Sayfalar

3 Haziran 2008 Salı

bugünlerde kafam yine karışık biraz...

Geçen hafta Cannes Film Festivali'nde, Nuri Bilge Ceylan'ın olağan üstü başarısının, Hollywood tarafından afaroz edilmiş bir yönetmen babanın (Leo Penn), oyunculuğuyla olduğu kadar siyasal kimliğiyle de öne çıkan oğlu Sean Penn tarafından açıklanmasını/açıklanamamasını izlerken, aklıma "Dead Man Walking" filmini izlediğim ilk gün geldi. İzleyenler bilirler, Tim Robins'in yönettiği filmde Sean Penn bir genç çifte ormanda önce tecavüz eder ve ardından defalarca bıçaklayarak öldürür. Kısa sürede yakalanır ve idam cezasına mahkum edilir. Hücresinde idamını beklerken de bir rahibe olan Suzan Sarandon, onun günahkar ruhunu ölmeden önce huzura kavuşturmaya çalışır. Aralarında çok özel bir bağ oluşur, hayatı boyunca sert ve korkusuz bir "erkek" olarak yetiştirilen katilin, içindeki insan, ölüm korkusu, pişmanlık ve belki de ilk kez tanıştığı şefkat üçgeni arasında ortaya çıkar ve bir azıllı katilin de sadece basit bir insan olduğu, hataları, iyilikleri, pişmanlıklarıyla bir insan bizim gibi sıradan bir insan olduğu çıkar ortaya. İzlemeyenlere mutlaka tavsiye ederim. Suç ve Ceza arasındaki ilişkinin böylesine sarsıcı şekilde sergilendiği çok az film gördüm bundan sonra izlediklerim arasında.

Ama, Suç ve Ceza kavramları büyük Rus yazar Fyodor Dostoevsky'in muhteşem eserinde işlendiği gibi hiç bir yerde işlenmemiştir heralde. Ben henüz okumadım ama okuma listemin ilk sıralarında duruyor bu kitap. Fakat, bu kitaba ilişkin bir film çekmeye çalışan, ancak başaramayan, sonunda da bu başaramayışının filmini çeken Zeki Demirkubuz'un Bekleme Odası filmini izlerken de aynı garip hissin pençesine düşmüştüm. Başlangıçta suçlu olduğundan şüphe etmediğimiz o "suçlular", hikayelerinin bütünü içinde hiçte suçlu gibi durmuyorlardı aslında. Film bittiğinde suçu kimin işlediği, cezayı kimin çektiği, kimin suçlu, kimin mağdur olduğu öylesine birbirine karışıyodu ki, insanın kendi doğru bildiğine karşı olan güveni öylesine sarsılıyodu ki, ancak uzun değerlendirmelerden sonra gerçek suçluyu buluyordum kendimce. Suçlu "ben"dim. Bunca zaman kendimden, doğru bildiğimden, gerçekliğinden şüphe etmediğim bunca şeyden dolayı suçlu "ben"dim.

Benzer bir duyguya, üniversite birinci sınıfta Hukuk Sosyolojisi dersi ödevimi hazırlarken de kapılmıştım üstelik. O günlerde yeni "hizmete girmeye" başlayan F Tipi Cezaevleriyle ilgili ödevimi yaparken, buradaki hapisane koşulları sebebiyle açlık grevi yapan insanlar olduğunu öğrenmiştim. Bu insanlar sadece bir şeyi protesto etmek için her gün yavaş yavaş ölüyorlardı. Oysa fotografları karşılaştırdığımda yeni yapılan F Tipi Cezaevleri, eskilerinden çok daha modern ve temiz gözüküyorlardı. Sevinmeleri gereken bu insanların neden kendilerini yavaş yavaş öldürdüklerini anlayabilmek için Michael Foucault ile tanışmam gerekmişti. Çünkü Foucault bugün itibariyle hapisanelerle ilgili insanoğlunun yazdığı en kapsamlı ve açıklayıcı kitabı yazan kişidir.

1975'te yazdığı Hapisanenin Doğuşu isimli kitabında Foucault, moderniteden önce mahkumlar, deliler ve hastaların aynı yerlere kapatıldığını söyler. Bu insnaları ortak noktada buluşturan şey, ekonomik üretim sistemi içinde üstlerine düşen toplumsal rolü oynayamamalarıdır. Yoksa kimse onların hastalıkları ya da daha iyi insanlar olarak toplluma geri kazandırılmalarıyla ilgilenmemektedir. Fakat baş gösteren ekonomik kriz ve ayaklanma tehlikesi, hem toplumsal rahatsızlığın "kapatılma" tehdidiyle zapt altına alınmasını hem de fiziksel olarak iş görebilecek durumda olanların rehabilitasyona tabi tutularak ekonomik üretime eklemlenmesi gerekliliğini beraberinde getirmiştir. İşte hapishane, akıl hastanesi ve kitlesel sağlık problemlerine çözüm arayan modern anlamdaki araştırmacı halk sağlığı faaliyetleri bu ekonomik ihtiyaca cevap vermek üzere geliştirilmiştir.

Başka bir kitabında akıl hastanesinin gelişimini de inceleyen Foucault'un modern hapisaneye dair geliştirdiği en önemli fikir "panoptikon"dur. Panoptikon, eşit sekiz dilimden oluşmuş dügün bir sekizgenin ortasında kalan bir yuvarlak avlu ve bu avlunun ortasında bulunan bir gözetleme kulesinden oluşan yeni bir hapisane mimarisinin, mahkumlar üzerindeki kurduğu kesintisiz, gözetim ve denetim düzeninin ismidir. Buna göre her mahkumun hücresi kuleden rahatlıkla gözükecek şekilde yapılmıştır, hücredeki mahkum kulenin kendisini gördüğünü bilir ama o anda görüp görmediğini asla anlayamaz. Dolayısıyla, bütün hayatına sürekli bir gözetleniyor olma psikolojisi hakim olur. Foucault bu durumu büyük bir ustalıkla şu sözlerle açıklar; "Eski Yunan'dan beri beden içinde hapsolduğu düşünülen ruh, modernleş­meyle beraber vücudun terbiye edildiği bir beden hapishanesi haline gelmiş­tir." Suçluları mahkum edenler için onların bedenini duvarlar ardına koymak yeterli olmamış ve mahkumiyet hali, kişinin ruhunun kendi bedeni içerisine mahkum edilmesine vardırılmıştır. Kuşkusuz, bu yöntem insanlık tarihinin gördüğü en barbarca cezalandırma biçimidir.

F Tipi Cezaevlerindeki mahkumlar bu kesintisiz gözetim ve tecrit sistemi karşısında ruhlarını teslim etmektense bedenlerini feda ediyorlardı. Takındıkları onurlu tavır karşısında saygıyla eğilen ben bir kez daha bilmemekten, doğru bildiğimi, gözümün gördüğünü sorgulamamaktan "suçlu"ydum. Ama artık gözüm açılmaya da başlamıştı.

Yine o günlerde, yani 2001 senesinde, bütün hızıyla günlük hayatımızın büyük bir kısmını işgal eden Biri Bizi Göztliyor Evi, tam da gözümün açılmaya başladığı o günlerde bana dehşet verici şekilde anlaşılmaz ve kabul edilemez geliyordu. Bir insanın nasıl olupta gönüllü olarak bu gözetim sürecinin odağına oturduğunu ve kendini milyonlarca çift gözün tecavüzüne alet ettiğine anlam veremiyordum. Bunu anlamak için de Foucault okumaya devam etmem gerekti.

Bir başka kilit kavram olarak "Biyo İktidar"ı anlatan Foucault'a göre; toplumu yönetebilmek için özneyi kolay yönetilebilir şekilde yeniden üretmek gerekmektedir.Birey ile toplumsal olgu arasında bir fark yoktur ve birey kültürel bir varlıktır. Onu kültür aracılığıyla nasıl şekillendirirsen, elindeki toplumu ona göre yönetebilirsin. Bu anlamda iktidarın temel amacı bireyi (özneyi) üretmek ve toplum üzerindeki kontrolü yanlız bilinç ve ideoloji yoluyla değil aynı zamanda beden aracılığıyla sağlamaktır. Yani esas amaç, ruhu bedenin içine hapsedip, onu sürekli olarak gözetim altında olduğu fenomeniyle ürkütüp itaat etmesini sağlamaktır.

Bahsettiğim rontgencilik programı, gözetleme edimini toplumsal belleğe yerleştirmek ve bunu normalleştirmek için kullanılan bir popüler kültür aracıdır. Güncel tartışma konularından biri olan "mahalle baskısı", basının magazinleştirdiği gibi başı açıklarla başı kapalılar arasındaki bir iktidar savaşı olmanın çok ötesinde, gözetleyen ve gözetlenen arasındaki ilişkinin yaratmış olduğu tansiyonun tartışmasıdır. Mevcut durumda gönüllü olarak aynı oyunun hem gözetleyeni, hem de gözetlenini olarak aslında hepimiz sistem içindeki işlevimizi yerine getirmeye devam etmekteyiz. Öyleki, gelişen teknolojik imkanlar ile bugün şehrin dört bir yanına yerleştirilmiş kameralar sayesinde hepimiz bir gözatlenme evinin içinde yaşamaktayız. Dahası, "şüpheci" devletin, asimetrik harp yöntemlerine başvurarak elinde bulundurduğu gayrı nizami gücü kendi lehine kullanmak suretiyle, her birimizin telefon konuşmalarını, internet yazışmalarını uzun süredir hem de mahkemeden alınan kararlara dayanarak gözetlediğini öğreniyoruz. Dikkatten kaçmaması gereken bir nokta bu haberlerin (bence) sızdırılması süretiyle, toplum üzerinde yaratılmaya çalışılan "panoptikon" etkisidir. Fark ettiyseniz devletin yaptığı bu ahlaksızlığa hiç bir devlet organı gereğince tepki göstermemiştir. Çünkü hedeflenen tam olarak hepimizin zihnine gözetlendiğimiz fikrinin yerleştirilmesidir. Buna tepki gösterecek çevrelerin tepkilerine karşılık vermek üzere bugün, Hrant Dink cinayetini dakika dakika kaydetmiş olması gereken Akbank şubesinin 1,5 senedir kayıp olan kayıtlarının, "zararsız" bir kısmı basında yer buldu. Yarın bize verecekleri cevap, bu gözetleme sisteminin cinayetleri aydınlatabileceği yönünde olacaktır. Fakat esas katil orada tetiği çeken 19 yaşında bir genç değil bu gözetleme sisteminin kendisidir. Ya da daha önce de söylediğim gibi suçlu yine sadece "ben"imdir.

Hiç yorum yok: