Sayfalar

27 Mayıs 2010 Perşembe

26-27 Mayıs


Hayat garip tesadüflerle dolu. Bugün 50 yıl önce Türkiye siyasetine Milli Güvenlik doktrininin girdiği gün. 1960'da ABD ve NATO'nun ortak girişimiyle TSK'ya yaptırılan askeri darbe, Soğuk Savaş döneminin güvenlik konseptinin Türkiye'ye tam anlamıyla yerleştirilmesinin en önemli adımı olmuştur. Oluşturulan Milli Güvenlik konsepti ve onun kurumları ile Türkiye 50 yıl boyunca içeride ve dışarıda mevcudiyetini tehdit eden hayali düşmanlara karşı sürekli bir tedirginlik hali içinde yaşamaya mecbur edilerek istikrarsızlaştırılmıştır. Tabandan gelen tüm değişim talepleri bu retorik dahilinde reddedilmiş ya da ötelenmiştir. Sonuç olarak ortaya tüm komşularıyla "derin" sorunları olan, kendi içinde ise "etnik, dini, ideolojik" tehditlere maruz kalan ve "Türkten başka dostu olmayan" bir ucube devlet çıktı. Bu ucubeyi kendi çıkarlarınca itip kakan egemenlerin ise hakimiyetlerini geliştirmek konusundaki "üstün" gayretleri "zindeliğini" bir an bile kaybetmedi.

İşte tarihin tam da böyle bir anında yani bütün bu korku imparatorluğunun temelinin atıldığı 27 Mayıs 1960'ın arifesinde 26 Mayıs 2010'da Milli İstihbarat Teşkilatı'nın uzatmalı müsteşarı yerini bir yenisine bıraktı. Ve giderken de değişimin sinyallerini verdi. Değişim istihbarat teşkilatının aynen ABD sisteminde olduğu gibi iç meselelerle uğraşan büro (FBI) ve dış meselelerle ilgilenen büro (CIA) olarak 2'ye ayrılması gerektiği "cin" fikri ortaya atıldı. Konuyu biraz derinlemesine araştırınca yeni MİT müsteşarının bu konuya ilişkin bir master tezi (Bilkent) yazmış olduğunu öğrendik. Demekki o kadar da cin bir fikir değilmiş ve bir süredir kurgulanageliyormuş diye düşündüm. Dahası Jandarma teşkilatının görev alanının kısıtlanacağı, emniyet istihbaratının artan etkinliği gibi faktörleri de denkleme katınca ortaya ilk bakışta görülebilenden çok daha korkunç bir manzara çıktı. İç istihbaratta ve dolayısıyla tehdit algısında merkezileşecek bir yeni yapı yaşadığımız cehennemin sıcaklığını kuşkusuz yükseltecektir. Ordunun ve onun istihbari uzantılarının sahneden çekileceği bir ortamda boşluğu dolduracak bu yeni merkezi yapı "Polis Devleti" fenomeninin değirmenine şelaleler akıtacaktır. Kurulduğu gün itibariyle üyeleri CIA ve Türkiye Devletinden çift maaş alan MİT'in ABD sistemini "yeniden" benimsemesi aslında tarihsel olarak şaşırmamızı gerektirmeyecek kadar beklenen bir durum olarak da değerlendirilebilir.

Bizleri gerçekten de iyi günlerin beklemediğini söylemek sanırım falcılık olmayacaktır. Devlet terörünün kendi içinmize daha da merkezileşerek yöneleceğini düşünürsek egemenlerin üzerinde Dolmabahçe Mutabakatıyla çoktan uzlaşmaya varmış oldukları bu oyuna çomak sokabilmek için zaman giderek daralıyor.

16 Mayıs 2010 Pazar

Bir yıl sonra bugün (23)

Yaşam ile vicdan arasındaki zıtlığın çözümü iki yolla mümkündür: Yaşam tarzını değiştirmek ya da vicdanını değiştirmek. Vicdanımı değiştirmek gibi bir şansım olmadığına göre yaşam tarzımı değiştirmem gerekiyordu. Fakat bunu yapıp sonuçlarına katlanacak kadar ahlaklı değildim. Olan ile olması gereken arasındaki çelişki benliğimi yiyordu. İnsanın varlığını dolduran modern yaşam ile bilinci arasındaki tüm diğer çelişkilere hiç değinmeden, sürekli silahlı barış durumu ile insanlığını, adalet anlayışını, bilimin ilkelerini gözden geçirmesi, insanı umutsuzluğa düşürmeye, aklından şüphe etmeye ve nihayetinde bu barbar ve çılgın dünyadaki yaşamından vazgeçmeye yeter de artardı bile. Ancak bunu yapacak kadar da cesur değildim.

İnsanlığa, adalete ve bilime inanan biri olarak tüm yaşamın bunlara zıt ilkeler üzerine kurulu olduğunu görüyorum. Benim içinde yetiştiğim ve acı çekmeden vazgeçemeyeceğim tüm alışkanlıkların, yalnızca ezilen emekçilerin durup dinlenmeksizin, hatta ölümüne çalışmaları pahasına, insanlığın, adaletin ve bilimin tüm ilkelerinin en kaba biçimde ihlal edilmesi yoluyla tatmin edilebileceğini biliyorum. Yaşamım sürekli bir çelişkiden ibaret ve duyarlı bir vicdana sahip biri olarak sürekli acı çekerek yaşıyorum. Ben böyle yaşarken, vicdanına kulaklarını tıkamış diğerleri, vicdanları sebebiyle değilse de korkularından ya da nefretlerinden dolayı acı çekiyorlar. Çünkü emekçi sınıfların kendilerine karşı beslediği bütün nefreti biliyorlar ve kandırılmış olduklarını, sömürüldüklerini gören işçilerin baskıdan kurtulmak için örgütlenmeye başladıklarını ve bunu yapanlardan intikam almaya hazırlandıklarının farkındalar. Onlar 1 Mayıs’ları, grevleri, dernekleri görüyor ve tehlikeyi hissediyorlar. Gösterileri dağıtırken başvurdukları şiddet bu korkunun en somut tezahürü. İşte bu korku da onların hayatını zehir ediyor. Bu sebeple ezilen kölelerle mücadelelerinde bir an bile zafiyete düşmeden otoritelerini geliştiriyorlar.

Otorite varlığını sürdürdüğü ve geliştiği oranda ona tabi olanların avantajları hep azalmış, dezavantajları ise artmıştır. Otorite, bir insanı kendi isteklerinin tersine davranmaya zorlama yoludur. Otoriteye tabi bir insan istediğini değil otoritenin dayattığı şeyi yapar. Bir insanı istediği şeyi değil de istemediği şeyi yapmaya ancak fiziksel şiddet uygulayarak, ya da bunu yapmakla tehdit ederek zorlayabilirsiniz. Otorite, insan için boynuna bağlanıp sürüklendiği bir ipten, bir zincirden; kırbaçlandığı bir kırbaçtan; kollarını, bacaklarını, burnunu, kulaklarını, başını kesecek bir satır ya da bir baltadan başka bir şey değildir. Otoriteye karşı direnmek için ise bağımsız bir şekilde düşünebilmek gerekir ki, bu herkesin yapabileceği bir şey değildir.

Peki, ben, bağımsız düşünebildiğimi bilen ben neden direnemedim? Çünkü düşünmek yeterli değildi, gerçek anlamda bağımsız yaşamak gerekiyordu. Beni çevreleyen toplumsal ilişkilerden, gelecek kaygılarından ve hatta aile bağlarından azade bir hayat sürmek gerekliydi. Benden nefret edenlere dahi kötülük yapmayı arzulamayacak, hiçbir nedenle hiçbir zaman şiddete başvurmayacak, gelecek kaygısı duymadan şimdiki zamanı yaşayacak kadar mükemmel ve erdemli olmak gerekliydi. Ben ise ne mükemmel ne de bu derece erdemliydim. Dolayısıyla hayatımın en zor yolculuğuna çıktım. Her saniyesinde cehennem azabı çektim. İnsan olmaktan çıktım, maşa haline geldim, her birimizi hepimiz adında köleleştiren ve soyut bir kavram olan devlet dediğimiz şeyin malı oldum, hâlbuki bende herkes gibi zorlandığım bu şeyin tam tersini istiyordum. Ancak burası benim isteklerimin anlamını yitirdiği yerdi. Burada bir hiçtim, itaat eden ve boyun eğen bir hiç. Oysa tüm bildiklerime ve herkesin açıkça ifade ettiğine göre özgür olmam gerekirdi, fakat değilim. Ben bir köleyim, hor görülen ve nefret edilen biriyim. Ve dolayısıyla nefretle dolmaktayım, bulunduğum durumdan sıyrılmaya çalışmakta, beni ezen düşmandan kurtulmaya ve imkânım olduğunda onu ezmeyi, onu yok etmeyi planlamaktayım. Zorunlu kölelik hizmetini yapan herkes gibi ben de devletin yurttaşlarına karşı uyguladığı şiddete öyle ya da böyle katılmak zorunda kaldım. Bütün ayaklanmaları bastırmak, mitingleri dağıtmak, grevleri engellemek ve zorla vergi toplamak gibi faaliyetler ya doğrudan yeşiller ya da yeşillerin desteklediği lacivertlerin kuvvetine dayanarak gerçekleştirilir. Zorunlu kölelik hizmetini yapan her insan, insan vicdanına ters düşen bu baskılara katılmış olur ve bu baskılara direnen insanlara saldırmak zorunda kalabilir.

Neyse ki; şansım yaver gitti ve beni adam öldürmeye göndermediler, böylece sakat kalma ya da öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalmadım. Ancak burada sıklıkla söylenildiği gibi ‘hizmetin büyüğü küçüğü yoktur’. Ben burada bahsettiğim devlet faaliyetlerini arka plandan destekleyen ve bu uygulamaların toplumun vicdanında meşrulaştırılmasını sağlayan makinenin bir dişlisi oldum. Onun sorunsuz işlemesi için yapmakla sorumlu tutulduğum vazifemi yerine getirdim. Bu doğrultuda üzerime düşen vazifenin tuvalet temizleyip, bulaşık yıkamak olması vicdanımı zerre kadar rahatlatmıyor. Kendimi kirletilmiş, yozlaştırılmış ve kullanılmış hissediyorum. Burada beni köleliğe tabi kıldılar. Bir soytarı gibi giyinmek zorunda kaldım, üstüm olan herkes bana emir verdi, herkes kendi keyfine göre beni değişik vücut hareketleri yapmaya zorladı. Fakat tüm sistematik çabalarına rağmen beni kendilerinden biri yapamadılar. Kendime olan saygımı ve sevgimi zedeleyemediler.

Kendimi yeniden ve daha çok sevdim. İçimdeki sevgiyi özlemle besledim. İnsanın kendisini sevmesi herkes için doğaldır, kimse bunun için cesaretlendirilmeye ihtiyaç duymaz. İnsanın, yardım ve destek gördüğü kendi kavmini sevmesi; yaşamında kendisine destek ve yaşama sevinci olan karısını (eşini) sevmesi; yaşamının umudu ve tesellisi olan çocuklarını sevmesi gibi varlığını ve eğitimini borçlu olduğu ailesini sevmesi de doğaldır ve her ne kadar kendisini sevmesi kadar güçlü olmasa da sıkça rastlanan bir şeydir. İnsanın aynı kökenden geldiği, aynı dili konuştuğu, ortak bir geçmişten gelip ortak bir geleceğe gittiği halkını sevmesi de doğal olmasa da olasıdır. Vatan algısını ‘vatan dünyadır’ şiarını benimseyerek olası en uç noktaya taşımış bir enternasyonalist için ise nihai hedef ‘tüm insanlığı’ sevmektir. Bireysel yaşamın, öz sevginin grup yaşamına ve kolektif sevgiye transferinin bu en uç noktasında kişinin kendisine olan sevgisini olabildiğince büyütmesi hayati bir rol oynar. Kendime olan sevgi ve saygımı aileme, çocuklarıma, arkadaşlarıma, halkıma ve tüm insanlığa transfer etmek ömrüm boyunca bitmeyecek en büyük uğraşım ve hedefimdir. Bu hedefe yürürken yalnız olmadığımı ve sevildiğimi bilmek ise en büyük motivasyonum. İşte burada hayata böyle tutundum.

Geçen zaman benden çok şeyler alıp götürdü ve şimdi ellerim bomboş dönüyorum. Beş aylık dayanılmaz sancılardan sonra bu kez anama eziyet etmeden kendi kendime doğuyorum. Bu beş ayı diğerleri gibi bilindik doğrusal zaman akışı prensibini takip ederek geçirmedim. Zamanın döngüsel veçhesini keşfettim. Zamanın yalnızca bilinçli olduğumuzda algılanabildiğini fark ettim. Öyle ki; dönen bir gezegenin kendi etrafında attığı bir tura bir gün, kendi güneşi etrafında yörüngede attığı bir tura da bir yıl diyorduk ve bu sistemi onun sayacı olan saatle varsayılan bazı sabitlere dayanarak sayıyorduk. Oysa bir bebek ya da bir deli için zaman yoktu. Onlar geçmişle aralarındaki uzaklığı algılayamazlarken, bilinçli bir yetişkin ise zamanın ‘geçtiğini’, önünden akıp gittiğini düşünüyor ve belki de böyle düşünerek yanılgıya düşüyordu. Çünkü zaman onun algısında olup biten bir şeydi ve algısının yanılmadığını kimse iddia edemezdi. Belki evren çok büyük bir kitap ve biz onun küçük okuyucularıyız. Kitap orada, tümüyle kapağın içinde duruyor. Bir yerden gelmiyor ve bir yere gitmiyor. Ben kitabı okumak için ilk sayfadan başladım ve sırayla giderek sona doğru okuyorum. Burada geçen süre boyunca bazı eski sayfaları tekrar okumak bana güç verdi. Orada sizler vardınız. Devamında da sizlerin olacağını bilmek bana cesaret verdi. Zamanla işbirliği yaptım.

Zamanla karşı çalışmaktansa zamanla birlikte çalışmanın en iyi yanı zamanın boşa harcanmamasıdır. Zamanımı boşa harcamadım çünkü acı bile işe yaradı. Burada gerçekten acı çektim ama acı çekmek yaşamın koşuluydu. Acıdan korkmak ya da ondan kaçmak yerine onu aşmaya, onun içinden geçmeye çalıştım ve bunun için en iyi yol olan sevgiyi kullandım. Sizde bulduğum sevgiyi, size karşı beslediğim sevgiyi ve tüm evrene duyduğum sevgiyi. Ama yine de şunun farkındayım ki; bizi bir araya getiren şey sevgi değil acı çekmemizdir. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil, biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimiz tek başımıza çekmek zorunda olduğumuz acıda buluyoruz kardeşliğimizi. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer ellerimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtarmayacağını biliyoruz. Uzattığınız el boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğiniz. Bütün bunlara rağmen biliyoruz ki; ne birbirimizi ne de kendimizi kurtarabiliriz. Dolayısıyla gerçek kardeşliğimiz çektiğimiz acılarda başlıyor. Acı var ve inkâr edilemez bir gerçek. Ve eğer acıdan kaçarsak coşku şansımızı da yitiririz. Belki zevk alabiliriz, hatta zevkin türlü çeşitlerini alabiliriz ama doyamayız. Eve dönmenin ne demek olduğunu bilemeyiz. Çünkü zevk arayışı da zaman gibi döngüseldir. Yinelenir, zaman dışıdır ve hep aynı yerde son bulur. Bir sonu vardır. Sona erer ve yeniden başlamak zorunda kalır. Bir yolculuk, bir dönüş değildir, kapalı bir çevrimdir, kilitli bir odadır, bir hapishanedir. Eve dönmek ise, evin şu ana dek hiç bulunmadığımız bir yer olduğunu anlamadan mümkün değildir. Gerçekte eve dönme olasılığı olmamasına rağmen yolculuğun doğası dünyanın çevresini dolaşmak gibi bir dönüşü içerdiği için başlanılan noktaya geri gelmek gibi bir imkân vardır. Oysa nasıl ki bir ırmakta iki kez yıkanılmazsa, yeniden eve dönmek de olanak dışıdır. O halde sahip olunan veya istenilen eve en çok benzeyen şeye geri dönmekten mutlu olunmalıdır. Gerçek yolculuk geri dönüştür.



Başvurulan Kaynaklar:
Lev Tolstoy, Tanrı’nın Egemenliği İçinizdedir, Kaos Yay. 2006.
Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, Metis Yay. 2005.

14 Mayıs 2010 Cuma

the last station


7. sanat tarihsel olarak ilk 6'sından sonra gelen ve onlardan çok daha genç ve dinamik bir doğaya sahip, kendi kültürünü bütün bu "pazar ekonomisi" hengamesi içinde el yordamıyla oluşturmaya çalışan, sıkıştığı noktalarda "ustalarından" feyz alacak birikimden yoksun toy bir sanat. onun aracılığıyla derdini anlatmaya çalışanların toylukları ise, kendini en fazla "anlatma ihtirası"nda gösteriyor. tüm sanat dallarında icracılar ve daha çok da onları compose edenler birer hikaye anlatıcısıdır. hepsi anlattıkları hikayeden kendi anladıklarını, kullandıkları sanatın imkanları çerçevesinde onları izleyen ve dinleyenlerin yorumuna sunar. anlatılan şeyin ne olduğu bu bakımdan çok kritiktir. kişisel bir deneyimi anlatan anlatıcı bunu keyfe keder biçimde yapmak konusunda diğer tüm konulardan daha rahattır. ama iş tarihe geldiğinde anlatıcının sorumluluğu altından kalkılması çok ağır bir yük haline gelir. bu ağırlığa kullanılan yöntemin 7. sanat gibi toy bir dal olması faktörü de eklenince sonuç felaket olabilir.



izlediğim son film "Last Station" böyle bir felakete çok yakın duran ancak buna rağmen kendisini sevdiren başarılı bir yapım. bir filmi film yapan özelliklerden bazılarının başarıyla ortaya konmuş olması ve kişisel olarak çok yakından ilgilendiğim bir tarihsel kişiliğin konu edilmiş olması benim için onu çok özel yapmaya yetti. film dünyaca ünlü Rus edebiyatçı ve filozof Lev Nikolayeviç Tolstoy'un hayatının son bir kaç ayını anlatıyor. bilindiği gibi dünya tarihinde yazılmış en başarılı bir kaç kitaptan ikisinin (Anna Karenina, Savaş ve Barış) yazarı olan Tolstoy, edebiyatçılığın yanında felsefi bir doktirin oluşturan ve bu doktrini benimseyenlere Tolstoycu denilen bir akımın da kurucusudur. bu daha az bilinen yanıyla Tolstoy hümanist bir politik hareketin lideridir. fakat daha çok liderlik yapmayan bir liderdir. adı türkçeye "Aşkın Son Mevsimi" gibi aslıyla ve filmle alakasız saçma sapan bir şekilde çevrilmiş bu film, Tolstoy'un kontes karısının sahip olduğu ayrıcalıklardan ve kocası üzerindeki "hak"kından vaz geçmeme mücadelesiyle, politik Tolstoy hareketinin "ihtiyaç"ları arasında sıkışan bir yaşlı adamın dünyaya vedasından hemen önce hayatı boyunca yapmak zorunda kaldığı en zor seçimi anlatıyor.



oyuncuları tarafından kusursuz denebilecek bir performansla sergilenmiş olan ancak yönetmeninin bu tarihsel olayı ele alış biçimi bakımından çok sorunlu olduğunu düşündüğüm bir şekilde işlenmiş bu filmde öncelikle yönetmen bir hikaye anlatıcısı olarak kendisini "anlatma ihtirası"na öylesine kaptırmış ki, izleyiciye kendi bakış açısını empoze etmeye varan bir didaktik aktarım biçimini benimsemiş. dahası hikayeyle arasındaki eleştirel mesafeyi tamamen kaybederek bu tarihsel olayda taraf olmuş. anlaşılabilmesi için biraz abartarak söyleyecek olursak yönetmenin bu tarihsel olaydan anladığı; etrafı ondan nemalanmaktan başka bir şey düşünmeyen asalaklarla dolu Tolstoy'un, aslında hayatındaki her şeyden daha çok sevdiği karısını bu kan emiciler sebebiyle üzen ve ölümünden sonra "doğal" olarak karısına ve çocuklarına kalması gereken tüm fikri ve maddi mirasını lideri olduğu siyasal harekete bırakan kandırılmış bir yaşlı adam olduğudur. karısı kontes ise ona hayatın biricik gerçeği olan karşı cinse olan "aşk"ını hatırlatmaya ve ailesini bir arada tutmaya çalışan, bunun için kendisini parçalayan bir dişi kuştur.



hikayeyi buradan kurmak nerden bakarsanız bakın yönetmenin çapsızlığıyla alakalıdır. doğuştan soylu sınıfa mensup Tolstoy hayatı boyunca eylem söylem birlikteliğinin peşine düşmüş ancak kendi sınıfsal konumu ve maddi varlığı sebebiyle kendini bu konuda hep eksik hissetmiş, bu rahatsızlıktan kurtulmak için mülkiyeti elinde olan topraklarını o topraklar üzerinde çalışan köylülere vermiş, fikri mülkiyet haklarının tasarrufunu da siyasal hareketine kendi iradesiyle devretmiş bir devrimcidir. fikri ve maddi mülkiyeti reddeden bir isyancıdır. bütün hayatını bu mücadeleye adamış bir kahramandır. fakat elbette tüm bunların yanında o da kendi çelişkileri içinde kıvranan bir insandır. ancak "aydın" olanın anlayabileceği ideal-pratik geriliminin tam ortasında kalmış bir zavallıdır. fakat bu zavallılık filmin yönetmeninin gösterdiği gibi bir zaaf olmakla tamen ilgisizdir ve onun entellektüel üretiminin motorudur. insanca dürtü, heves ve ihtiyaçlarının yanında daha güzel bir dünya için kendisini feda edebilecek adanmışlığının ona gerçekten yaşadığını hissettirdiğini anlayamayan birisi olarak yönetmen, onu ancak etrafındaki dalkavukların kuklası olarak resmettiği zaman aklayabileceği yanılgısına düşmüş ve feci şekilde rezil olmuştur. kurumsallaştırılmış aşkın (evliliğin) çok ötesinde bir bütünsel aşk ile hayata bağlı birini, karısına olan aşkının gönüllü kölesi olarak koymanın yanı sıra buna karşı aldığı ideolojik mesafe orantısı içinde konumlandırmak yönetmenin "olsa olsa" diyerek hikayeden çıkardığı kendi dar kafasının zırvalığından başka bir şey değildir.



her şeyi en mükemmel biçimde anladığını sanmak küstahlığının, karşısındakinin anlayamayacağı varsayımına dayanan didaktiklikle birleşmesinin korkunç sonuçları bu filmi izleyenlerin gözünden kaçmayacaktır. en güzel sözün henüz söylenmemiş söz olduğunu unutarak dünyadaki düşünce kirliliğine kendi yarım akıllarıyla katkıda bulunanların elinde 7. sanat gerçekten kendi sefaletinin zirvesine oturabiliyor. "sanat filmi" denen gerçek sinemanın uzun ve hareketsiz planlarında ne düşüneceğini, yönetmenin ona tanıdığı zamanı nasıl kullanacağını bilmeyenler için sinema bu yukarıdan konuşan didaktik hikaye anlatıcılığının en sağlam kalesi olmaya devam edecektir. tüm eleştrilerime rağmen sadece filmin sonunda verilen Tolstoy'un gerçek görüntülerini görebilmek için bile bu filme gitmenizi tavsiye ederim. ancak Tolstoy'un karısını aşık bir adamdan çok fazlası olduğunu akılda tutmak şartıyla.

6 Mayıs 2010 Perşembe

mektup


baba,

mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiç bir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. sadece senin değil, türkiye’de yaşayan kürt ve türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. cenazem için avukatlma gerekli talimat verdim. ayrıca savcıya da bildireceğim. ankara’da 1969’da ölen arkadaşım taylan özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. onun için cenazemi istanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. kendisine özellikle tembih et. onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Deniz

Bir yıl önce bugün (22)

(üzerine tıklayarak resimleri büyütebilirsiniz)