı kapalılar arasındaki bir iktidar savaşı olmanın çok ötesinde, gözetleyen ve gözetlenen arasındaki ilişkinin yaratmış olduğu tansiyonun tartışmasıdır. Mevcut durumda gönüllü olarak aynı oyunun hem gözetleyeni, hem de gözetlenini olarak aslında hepimiz sistem içindeki işlevimizi yerine getirmeye devam etmekteyiz. Öyleki, gelişen teknolojik imkanlar ile bugün şehrin dört bir yanına yerleştirilmiş kameralar sayesinde hepimiz bir gözatlenme evinin içinde yaşamaktayız. Dahası, "şüpheci" devletin, asimetrik harp yöntemlerine başvurarak elinde bulundurduğu gayrı nizami gücü kendi lehine kullanmak suretiyle, her birimizin telefon konuşmalarını, internet yazışmalarını uzun süredir hem de mahkemeden alınan kararlara dayanarak gözetlediğini öğreniyoruz. Dikkatten kaçmaması gereken bir nokta bu haberlerin (bence) sızdırılması süretiyle, toplum üzerinde yaratılmaya çalışılan "panoptikon" etkisidir. Fark ettiyseniz devletin yaptığı bu ahlaksızlığa hiç bir devlet organı gereğince tepki göstermemiştir. Çünkü hedeflenen tam olarak hepimizin zihnine gözetlendiğimiz fikrinin yerleştirilmesidir. Buna tepki gösterecek çevrelerin tepkilerine karşılık vermek üzere bugün, Hrant Dink cinayetini dakika dakika kaydetmiş olması gereken Akbank şubesinin 1,5 senedir kayıp olan kayıtlarının, "zararsız" bir kısmı basında yer buldu. Yarın bize verecekleri cevap, bu gözetleme sisteminin cinayetleri aydınlatabileceği yönünde olacaktır. Fakat esas katil orada tetiği çeken 19 yaşında bir genç değil bu gözetleme sisteminin kendisidir. Ya da daha önce de söylediğim gibi suçlu yine sadece "ben"imdir.