Sayfalar

30 Aralık 2009 Çarşamba

22 Aralık 2009 Salı

21 Aralık 2009 Pazartesi

17 Aralık 2009 Perşembe

16 Aralık 2009 Çarşamba

beşliler çemberi

Pek anlamam baleden aslında. Yüksek sanatlarla aramada tuhaf bir gerilim vardır. Sorumlusunun sınıfsal arada kalmışlığım olduğunu düşündüğüm bir sevgi-nefret gel giti. Ne tam olarak olabildiğim ne de büsbütün vaz geçebildiğim, ne bana çok benzer ne de benden çok farklı olan bir garip sanatsal aktivite benim için. İzlemeye gittiğimde içine girdiğim ortamı dolduran bütün o küçük burjuva yaşam tarzından rahatsız olurum. Şekilden ibaret boyalı bedenler, gösteriyi izlemeye emirle gelmiş üniformalı maymunlar, gösteri sırasında bildiği bir şarkıya mırıltıyla eşlik eden bir sindirememişlik, burjuvazinin "wannabe" kültürel kodalarını bir anda önüme döker. Dün akşam da tüm bunları bir arada görme şansım oldu. Fakat hepsinden önemlisi harika bir performansa şahit oldum. İstanbul Opera ve Balesi'nin sergilediği Circle of Fifths.
Müziklerini Philip Glass'ın, koreografisini Christopher D'Amboise'nin yaptığı gösteriyi İstanbul Devlet Opera ve Balesi dansçıları çok iyi bir performansla sahneye koydular. Başlangıçta birbirlerinin gözlerine perdeler çeken, bedenlerine engeller oluşturan insanlar giderek büyük bir ahenk içinde birbirlerinin üzerinden hatta içinden akmaya başladılar. Tekilden çoğula, çoğuldan tekile etkiyen kesik hamleler bireysel varlığın mevcudiyetini muhafazasına rağmen toplumsal olana uyum gösterilebileceğini kanıtlıyor gibiydi. Normal şartlarda engel teşkil etmesi gereken farklılıklar tek birşey vasıtasıyla kolaylıkla aşılabiliyordu. Diğerine uzanan ve havada kalan, arayışını üç tekrarla vurgulayan bir el. Farklılıklarımıza rağmen birbirimize bu havada kalmış el kadar uzağız der gibiydi sahnede gördüğüm. Samimiyetle diğerine uzanan, onu anlamayı arzulayan, kendisinin ve karşısındakinin sınırlarını bilen fakat buna saygı gösteren ve herşeye rağmen uzlaşma isteğini kaybetmeyen havada kalmış bir el. Zaten herşey burada başlayıp burada bitmiyor mu gerçekten?

15 Aralık 2009 Salı

25 Ekim 2009 Pazar

10. hafta Fenerbahçe vs. Galatasaray

kimse kendini kandırmasın. burada olanların futbol ile ilgisi yok. son 10 senedir hiç olmadı. geçtiğimiz 10 sene boyunca Fenerbahçe ligde oynadığı başka hiçbir rakibini 10 defa yenemedi. yani Beşiktaş, Trabzonspor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Gaziantepspor ve Kayserispor'u geçtiğimiz 10 senenin 10'unda da yenemezken, Türkiye'de futbola en çok yatırım yapan ve istatistiksel olarak ülkenin en büyük 2 takımından biri olan Galatasaray'ı son 10 yılda her sene yenebildi. bu süre içinde Galatasaray Kadıköy'deki maçlara 7 değişik teknik direktör ile çıktı. bunların arasında Fatih Terim, Mircea Lucescu, Karl-Heinz Feldkamp ve son olarak da 2006 yılında dünyanın en iyi teknik direktörü seçilen Frank Rijkaard vardı. demek oluyorki bu hocaların hiçbiri Fenerbahçe'yi yenecek teknik/taktik beceriye sahip değildi. bu maçlarda oynayan yaklaşık 50 farklı Galatasaray oyuncusu da Fenerbahçe'yi yenecek kaliteye sahip değildi. sizi bilmem ama ben böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyorum ve dahası olanın bu olmadığını görüyorum.

Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, demokratik, yani eşit ve adil şartlar altında yapılan bir seçimde aday olanlardan birinin, toplam oyların %100'ünü alması söz konusu değildir. hatırladığım kadarıyla %99 oranında oy alan liderlerin çıktığı ülkeler Çin Halk Cumhuriyeti ve Saddam Hüseyin Irak'ıydı. yani eşit koşulların ve rekabetin asgari imkanlarının mevcut olmadığı yerlerde bile istatistikler taraflardan birinin galibiyet olasılığının ancak %99'a varabileceğini gösterirken, Kadıköy'deki Fenerbahçe Galatasaray maçlarında bu oran son 10 yılda %100'e varabiliyor. bence bu veri üzerinde durup düşünmek lazım.
sanırım bu koşullar devam ettiği takdirde değil 10 yıl 100 yıl da geçse Fenerbahçe'nin galibiyet serisi kesintiye uğramayacaktır. bunun gibi galibiyetlere sevinebilenlere acıyorum. elimizden güzel futbol izleme şansını alıp götürenleri de kınıyorum. başta da söylediğim gibi, bunun futbolla hiçbir ilgisi yok.

25 Eylül 2009 Cuma

bir general, bir sosyolog, bir eski asker

televizyonda bir general,
histerik hezeyanlarını çığırıyor,
karşısındaki sivillere "anlaşıldı mı?" diye soruyor.
televizyonda bir sosyolog,
araştırma sonuçlarını açıklıyor,
karşısındaki generali nezakete davet ediyor.
yatağında bir eski asker,
gördüklerine inanamıyor,
kasılıp titreyen bedenini durdurmaya çalışıyor.

yine aynı generalin,
askerlere özgü o gırtlaktan sesi silah, savaş, kan, ölüm diye çınlıyor,
karşısındaki profesöre adam değilsin diyor.
ve o profesör,
aklı selime davet ediyor,
ovayı çözmeden dağdan indiremezsin diyor.
yatağındaki eski asker,
kendisi de sosyolog olan eski asker,
çenesini kırarcasına tıkırdayan dişlerini sıkıyor.

o general,
35 milyon diyor,
benim tezgahımdan geçti, benim gibi düşünüyor,
işte o eski asker,
hani o yatakta yatan,
generalin tezgahına da, orada geçen günlerine de lanet okuyor.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Caner Erkin Galatasaray'da


1988 doğumlu Caner Erkin, 2 sene önce 4 m.€'ya transfer olduğu CSKA Moskova'dan sezon sonunda satın alma opsiyonu Galatasaray'da olmak üzere 1 yıllığına kiralandı. 13 kez A Milli Takım forması da giymiş olan Caner kendi jenerasyonunun en yetenekli oyuncularından biri. zaten bu jenerasyonun Tevfik Köse ve Nuri Şahin dışındaki tüm iyi oyuncuları da Galatasaray'da. çocukluğundan beri milli takımlarda birlikte oynadığı Arda, Uğur ve Aydın'la birlikte Galatasaray'da büyük bir çıkış yakalayacağını tahmin ediyorum.
mükemmel bir sol ayağı olan Caner tam bir free kick uzmanı. sol kanatta gerek defansif gerekse ofansif olarak kullanılabilir. süratli ve çok iyi ortalar yapabilen Caner tam bir kanat oyuncusu. Galatasaray'daki öncelikli görevi H.Balta'yı yedeklemek olacak Caner'in ilerleyen dönemde ise Arda'nın avrupaya trasferinden doğacak boşluğu doldurması beklenebilir.

L.Tallinn vs. Galatasaray



bu maçla ilgili çok bişey yazmak gelmiyor içimden. İstanbul'daki 5-0'lık skordan sonra tamamen formaliteye dönüşen ikinci maça neredeyse 3. 11'iyle çıkan bir Galatasaray vardı sahada. bazı oyuncular çin son şanstı bu maç. bazıları ise adaptasyon sürecinin bir parçası.

kuşkusuz en kötü değerlendiren Alparslan oldu. bu takımda oynayacak kapasitede olmadığı ortaya çıktı. sanırım bu sezonu Bank Asya Ligi'nde bir takımda kiralık geçirecektir.

daha önce göstermiş olduğu yüsek performans sebebiyle kendisi hakkındaki beklentileri yükselten Serdar ise belki de gereğinden fazla yükselen bu beklentileri karşılayamadı. vasat bir performans ortaya koymasına rağemen 2 önemli gol pozisyonuna girdi fakat değerlendiremedi. yenilen golde ise hatası büyüktü. taç çizgisi yakınında çok gereksiz bir faul yaptı ve bu faul atışından gelen top gol oldu.

tabi Serdar'ın gereksiz faulü kadar dikkat çekici olan ikinci nokta Galatasaray'ın yine bir duran toptan gol yemesi. sezon başından beri yenen gollerin tamamı ya bir duran toptan ya da orta sahada kaptırılan topların ters kanatlara çabuk şekilde oynanmasından geldi. ters kademe problemi üzerinde çalışıldığı ve özellikle Sabri'nin kendisini bu yönde geliştirdiği, H.Balta'nın ise bu konuda zaten çok başarılı olduğu gözden kaçmıyor. ama bu duran toptan gol yeme sıkıntısı hakkıda henüz bir gelişme sağlanmış değil. takımın bu sorun üzerinde önemle durması gerekiyor.
Sabri demişken sezon başından beri görev anlayışı, oyun konsantrasyonu ve taktik uyum konularında inanılmaz bir gelişim içinde olduğunu görüyorum. ondan verim alan tüm teknik adamlar ona sahadaki görevlerini açıkça ve çok iyi anlatan ve ondan beklediklerini belli bir çerçeveye alan teknik adamlar oldular. onu serbest bırakan ya da ekstra katkı yapmasını bekleyenlerin zamanında Sabri kariyerinin en berbat maçlarını oynadı. fizikalitesi tartışılmayacak bu çocuktan iyi bir takım oyuncusu yaratmak üzere Frank. Sabri'nin bu fırsatı çok iyi değerlendirmesi lazım. bu maçta ters kanada attığı 50-60 m.lik adrese teslim 5 veya daha fazla pası var ki bu ondan görmeyi hiç beklemediğim bir şeydi. umarım bu çizgiyi devam ettirebilir.


maçın en dikkat çekici oyuncusu Elano'ydu tabiki. harika bir oyuncu olduğunu, futbolu çok iyi bildiğini ve olağan üstü çabuk ve doğru kararlar alabildiğini gösterdi bize. sadece dokunduğu değil dokunmadığı toplarda da bunu tüm açıklığıyla hissettik. Galatasaray muazzam bir oyuncu kazanmış. ancak onun takıma monte olması kaçınılmaz olarak Arda'nın sol açığa, Kewell'ın da malesef yedek kulübesine kaydırılması anlamına gelecek.
Kewell ve Nonda'nın +2 kontenjanını dolduracağı bu takımda sakat Linderoth'u da hesaba katmazsak sürekli oynayacak 4 yabancı oyuncu olacak. Leo Franco, Keita, Elano ve Baros. devre arasına kadar bekleyip eksiklikleri görmek ve devre arası transfer döneminde iyi bir fırsat çıkarsa bunu değerlendirerek ilk 11'de doğrudan görev verilecek yeni bir yabancı oyuncu almak çok doğru bir strateji olacaktır.
diğer takımların yabancı kontenjanlarını devşirmelerle 9-10'a varan sayılarla nasıl zorladıklarını göz önünde bulundurursak, Galatasaray'ın ne kadar doğru bir takım planlamasına gittiğini daha rahat anlarız.

30 Ağustos 2009 Pazar

dev bir Panapticon’a dönüşen dünya


İngiliz filozof ve hukukçu, toplum reformcusu, ‘Faydacılık’ düşüncesinin teorisyeni, Jeremy Bentham’ın 1785 yılında muhtemelen Versailles’ın Hayvanat Bahçesi’nden esinlenerek tasarladığı ‘modern’ hapishane modeli Panopticon adını taşıyordu. Bentham’ın Panapticon’u [‘pan’=bütünü, ‘opticon’=gözlemlemek] birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Panoptikon’un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin bir siluetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham’ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun, aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahpus bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı. Bentham’ın tasarladığı mükemmellikte bir Panapticon henüz inşa edilmedi ama bugün neredeyse tüm toplumsal yaşama Panapticon ilkeleri uygulanmaya çalışılıyor. Kışlalar, okullar, ibadet mekânları, fabrikalar birer Panapticon haline dönüşüyor. Tüm dünya devasa bir Panapticon’a dönüştürülüyor...
Ayşe Hür - Taraf

27 Ağustos 2009 Perşembe

Tallinn semaları


Lavadia Tallinn - Galatasaray maçı 2 saat sonra başlayacak.
sahaya çıkacağını tahmin ettiğim Galatasaray 11'i şöyle;
-------------------Leo Franco---------------
S.Kurtuluş---E.Güngör---E.Aşık---Alparslan
----------Barış------------M.Topal----------
-------------------Elano---------------------
Aydın--------------------------------S.Eyilik
------------------Yaser---------------------
harika bir oyun ve galibiyet beklemiyorum.
ama temel oyun felsefesine sağdık bir oyuncu topluluğu görmeyi umut ediyorum.

türk(müy)üm? doğru(mu)yum?


"Diyarbakır'da maçtan önce çalınan İstiklal Marşı neden ıslıklandı?" diye soruyor herkes.
sorunun cevabı içinde saklı; tüm Türkiye'de maçlardan önce neden İstiklal Marşı çalınıyor?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

3. hafta Galatasaray vs. Kayserispor



Galatasaray bu sezon oynadığı 8. resmi maçından da farklı bir galibiyetle ayrıldı. peki çok mu iyi oynadı? bence hayır. çok iyi oynamamasına rağmen Galatasaray'ın istikrarlı biçimde iyi yaptığı bazı şeyler ve istikrarlı biçimde geliştirdiği bazı özellikleri var. duran top organizasyonları her maç iyi yaptığı şeylerin belki de en iyisi. çünkü doğrudan skora etki ediyor. bunun yanında kanatlardan son çizgiye inip ceza sahasına verilen paslardan gol bulma taktiği de her maçta olmasa da iyi işleyen yönlerden biri. takım savunması ve beklerin ters kademe anlayışlarındaki gelişim de gözeden kaçmayacak düzeyde.



Galatasaray bugüne kadar oynadığı her maça çok iyi başladı. oyuncular fizik olarak henüz yıpranmamışken ve oyunun gidişatına uyum göstermemişken hafta boyunca yaptıkları çalışmaları sahaya çok iyi yansıtıyorlar. peki ne yapıyor Galatasaray başladığı her maçın ilk 20-25 dakikasında? öncelikle stoperlerini orta sahaya kadar çıkartıyor. Baros ile Servet arasındaki mesafeyi 40 m. ve altına düşürüyor. enlemesine ise sahayı her iki çizgiye kadar genişletiyor. çok hızlı top çeviriyor ve kaptırdığı topları alan daraltarak çok hızlı bir şekilde geri kazanıyor. maçın tamamına yayılması amaçlanan bu düzen henüz 90 dakika boyuca gereğince uygulanamıyor. fakat bölüm bölüm uygulanabilen bu düzen bile bugüne kadar karşılaşlan rakipleri sirkulase etmeye yetti. bundan sonraki hedef bu düzeni oyunun bütününe yaymak olmalı.

oyuna iyi başlayan Galatasaray'ın en çok göze çarpan parçası ikinci golün geldiği 35. dakikaya kadar Sabri'ydi. bu süre içinde Sabri çok kritik iki ters kademeye girdi ve Keita ile uyumlu biçimde çok sayıda bindirme yaptı. Sabri'nin yaptığı bu iki güzel şeyin ilkinin müsebbibi Aydın'dı. Aydın maçın hemen başında delici özelliğini bir an önce sergileyebileceği aksiyonların içine girmeye çalıştı ve çizgiden aldığı toplarla doğrudan içeri doğru hızlanarak takımı karşı sahya sürüklemeye çalıştı. elbette Aydın'ın bu hızlı çıkışlarına arkasındaki H.Balta'nın bindirmeleri eşlik etti. fakat Aydın'ın taşıdığı topları final anlarında yanlış kararlarla kaybetmesi sonucunda gelişen iki Kayserispor atağında ağırlık ters kanattaki Sabri'nin üzerine bindi ve o da kendisinden hiç beklemediğim biçimde bu pozisyonlarda çok başarılı oldu. Sabri'nin bu pozisyonlar için özel olarak çalıştırıldığı çok belli. ofansif aksiyonlardaki başarısı ise Keita'nın yine muhtemelen uyarılmış olduğu için topu daha çok paylaşması sonucunda kendiliğinden ortaya çıktı.

Galatasaray oyunun bu bölümünde gerçekten iyi futbol oynadı iki gol buldu ve 4 gol pozisyonuna girdi. gollerden ve pozisyonlardan bahsederken Baros'dan bahsetmemek olmaz. henüz fizik olarak hazır olmasa da çok istekliydi ve olağanüstü mücadele etti. Sabri'nin şutu dışındaki tüm pozisyonlarda o vardı ve hak ettiği golü de buldu. ilerleyen günlerde çok daha iyi olacağını ve yine çok gol atacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.

benzer şekilde iyi bir santrafor performansı da Kayserispor'un forveti Makukula'dan geldi. Türkiye'nin en güçlü iki stoperini onun kadar zorlayacak ikinci bir forvetin Turkcell Süper Liginde oynadığını sanmıyorum. fakat herşeye rağmen yenilen golde ve sonrasında 45. dakikada kullanılan serbest vuruşta Kayserisporlu oyunculara ceza sahası içinden kafa vurdurulmasını anlayamıyorum. 1.90 cm.lik Servet ve Gökhan'ın yanında 1.85 cm.lik H.Balta'yla birlikte bu ligde kimseye kafa topu vermemeleri lazım. ofansif yan top organizasyonlarını çalıştığı kadar defansif yan top pozisyonlarını da çalışması gereken bir Galatasaray var karşımızda.



ikinci golden sonra ise oyunun temposu ilk devrenin son 10 dakikasında iyiden iyiye düştü. ikinci devre Elano-Keita değişikliğiyle başladığında Aydın sağ kanada, Arda sol kanada, Elano ise orta sahaya geçiyordu. H.Balta'nın sakatlanarak yerini Uğur'a bırakması ve Sabri'nin alışılmış konsantrasyon sorunları sebebiyle oyun disiplininden uzaklaşmasıyla kanat beklerinden hiç bir ofansif destek alamayan Galatasaray'ın hücum gücü büyük düşüş gösterdi. buna Aydın'ın verimsizliğini ve Elano'nun uyumsuzluğunu da eklediğimizde oyunun tüm yükü göbekteki 4 oyuncunun, yani Servet, Gökhan, M.Sarp ve Ayhan'ın üzerine yıkıldı. bu sırada Kayserispor da Galatasaray'ın iki stoperine hava toplarındaki üstünlüğünü kabul ettiren Makukala'ya uzun toplar oynayarak sahayı boylamasına uzatıyordu. böylece Galatasaray'ın blokları arasındaki mesafe uzadı ve geriden bol pasla oyun kurma prensibinin yerini defanstan atılan uzun toplar aldı. bu dönüşüm Galatasaray'ı sıradan bir takım kimliğine büründürürken sıradan olmayan bir adamın inanılmaz bir şutu ile maç birden 3-1 oldu ve psikolojik olarak her iki takım oyuncuları için de bitti.

Elano'nun golü anlatılacak gibi değil. ters ayağıyla 28 m.den topu öyle bir kapattı ki inanılır gibi değildi. fakat attığı golün dışında Elano oyunda fazla bir varlık gösteremedi. bloklar arasındaki bağlantının koptuğu anlarda orta sahaya yaklaşıp takımın boyunu kısaltması gerekirken o Baros'a iyice yaklaşarak adeta forvet arkası oynadı. henüz 60 dakika oynamış bir oyucu için daha fazla eleştiri yapmadan biraz daha beklemekde fayda var.



oyun 3-1 olduktan sonra tamemen koptu. fakat bu bölümde oyundan iyice düşen Sabri'nin saçmalıkları bana sabır testi gibi geldi. çok iyi başladığı maçın gidişatında bir çuval inciri berbat etti yine. sanırım bu çocuk adam olmayacak. Arda ise kötü oynadığı bir maçın son dakikasında çok yüksekten gelen bir topu öyle güzel konrol etti, peşindeki defans oyuncusunu öyle güzel geçti ve ceza sahasına dalıp Baros'a öyle güzel bir pas attı ki, oyun 4-1 olurken kimsenin aklında Baros'un geç gelen gol vuruşu değil Arda'nın tek kişilik şovu kalıyordu.

vasatı dahi bulamayan bir oyunla Kayserispor'u farklı yenmeyi başardı Galatasaray. çok yetenekli oyuncuları ve dünya futbol standartları dahilinde bile çok ilerici bir oyun felsefesi var Galatasaray'ın. uyugulamadaki sıkıntılara ve kesintilere rağmen gidişat olumlu. bu olumlu gidişatın bence skorlarla da ilgisi yok. bugün maç kaybedilmiş olsaydı da Galatasaraylılar bu takıma güvenmeye devam ederdi.

21 Ağustos 2009 Cuma

Galatasaray vs. L.Tallinn



Galatasaray'da başarı havası var. bunu anlamak için maça gidip gelen biri olmak lazım. stada henüz yaklaşırken hissedebiliyorsunuz bunu. üzerinde sarı-kırmızı formalar olan insanlar metrobüste, kaldırımda, kırmızı ışıkta göz göze geldiklerinde birbirlerine küçük bir hareketle kafa selamı veriyorlar. işte tam o anda gözlerindeki ışıltıyı paylaşıyorlar birbirleriyle, hafif gülümseyen dudaklar bu karşılaşmaya eşlik ediyor. stadın önüde kalabalık saatler önceden toplanıyor. stad kapılarındaki hengameden kimse fazla şikayet etmiyor. içeride başka bir dünya var. eski açık çıldırmış durumda. herkes yaklaşan bir tarihsel olaya tanıklık etmenin, bu tarihin bir parçası olmanın tatlı heyecanını yaşıyor. rakip güçsüz, rakip ölçü değil, rakip önemli değil. önemli olan oradaki o garip hava. ortak bir bilinç oluşmuş durumda. bişeylerin doğru yapıldığına, işlerin er geç iyi gideceğine dair ortak bir kanı var. işte bu hava sahada olup bitenden daha açıklayıcı. güzel günler görülecek, bu belli ...

rakip gerçekten zayıftı. fakat modern futbolun geldiği noktada en kötü takıma bile 5 gol atıp hiç gol yemeden, dahası gol pozisyonu vermeden ve topa %72 oranında sahip olarak galip gelmek azımsanacak birşey olamaz. Galatasaray bu performansı adeta ciddi bir antreman maçı yaparcasına gösterdi. tüm oyuncuların bireysel performansları ortalamanın altında kaldı. zaten sistemi olan takımlarda bireysel kahramanlıklara gerek kalmaz. işte bu sebeple İstanbul'un diğer iki önemli takımından biri sakatlanan Alex'inin yerini kiminle ikame edeceğini, diğeri yeni 10,5 numarasını nereden bulacağını düşünürken, Galatasaraylı oyuncuların artık otomatiğe bağlanmaya başlayan bazı şeyleri oyunun belli bölümlerine yapmaları farklı skor için yeterli oldu. bu bakımdan oyunu 4 bölümde değerlendirebiliriz; ilk 20 dakika, ikinci 25 dakika, 2. devrenin ilk yarısı ve 2. devrenin ikinci yarısı.

oyuna çok iyi başlayan Galatasaray, ilk 20 dakikada rakibine orta sahayı geçme imkanı vermedi. bunun sebebi Galatasaray'ın yeni oyununun temel prensibi olan pas oyunuydu. bu bölümde tüm oyuncular aldıkları pası ya 'kontrol pas' ya da 'tek pas' olarak en yakın arkadaşına oynadı. yani adeta antremanlarda oynadıkları ortada sıçan mantığıyla her oyuncu topa ya 1 kez değdi ya da kenisine gelen topu tekten kontrol etti ve pas verdi. belli ki bu teknik yönetimin onların uygulamasını beklediği 1 numaralı prensip. maç sonrası basın toplantısında Neeskens'in de özellikle vurguladığı nokta oyunun ilk 20 dakikasındaki bu pas oyunuydu. topa bu kadar çok sahip olup, onu bu kadar iyi paylaşmak rakibi kendi kalesine çok yakın oynamaya mahkum etti ve bunun sonucunda da gol geldi. Keita 1-0.
bireysel performansların vasatı aşamadığını söylemiştim. özellikle Aydın'ın beklenilen etkinlikten uzak kalması ve Keita'nın iştahı bir kez daha oyunun Galatasaray'ın sağ kanadına yığılmasına sebep oldu. fakat bu maçta Keita-Sabri ikilisi Denizlispor maçıdaki Keita-Uğur ikilisinin yakaladığı uyumun çok uzağında kaldı. bu uyumsuzluk ideal defans 4'lüsünün sağına kısa sürede Uğur'un yerleşeceğinin ve Sabri'nin rotasyon 4'lüsüne kaydırılacağının habercisi gibiydi. Hafta sonu oynanacak Kayserispor karşılaşmasında Uğur'un defansın diğer ideal 3 oyuncusuyla birlikte ilk 11'de sahaya çıkması benim için süpriz olmayacak.
ilk yarının son 25 dakikasında Galatasaray oyun disiplininden uzaklaştı. eski alışkanlığını hatırlayan Ayhan topu ayağında çok tutmaya başladı ve 2 defa tehlikeli olabilecek bölgede kaybetti. neyse ki geri 4'lü bu pozisyonlarda Ayhan'ın arkasını toparladılar. ilk devrenin 2. yarısını temposuz ve tatsız bir oyunla geçirdi Galatasaray. öyle ki yanımdaki arkadaşım bana dönüp bişey oynamıyoruz dedi. tam devre böyle bitecek diye düşünürken M.Sarp'ın ilki zar zor ikincisi ise büyük bir beceriyle atılmış iki çalımı geldi ve bu pozisyonda freekick kazanıldı. topun etrafında toplanan Arda, Keita, Ayhan, Sabri ve H.Balta atışın nasıl kullanılacağını tartışmaya başladılar. sanırım öncelikle pas olarak kullanmayı düşündüler. çünkü Arda iki stoperini bir işaretle ceza sahasına çağırdı. fakat tam atış kullanılacakken Keita barajın duruşunu gördü ve vurmaya karar verdi. Keita'nın büyük bir beceri gerektirmeyen ama yerden düzgünce köşeye giden vuruşu ile 2. gol geldi ve oyun psikolojik olarak kırıldı.
ilk devrenin sonlarına doğru Aydın'ın etkisiz oyunu sebebiyle 2. devreye Kewell'la başlanacağını düşünmüştüm. fakat devre arasında sahada ısınan yedek oyuncuların arasından sadece Nonda soyunma odasına gitmişti. az sonra Puyol'la birlikte ısınmaya çıkacak ve ikinci devre oyun onunla balayacak demekti bu. bugüne kadar hep böyle olmuştu ama bu sefer olmadı. 5 dakika sonra içeriden çıkan Nonda bu sefer E.Güngör'ü içeri gönerdi . fakat o da 5 dakika sonra dışarı çıktı ve 2. devre ilk devredeki 11'le başladı.
oyun başlar başlamaz Baros'un artık atmak istediği gol için ne kadar çabaladığı göze çarpmaya başladı. onun gerçek bir savaşçı ruhu var. sürekli sırtında 1, 2 rakip oyuncuyu taşıyarak oynuyor ve çok darbe alıyor. Baros o kadar hareketli ki, Nonda için bu sisteme ondan daha uygun oyuncu diyenlere gerçeten şaşıyorum. Baros takım planlamasının en önemli parçalarından biri.
diğeri ise kesinlikle Keita. sanırım onu 2 sezondan fazla elimizde tutmamız imkansız. olağanüstü bir fizik gücü ve sürati var. sürekli oyunun içinde. defansif görevlerini ihmal etmiyor. tekniği ortalamanın çok üstünde. büyük çalımları çok güzel atıyor. telefon kulübesinde adam geçemez belki ama futbol sahasıda geçemeyeceği oyuncu yok. sanki omuz, tekme vs. yedikçe daha da güçleniyor ve inanılmaz agresif oyamaya başlıyor. öyle ki; hayatımda hiç hissetmediğim bişeyi hissettirdi bana. oyunun ilk devresinin sonlarına doğru sağ çizgide bir rakip oyuncuyla mücadeleye girdi ve mücadele adeta tekme tokat bir hal aldı. ama o ne düştü ne de faul bekledi. pozisyona asıldı, tekmeyi yedikçe güçlendi, o güçlendikçe ben o gücü sanki kendimde hissettim. sonunda adeta bir duygu patlaması yaşadım ve önümdeki çocuğu omuzlarından tutup sarsmaya başladım. heyecan verici oyuncu dedikleri bu olsa gerek.

oyunun son bölümü ise penaltıdan aradığı golü bulan Baros'un fiziksel yetersizliği sebebiyle artık oyundan çıkmak zorunda kalması ve yerini Elano'ya bırakmasıya başladı. Bu arada Aydın da Kewell ile değişmişti. ortaya forvetsiz ama 4 forvetli bir oyun şablonu çıktı. gerçek bir 4-2-4 oynanmaya başlandı. öndeki 4'lü Arda - Kewell - Elano - Keita olarak dizildi. oyunun bu bölümü için sanırım "deneysel futbol" terimini kullanabiliriz. hiçbir defans oyuncusunun kucağına alarak takip edemeyeceği 4 forvetle aynı anda sahada olmak ve bu oyuncuları sürekli yer değiştirerek oynatmak önce Kewell'ın şık golünü getirdi. fakat daha önemlisi oyunun rakip kale çizgisi ile 18 arasında oynanmasına sebep oldu. bunun sonucu olarak 5. gol oldu. bu golü kimse atmadı. istatistiksel olarak bakıldığında bu rakibin kendi kalesine attığı bir gol olarak gözükebilir ama işin aslı Galatasaray'ın bu golü atarken yanlız topu değil karşı takımın tüm oyuncularını da topla birlike kaleye soktuğudur. oyunu sahanın 4. bölgesine kadar ileri iten bir takımın golü atması değil kendiliğinden golün olmasını beklemesi yeterli.
çılgınca bir oyun oynuyor Galatasaray. sonunda ya vezir ya da rezil olunacak bir felsefesi var. saha içndeki denemeler hiç bitmiyor. her maç yeni birşeylerin denendiğini görüyoruz. bu bağlamda Gayın-Sin'deki maç yazısını okumanın önemli olduğunu düşünüyorum. herkes 4-3-3'ün çeşitli görünümlerini tartışırken belirli bir 'sabit' olarak ele aldığı defans 4'lüsü bile Galatasaray'da çeşitli denemelere tabi tutuluyor. Tallinn maçındaki dizilişi formüle etmek gerekirse sanırım 1-3-2-3-1 denebilir. kurumsal basın ve onun ezberci yazarları 40 yıllık teraneleri terennüm ederken Florya Uzay Üssünde yıldız savaşları için yeni planlar kurgulanıyor.

9.58 x 2 = 19.16


kuzenim telefonda 19.19 dediğinde haberi çok doğal karşıladım. zaten Sami Yen'in gürültüsünden ne dediğini pek duymamıştım ama anladığım 19.49 koşan Bolt'un birinci olduğu ve rekordan çok uzak kaldığıydı. bütün o hengamenin içinde son kez kuzenime kulak kesildiğimde "19.19 oğlum rekor kırdı" dediğini anladığımda tam karşımda Keita benzer bir sprint atıyordu. bi Keita'ya baktım, bi Bolt'u düşündüm aklım ermedi. bu adam 3 gün önce 100m.'yi 9.58'de koşmuştu. 200m.'de iki 100m. performansıyla koşsaydı; 9.58x2=19.16 koşmuş olurdu. sadece 0.03 saniye daha yavaştı. yarışı izlediğimde gördüm ki, eğer onu zorlayan birisi olsaydı sanırım 19.16'dan da iyi bir derece yapabilirdi. yani daha göreceğimiz çok şey var. Londra 2012'yi nasıl bekleyeceğiz bilmiyorum.

içiyorsa sebebi var, maden suyundan


Ben Hürriyet'in yalancısıyım.
bugün yayınladıkları bu fotografın altında yazanlar aynen şöyle:
"Aziz Yıldırım, Galatasaraylı taraftarı kovdu
Fenerbahçe'nin Sion'la yapacağı karşılaşma öncesinde mücadeleyi izlemeye gelen bir Galatasaray taraftarı, Aziz Yıldırım'ın yanına geldi.
Fenerbahçe Başkanı'ndan imza isteyen gurbetçi, Aziz Yıldırım'ın tepkisiyle karşılaştı ve imza alamadan Yıldırım'ın yanından ayrıldı."
soda içsin bol bol. hazımsızlığa iyi gelir...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

2. hafta Galatasaray vs. Denizlispor


çok sık karşılaşılan bir şey değildir sahaya çıkan 11 oyuncu varken herkesin gözünün kulübede oturan 7 oyuncuya çevrilmesi. hafta içinde neredeyse tüm kadrosunu milli takımlara gönderen Galatasaray'ın yedek bekleyen 7 oyuncusunun 6'sı hafta arasında milli takım formalarını ıslatmıştı. bunlara maçı tribünden izleyen Elano, Servet ve Serdar'ı ayrıca sakatlıkları süren ve düzenli olarak milli takımlarına çağrıldıklarını bildiğimiz Memet Topal ve Linderoth'u da eklersek sayı 11'i buluyor. bu sene çok ciddi bir kadro derinliği sağlandığına şüphe yok. iş sevk ve idareye kalıyor ve bunu da Frank en iyi biçimde yapıyor.


sezon başından beri defans 4'lüsünde Sabri, Gökhan, Servet ve Hakan'ı oynatmayı düşündüğünü anladığımız Frank bu maçta bu 4'lüyü tamamen değiştirerek Uğur, E.Güngör, E.Aşık ve Volkan'ı sahaya sürdü. herşeyden önce ben Frank'ın bir başka maçta benzer şekilde defanstaki 4'lüsünü tamamen değiştireceğini sanmıyorum. bu hafta olan kadro yapılanmasını henüz tamamlamayan Galatasaray'da kimlerin kalacağını ve kimlerin gideceğini anlamaya yönelik bir hamleydi. bu hamlenin kaybedeni kesinlikle Volkan oldu. performansına ancak 58 dakika dayanılabilen Volkan'ın oyundan çıkmasıyla Galatasaray'ın 3 golünün arka arkaya gelmesine tesadüf denemez. bu sene dünya standartlarına göre bile "ileri" denebilecek bir futbol anlayışını sahaya yansıtmaya çalışan Galatasaray'da, tek bir oyuncunun dahi görevini yapamaması bütün sistemin arızalanmasına sebep oluyor.

öyle ki; Volkan'ın başarısızlığı öncelikle oyun kurma aşamasında kendisini gösterdi. oyuna Leo Franco'nun önündeki iki stoperden birine verdiği pasla başlayan takımda daha sonra top sağ ve sol beklere gönderiliyor. ancak önceki maçların istatistiklere baktığımızda sağ beke ve sol beke verilen pasların eşit sayıda olduğunu görüyoruz. Volkan'ın yetersizliği topun daha çok Uğur'a oynanmasına sebep oldu. Bu durumda doğru pası yapmak konusunda üzerine fazladan yük binen Uğur normalde yapması gerektiği gibi topu M.Sarp'a oynayamadı. aslında oynayamadı demek de doğru değil. zira Uğur ve M.Sarp arasındaki pas bağlantısında bir sorun yoktu. fakat Volkan'ın M.Sarp'a oynaması gereken topların yükü de Uğur'a binince, o da hata yapmamak adına paslarının bir kısmını kestirmeden önündeki Keita'ya verdi. bu durumda Volkan'ın yetersizliği kadar Keita'nın kontrolsüz iştahının da payı vardı. bu iki faktörün birleşimi oyunun ağırlık merkezinin sahanın sağına yığılmasına sebep oldu. fakat Keita'nın iştahına ve becerisine rağmen ilk devre süresince bu kanattan etkinlik sağlanamadı. çünkü yeni oyun felsefesine göre sahanın bir kenarında ağırlık merkezi oluşturmak önemli ancak sonuca gidecek bir faktör değil. yapılmak istenen örneğin Hakan, Arda ve Kewell ile birlikte oyunun sol kanadında bir ağırlık merkezi oluşturup savunmanın dikkatini bu yana çekmek ve ters kanada çabuk paslar atarak oyunun yönünü aniden değiştirerek rakibi zayıf tarafından vurmak.

bunun yapılamamasının birinci sebebi sağ kanatta oluşturulan ağırlık merkezine alternatif bir merkezin solda Volkan'ın beceriksizliği sebebiyle oluşturulamamasıydı. ikincisi ise sağ kanatta oluşturulan ağırlık merkezinden ters kanada pas atması gereken Barış'ın bu pasları atacak yeteneğe sahip olmaması. nitekim Galatasaray'ın yediği golü bu çerçevede düşünürsek; orta sahada Barış'ın yanlış bir tercihle topu ısrarla sağ kanatta oluşan ağırlık merkezinden ters kanada çevirmemesi ve sağ kulvara oynamaya çalışırken kaybetmesini takiben ters kanatta yetersiz Volkan'ın kademeye girememesi izleyince golü yemek kaçınılmaz oldu.



yenen bu golden çıkarılacak üç şey var:

1- takımın acilen Elano'ya ihtiyaç var. bütün iyi niyetine ve gayretli oyununa rağmen bu sistemde Barış orta saha için son tercih durumunda. Elano'nun Barış'ın yerine yerleşmesi ve Arda'nın solda yaptığını sağda yapması Galatasaray'a çok yönlü hücum edebilme kapasitesi kazandıracak. bunun yanında Elano pas dağılımını dengeleyerek ilk yarıda olduğu gibi Keita'nın kontrolsüz iştahının takıma zarar vermesini engelleyecek ve basit top kayıplarını minimuma indirerek ters kanattaki bekin (H.Balta) yükünü hafifletecek.

2- Volkan'ın bu takımda oynaması imkansız. Alparslan'a ise taraftarın güvendiği kadar Frank'ın güvenmediği anlaşılıyor. bu durumda H.Balta'ya bir alternatif bulunması şart. bu alternatif ya bir Türkiyeli oyuncu olacak ki bu isim olsa olsa Caner Erkin olabilir ya da alınması düşünülen yabancı stoper sağ bek oynayabildiği gibi sol bek de oynayabilecek.

3- Uğur maçın en çok topla buluşan ve en çok olumlu pas yapan oyuncusu istatistikleriyle gösterdi ki, herşeyden önce topa sahip olmak isteyen Galatasaray'ın sağ beki sağlıklı olduğu sürece o olmalıdır. Sabri ancak onun alternatifi olabilir.



işlere olumlu tarafından bakacak olursak, H.Balta ve Ayhan'ın oyuna girmesiyle birlikte Galatasaray taktik anlamda yapmak istediklerini sahaya yansıtabildi.

Leo Franco'nun ne kadar iyi bir tercih olduğu oyuna soktuğu her topta daha çok belli oluyor. takımını 10 kişi bırakmayan bir kalecisi var Galatasaray'ın, gerektiğinde stoper oynayabilecek gibi gözüküyor. Keita henüz fizik olarak hazır değil. buna rağmen çok istekli ve çok yetenekli. sahip olduğu teknik ve fiziksel özelliklerin hepsine birden sahip oyuncu sayısı Turkcell Süper Ligi'nde sıfır dünyada ise iki elin parmakları kadar. Frank'ın sistemi için biçilmiş kaftan.

defanstaki alternatifleri muazzam. Emre Aşık gibi bir hazır güç sürekli bekliyor. ama gecenin Uğur'dan sonra ikinci kazananı tartışmasız Emre Güngör. eğer yeni ve çok iyi bir yabancı stoper transfer edilmezse Gökhan ve E.Güngör arasında benim tercihim banko E.Güngör olurdu. çabuk, sert ve mücadeleci. ama asıl önemlisi toplu oyunu Servet, Gökhan ve E.Aşık'tan daha iyi.

Galatasaray M.Sarp transferinde turnayı gözünden vurmuş. bedavaya M.Sarp ve 10 milyon €'ya M.Topuz. kimin doğru tercih yaptığını en güzel zaman gösterecek.

Arda ve Kewell oyuncu değişikliklerine kadar kriz anında bir çözüm üretemeyerek aslında onlardan bekleneni karşılayamadılar ancak taşlar yerine oturunca bildiğimiz performanslarını sergileyebildiler. bu durum bir soru işareti olarak kafamızın bir köşesinde dursun.

Baros'un formsuzluğu ve buna rağmen faydalı oyunu sürüyor. kısa sürede kendini toparlayacağını tahmin ediyorum.


son söz Galatasaray seyircisisine; yenilen golden ve atılan ikinci golden sonra başlayan tezahürat onların da bazı şeylerin farkında olduğunu gösteriyor. ama benim gözlerim hala "KONSANTRASYON" pankartını arıyor.

yok artık Usain Bolt!


duyduğumda yerimden sıçradım. gördüğümde gözlerime inanamadım. dünyanın en hızlı adamı rekoru akıl dışı bir noktaya taşıdı. bu rekor eğer kırılabilirse bundan sonra ancak kendisi tarafından kırılabilir. umarım Bolt bir 100 m. rekoru izleme şansını benim çocularımın elinden almamıştır. lütfen sadece önüne bakarak koşma Usain.

bebelere balon


suyun karşı tarafında yine garip şeyler oluyor. dün akşam 'golü olmadan önce bilen adamı' dinlerken zannettim ki Turkcell Süper Ligi'ne Barcelona komple transfer edilmiş. suyun öte yanındaki takıma bir iltifat bir iltifat, aklım başımdan gitti. ardından maç görüntülerini izledim. 3 golün dışıda 1'i ceza sahası dışından, 1'i ceza sahası içinden 2 şut var. gollerin ilki offside, ikincisi kaleci rezaleti, üçücüsü Brezilyalı marifeti. maçın yıldızı yaptığı 2 inanılmaz kurtarışla yine "koca kafa". çok iyi çalıştırıldığı söylenen takmıda topa vurduğu ya da ayağını uzattığı için adele sakatlığı yaşayan oyucular, transfer rekorları kırılarak alınıp kadroya giremeyen top-uzlar var. medya neden hep bir tarafın balonuna üflüyor? bilmiyorum.
dahası iki haftadır suyun öte yanında bazı taraftarlar bilet fiyatlarını protesto ediyor. sebep 55 liralık açık tribün biletleri. ama dün maçta özellikle açık tribünler hınca hınç doluydu. sebep basit. modern gece kondunun yapımının tamamlanmasıyla stadlarında tam bir "kast" sistemi oluşturanlar, futbol müşterilerinin satın alma gücü ve potansiyeli karşısında fiyatları yukarı çekerek futbola aşık olanları tribünlerden uzaklaştırmakta sakınca görmüyorlar. sonradan görme, küçük burjuva müşteri potansiyelleri stadı doldurmaya yetiyor. gelen müşteri futbol sirkinin yaşı geçmiş maymunlarını ya da Brezilyalı akrobatları görmeyi talep ediyor. yerli futbol emekçileri de yuhalanıyor. genç oyuncular ise futbol oynamak yerine UEFA listelerinde formaliteleri yerine getirmek için aranıyor, bulunamıyor. bu organizasyonun bir "spor kulübü" olarak ülkenin toplam sportif kültürüne ne gibi bir katkı yaptığı ise hala tartışılmıyor.

aşağıdakiler ve yukarıdakiler


EPL'de ilk hafta sonunda oluşan puan durumu. görüldüğü gibi tabloda 3 puanlı ve 0 puanlı takımlar var sadece. yani oynanan 10 maçta hiç beraberlik olmamış. yıldızlarını kaybeden EPL acaba rekabetini de mi kaybedecek? genel olarak dünya futbolunun gittiği nokta bu. steril bir futbola doğru yolculuğumuz devam ediyor. oyun büyüsünü kaybediyor. önce futbola yürekten aşık olan gerçek futbol fanatikleri kriminal gerekçeler öne sürülerek tribünlerden uzaklaştırıldı ve onların yerlerine satın alma gücü yüksek futbol müşterilerini yerleştirildi. sonrasında tarihi, toplumsal ve sosyal olaylar örgüsüyle ilmik ilmik işlenmiş takımları para babalarına peşkeş çektildi. şimdi de peşkeş çekilenlerle çekilmeyenlerin iki farklı grup oluşturduğu tekbir ligde "sözde" rekabet ediyorlar. oyunumuza yazık oluyor.