Sayfalar

3 Aralık 2008 Çarşamba

all beauty must die



ilk kez gittiği bir tatil yerinde denize iskeleden balıklama atlayarak girmek gibi benim için tiyatro hakkında yazmak. sonunda kafayı gözü kırmak ihtimali de olsa bir gün yaptıklarımı, izlediklerimi, hissettiklerimi unutup gitme ihtimaline karşı direnebilmek için bu riski alıyorum.

'evlilikte ufak tefek cinayetler' izlediğim son tiyatro oyununun ismi. ilk duyduğum andan itibaren uzaklardan bana gel işareti yapan bir parmak etkisi yarattı bu isim. evlilik ve cinayet. harika bir ikili. oyun atölyesinin bu sezonki iki oyunundan biri. Eric-Emmanuel Schmitt'in yazdığı, Şehsuvar Aktaş'ın çevirdiği ve Kemal Aydoğan'ın yönettiği oyunu, Vahide Gönlüm ve Haluk Bilginer oynuyor. oyuncu performanslarının oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. tek eleştirim Haluk Bilginer'e. aslında bu bir eleştiriden ziyade bir tespit belkide. gördüğüm kadarıyla komedi oynayan oyuncuların arasında, oyunculuğu mizahi bir kavrayışla yapanların sıklıkla düştüğü bir tuzak var. bu oyuncuların hemen tamamı oynadıkları rolün gereği ne olursa olsun tüm rollerinde sahip oldukları mizahi kavrayışı seyirciye geçiriyor ve tamamen dramatik bir role bile kendiliğinden bir mizahi yorum katıyorlar. böylece bir taraftan oynadıkları role kendi imzalarını atarlarken diğer taraftan ister istemez kendilerini tekrarlamış oluyorlar. Haluk Bilginer'in bu oyunda böyle bir tuzağa düştüğünü gördüm. peki ağırlıklı olarak mizahi karakterlere can veren hangi oyuncuda böyle birşey görmedin diye sorarsanız aklıma ilk gelen ismin Şener Şen olduğunu söyleyebilirim. Vahide Gönlüm ise abartıya kaçmadan iyi bir çizgi yakalıyor oyun boyunca. fakat olağanüstü bir şey de beklemeyin.

garip bişey sevmek. sevdiğinin elini tutmak, onu öpmek, onunla sevişmek ise çılgınca. içimizdeki susturulamaz yanlızlık çığlıklarını susturmaya yönelik en akıl dışı eylem ise onunla evlenmek olsa gerek. ihtiraslı, bencil, özgür ruhlarımızı bir başkasına teğellemeye ve bunu kanunen ispatlamaya kalkışmak ya delice bir cesaret ya da toplumsal baskılar karşısında bir yılgınlık gerektirir. 'severek evlenmek' fenomenini bu bakış açısıyla 'seve seve evlenmek' fenomeniyle değiştirmek gerek sanıyorum. zira tüm o severek evlenenler etraflarında tek bir mutlu evlilik görmemişlerken sonunu bildikleri bu maceraya bir şekilde atılırlar. her bürokratik yapı gibi evlilikte bir dizi prosedür gerektirir. Weberce konuşacak olursak bu bir kafestir. sürekli içinden çıkılmak istenen ancak içinde soluk almaya devam ettiğimiz sürece kendini yeniden ve daha kuvvetli bir şekilde üreten bir kafes. Marksça bakacak olursak kapitalizmin araçlarından biridir sadece. kişileri yanlızca birbirlerine değil aynı zamanda sisteme de bağlayan bir yapıdır. onu sürdürmenin koşullarının en başında gelen büyümek ve olgunlaşmaktır. yani heyecanlarını, heveslerini, arzularını terk etmek. artık sadece onun için yaşamak. risklere atılmaktan geri durmak. değişimi değil stabiliteyi talep etmek. böylece uysallaşır en vahşi hayvan. böylece ayak uydurur düzene ve onunla uzlaşır. sonra bir proje olarak çocuk gelir gündeme. çocuk terk ettiğin gençlik heveslerini gerçekleştirebilecek olandır. denenir ama olmaz. çünkü çocuk senden olan başka biridir. yine de evlenir insan çünkü ayın bir de karanlık yüzü vardır görünmeyen. sevgiye, ilgiye, şefkate muhtaç. sevmeye aç. insan korkar. yanlız ölmekten korkar. ve bilirki aslında ölmek bir anlık değil bir ömürlüktür. saniye saniye ölür insan. yavaş yavaş çürür. ve ölürken yanlız olmak istemez. geride bir iz bırakmak ister. arkandan ağlayacak bir eş ya da sana benzeyen bir çocuktan daha derin bir iz olabilir mi? aşağlıktır insan. Zizek şöyle söyler; ölümle yüzleşen ve aslında hiçte sağdık ve sevgi dolu olmayan bir koca son anda karısını arayıp 'seni çok seviyorum hayatım, elveda' der. çünkü az sonra ölecektir ve ardında ne kadar büyük bir acı bırakırsa o denli derin olacaktır dünyada bırakacağı iz. oysa gerçekten seven bir eş ölümle yüzleştiği anda sevdiğini arayıp şöyle demelidir belkide: 'seninle hayatım tam bir cehennem azabıydı, hoşçakal.'

oyun bu tip bir gerilim üzerine kurulu. toplumsal rolünü başarıyla oynayan bir adam, karısına onu sevdiğini pek göstermeden, etrafındaki genç kadınların ilgisini hala çekebiliyor olmak üzerinden kendi ego testini yapmaktadır tekrar tekrar. kadın ise ona karşı duyduğu sevgi ve kıskançlığı arasında her gün biraz daha gerilmektedir. rekabet zamana karşı yapıldığında insana en büyük çaresizliği yaşatamaktadır ve malubiyet kaçınılmazdır. çünkü zaman kadının bedenine sürtünmekte, ondan gençliğini götürürken geride çizikler bırakmaktadır. yer çekimi her gün daha da güçlenmektedir ve sarkan aslında memeleri değil egosudur kadının. ve sessizlik kurdu ilişkiyi yavaş yavaş kemirmektedir. medeni insanlar olarak kendi zaaflarından, akıl dışı rahatsızlıklarından eşlerine bahsedemeyen çift medeni bir dilsizlik yaşamaktadır. bürokratik evlilik oyunu bir yandan devam ederken, hayvani insan doğası çeşitli vahşilikler peşindedir. aşk medeni biçimde yaşanamayacak kadar aşkın bir duygudur ve şiddet onun ayrılmaz bir parçasıdır. travma beyinde değil kalpte etkilidir aslında. oyun beyin travması geçirmiş bir adamla, kalp travması geçiren bir kadını karşı karşıya koyuyor. ve umut vaad ederek sonlanıyor.

peki gerçekten umut var mıdır? Freud, iktidarla ilk defa karşılaşan çocuk için babanın kendisinin değil 'babanın adı'nın yeterli olduğunu söyler. umut değildir aslında bizim de sahip olduğumuz, 'umudun adı'dır. umut varmış gibi yapmadan yaşayamayız. oysa babayı öldürmeden özgürleşmek nasıl mümkün değilse, umudu öldürmeden de yaşamak mümkün değildir. umut yoktur. bu kadar olmadığı için ona bu kadar bağlanırız. umut olmadığı için onu kendimizden başka bir yerde arar ona bağlarız. onunla mutlu olmaya, onunla birlikte yaşamaya, bir olmaya, eş olmaya umut bağlarız. çünkü böylece umudumuzu boşa çıkardığı için ona kızmak kolay olandır. suçlu 'o'dur. insan umut olmadığını bile bile yaşayabilmek ve bunun sorumluluğunu üzerine alıp umudu yaratabilmek için çok güçsüzdür. ya da öyle olduğunu sanar. öyle olmadığını kanıtlamak için 'güzeli öldürmek' gerekir. en güzel anında onu ebedi güzelliğe kavuşturmak ve umudu onda aramak yanılgısına düşmemek için belkide...


("i must love what i destroy and destroy the thing i love")

("she dwells with beauty—beauty that must die")

("yet each man kills the thing he loves")



...

sevdiği bir kadını öldürmüşdü bu adam
ve şimdi buna karşı verecekdi canını.
*
ama gene de herkes sevdiğini öldürür,
bu böylece biline,
kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
kimi de oksayıcı bir söz ile öldürür,
korkak, bir öpücükle,
yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür!

kimi insan aşkını gençliğinde öldürür,
kimi sevgilisini yaşlılığına saklar;
baziları öldürür arzunun elleriyle,
altın'ın elleriyle boğar bazı insanlar:
bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar.

kimi insan az sever, kimisi de cok uzun,
kimileri ask satar, kimileri satın alır;
kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla,
kimilerinde aşka serin kanla kiyılır:
hemen herkes bu tür öldürür sevdiğini,
ama bundan oturu herkes asılmamışdır.

kim gider ölümüne utandırılırcana
kapkara günlerini yaşarken hayatının,
kimsenin idam ipi dolanmamış boynuna,
ne maske örtülmüşdür üstüne suratının,
ve ne de hiçkimsenin ayağının altına
boşluğu serilmişdir döşeme kapağının.
...
Oscar Wilde
(çev. Özdemir Asaf)

Hiç yorum yok: