Sayfalar

28 Temmuz 2009 Salı

adalet dediğin hiçte o kadar adil değilmiş.

Size iki küçük hikaye anlatacağım;

Emekli Org. Hurşit Tolon, Ergenekon soruşturması kapsamında göz altına alınmış ve İstanbul Nöbetçi 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Temmuz 2008 günü saat 02:00 sularında biten sorgulamanın ardından Hurşit Tolon'un tutuklanmasına karar vermişti. Bu kararın ardından Metris Cezaevine gönderilen Tolon, cezaevinde kaldığı süreçte çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle hastaye kaldırılmıştı. 24 Eylül 2008`de Kocaeli Devlet Hastanesine kaldırılan Tolon'a buradaki doktolar yüksek tansiyon ve prostat` teşhisi koymuştu. Daha sonra avukatlarının talebi üzerine Tolon 24 Kasım`da Adli Kurumu`nda, 7 Aralık 2008`de de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nde kontrolden geçirildi. Ancak bu 3 muayeneden de tahliyesini gerektirecek bir rapor çıkmamıştı. Hatta kendisine `Aspirine bile ihtiyacı yok` raporu verilmişti. 23 Ocak 2009'da tekrar sağlık sorunları sebebiyle, bu sefer GATA'ya sevk edilen Tolon'un burada yapılan tetkikleri sonucunda vücudundaki su kaybının sebepleri araştırmak üzere 3 ay boyunca hastanede gözetim altında tutulması yönünde bir karar verilmişti. Tolon bu kararı takip eden süreyi hastanede geçirdiği sırada 6 Şubat 2009 tarhinde "yaş ve sağlık sorunları" sebebiyle 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edilmişti. GATA'nın verdiği rapora göre 7 aydır ceza evinde bulunan Tolon'un sağlık durumu bozulmuş ve hipertansiyon hiperlidemi ve aşırı kilo kaybı rahatsızlıkları ortaya çıkmıştı.


Bu tarihten sonra yurt dışına çıkma yasağı getirilen Tolon evinde istirahate çekilmiş ve tutuksuz yargılanmasına devam edilmişti. Ancak, "ağır" hasta olan Tolon, vefat eden devre arkadaşları emekli Tümgeneral Kadri Özer'in 23 Temmuz 2009 ve Kara Kuvvetleri eski komutanı Kemal Yamak'ın 28 Temmuz 2009 tarihli cenaze törenlerine Kocatepe Camii’nde katılmış, tören süresince ayakta durmuş ve hatta cenaze namazı bile kılmıştı. Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre bu tarihlerde Ankara'da hava sıcaklığı gölgede 30 santigrat derecenin üzerindeydi ve hipertansiyon, aşırı su ve kilo kaybı rahatsızlıkları bulunan Tolon bu koşullarda saatlerce ayakta durabilecek kadar sağlıklıydı.

İkinci hikayem ise tamen farklı. 1995 yılında yasadışı örgüt üyesi olmak ve eylemlere katılmak gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 34 yıl hapis cezasına çarptırılan Güler Zere bir süre Malatya Cezaevi'nde yattı, daha sonra Elbistan Cezaevi'ne, buradan da Adana'nın Karataş ilçesinde bulunan cezaevine sevkedildi. Cezaevindeki 14. yılında damak kanserine yakalandı. Damağının yarısı kulağına kadar alınan 37 yaşındaki Zere cezaevi koşullarında hastalığıyla mücadele ediyor.

Zere için bugüne kadar birbirinden farklı beş sağlık kuruluşu rapor hazırladı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı “Boynundaki tümör nedeniyle yeniden ameliyat olması ve radyoterapi alması gerekir” dedi. Adana Tabip Odası raporunda “Tam iyileşme şansının çok düşük olduğu, hastanın bulunduğu ortamın hastalığın tedavisini ileri derecede zorlaştırdığı kanaatine varılmıştır” dedi. Ç.Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı raporu “Şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu, cezaevi koşullarında bakım ve tedavinin sağlıklı olarak yerine getirilmesinin mümkün olmayacağı, iyileşinceye kadar hapis cezasının infazının ertelenmesinin uygun olacağını” söyledi. İstanbul Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesi ise, mahkûm Güler Zere için “İleri düzeyde kanser hastası ama hastane koğuşunda kalabilir” raporu verdi. "Tartışmalı" Adli Tıp Kurumunun bu raporu üzerine ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kendi yetkisi dahilinde olan tahliye kararını Zere'ye çok görüp onun ölümüne seyirci kalmayı tercih etti.


Güler ölüyor. Muhtemelen hastalığı bu aşamadan sonra tahliye edilse de tedavi edilemeyecek. Güler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesi morgunun yanındaki küçük bir odada tek başına ölüyor. Yakınları onunla haftada bir defa 15 dakika süreyle görüşebiliyor. Babası Haydar Zere kendisiyle görüşebilmek için önce Adana Savcılığı'ndan izin almalı, izin belgesi yetmiyor tabi bir de doktorundan izin almalı bu nedenle önce hastanenin adli vaka servisine, sonra yazı işlerine sonra doktorunu bulabilirse doktoru imzalatmalı izin belgesini bütün imzalar tamsa gardiyanların nezaretinde on beş dakika görüşme yapılabiliyor. Avukatı da aynı işlemlerle kendisiyle görüşebiliyor. Babası adli koğuşun az ötesinde geceli gündüzlü kızını bekliyor ve çıkıncaya kadar buradayım diyor.



Hurşit'ine böyle davranan adalet, Güler'ini neden tek başına ölmeye mahkum ediyor?
Hurşit'ini kollayan GATA, Güler'ini neden muayne etmiyor.
Hurşit insan da Güler değil mi?
Birşey yapmanızı rica ediyorum.
Eğer yüreğiniz yeterse önce Hurşit'in gözlerinin içine bakın fotograftan da olsa.
Sonra da Güler'inkine bakmaya çalışın.
Ben Güler'in içleri gülen gözlerine bakamıyorum.
Sanırım adalette bakamıyordur.
Ama doğru onun gözleri zaten bağlı değilmiydi...
Peki ya sizin?

16 Temmuz 2009 Perşembe

modern çağda inthar

fena halde sıkılmaya başladım bu işten. saygın bir tarhçi olan Herkül Milas geçen hafta Zaman'a yazdığı yazısında bugüne kadar üniter devlet konusuyla çok ilgilenmediğini hatta bunun ateşli savunucularına şüpheyle yaklaştığın söylüyor haklı olarak. (http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=866755). ancak hocamın pek de haklı olmadığı durum bu tespitinden hemen sonra yazdıklarıyla başlıyor. Askeri/sivil hukuk tartışmalarından sonra fikir değiştirdiğini ve toplumasal ayrıcalıklarından herkesin birlikte feragat etmesi için tek hukuk ve bunun tesis edilebilmesi için tek devlet anlayışının benimsenmesi gerektiği düşünmeye başladığını söylüyor. ayrıcalıkların ortadan kaldırılması ve eşitliğin sağlanması konusunda hem fikiriz. ancak bütün bunların mümkün olması için üniter yani tek devlet yapısının benimsenmesi zorunluluğu da nerden çıkıyor anlayamıyorum. öyle sanıyorum ki, eğer insan nesli yok olmaz da bir kaç bin sene daha yaşamaya devam ederse, evrimin temel prensiplerinden biri olan kullanılmayan organ/yetenek körelir ve yok olur ilkesi doğrultusunda bireysel karar alma, etik duruş, akılcı hareket etme gibi bizi münferit şahıslar (individual) yapan özelliklerimizi tamamen kaybedeceğiz.


J.J.Rousseau toplumsal sözleşmeden bahsettiği ilk gün mevzunun bu noktalara geleceğini hiç düşünmemiştir sanrım. ancak devletin toplumsal hayatımızda kapladığı alan öylesine büyüdü ki, hergün bir önceki güne kıyasla daha az müstakil bir hayat yaşar olduk.

hayata dair böyle bir sıkıntı yaşanırken, benzer şekilde ölümele ilgili olarak da bu sıkıntının devam etmesi dehşet verici. devlet, yaşantımızın dibine kadar soktuğu burnunu mevzubahis ölüm olunca bare çeksin diye bekleriyorsanız daha çok bekleyeceksiniz gibi gözüküyor. dün bir gazete haberide gördüğüm İngiliz çiftin yakalandıkları ölümcül hastalıklar sebebiyle İsviçre'de bir merkezde kedi insiyatifleriyle kendi hayatlarına son verme kararları İngiliz hükümetince soruşturmaya tabi tutulacakmış. (http://www.milliyet.com.tr/Yasam/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=5&ArticleID=1117637&Date=15.07.2009&b=Unlu%20orkestra%20sefi%20%20ve%20karisi%20birlikte%20otanazi%20yaptirdi). ilk bakışta umut verici bir gelişme gibi gözüktü bana bu haber. ötenazi hakkı bile henüz dünyada geniş olarak kabul görmemişken birilerinin kendi hayatları üzerine karar alabilme yetisini bir merkeze baş vurarak sağlık sebepleriyle hayatına son verdirebilme noktasına vardırabilmesi insanlık durumunun devamı açısından önemli gözüktü bana. ancak bugün Nuray Mert'in yazısını okuduktan sonra gözden kaçırdığım birşey olduğunu fakettim. (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=945267&Yazar=NURAY). bu çift her ne kadar ölüm kararlarını kendileri almış da olsalar kendi göbeklerini kesememişler ve bu iş için muayyen bir bedel ödenen ve bu konda "uzman" olan bir kuruma başvurmuşlar. ölümlerinin ardından ise bürokrasi yakalarını bırakmamış ve onları soruşturma konusu yapmış.

aslında tek başına bu örnek bile münferit şahıs olabilme yetimizin körelmeye ve yok olmaya başladığını göstermeye yetiyor. yaşamına son vermek konusunda böylesi kuvvetli bir iradeyi ortaya koyabilmiş bireylerin, bunun icrası konusunda aynı dirayeti gösteremeyerek işin "uzmanına" başvuruyorlar. intihar kurumunun geçirdiği evrimin bu çarpıcı göstergesi, değil yaşamak ölmek konusunda bile hayatlarımızı bu kadar ele geçiren devlet ve bürokrasi konusunda nasıl radikal önlemeler almamız gerektiği hakkında çalan alarmı artık duymamızı gerektiriyor.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Salvador Dali

gecikmiş bir yazı bu. yaşlaşık 8 ay gecikmiş bir yazı. hayatımın 5 ayını gasp edenler beni orada zorla alıkoymadan önce yazılmaya başlanmış ancak sürgün gününden önce bitirilememiş ve blog arşivinde taslak notuyla saklanmış eski bir yazı. bir Salvador Dali yazısı aslıda. sergisini gezmeden önce başlattığım onu anlama çabamın, sergiyi gezdikten sonra yaşadığım hayal kırklığının ve her an yaşadığım kendimi ve dünyayı anlama çabasının yazısı.

bu güne kısmetmiş...

türkiye'de, ilk karasal özel televizyon yayınının başladığı 1992'ye kadar 198o'ler boyunca klasik bir küçük burjuva ailenin pazar sabahı şöyle yaşanırdı. anne, babadan önce uyanan çocuklar hemen televizyon karşısına geçer ve büyülenmişçesine voltran izlemeye koyulurlardı.



ardından anne, babanın kalkışı ve kahvaltının yenmesi harika bir western filmine denk gelirdi.


trt 1'de ardı ardına yayınlanan bu iki programın ardından yapılacak üçüncü şey bakımından aileler ikiye ayrılırdı. bunların ilkinde anne, baba ellerine pazar gazetelerini alır ve türk kahvesi eşliğinde bunları okumaya koyulurlardı. bu sırada çocuklar kendilerine oynayacak başka birşey bulmuş olurlardı.
diğer tip ailede ise kanal değiştirilir ve trt 2'deki klasik müzik konserleri hep birlikte izlenirdi.

hemen ardından ise bir başka klasik olan "bir kelime bir işlem" ülkedeki hemen her evde büyük beğeni ile takip edilir ve interaktif bir şekilde programa eşlik edilirdi.


yukarıda anlatılan, bugün yaşları 40 ile 25 arasında olan bir neslin çok tanıdık olduğu bir ritüeldir ve onların hayatları üzerinde bu ritüelin önemli izlerini bulmak mümkündür. pek çok küçük ayrıntı farklı ailelerde pek çok değişikliklerle yaşanmış olsa da bu anlatımı yaşamadığını iddia edecek kişi sayısı sanırım oldukça azdır. tüm bu küçük farklılıkları bir yana bırakıp bana göre esas itibariyle iki tip aile arasındaki farkı açıkça ortaya koyan klasik müzik konseri izleme noktasına odaklanmak istiyorum. hemen söyleyeyim ben konser izleyen bir ailede büyümedim. ancak konser izleyerek büyüdüğünü bildiğim eski bir arkadaşım bana vaktiyle bu konserleri tamamen babasının zoruyla izlediğini ve bu sırada aslında çok da sıkıldığını söylemişti. konser izleyen ailelerin hemen tamamının çocukları için durumun böyle olduğunu tahmin ediyorum. ancak adeta küçük yaşta piyano dersi almaya başlayan bir çocuğun eline yanlış nota bastığı zaman ince sopasıyla vuran Fransız hoca gibi, babası tarafından kalasik müzik dinlemeye zorlanan çocuklar da önce çocukça bir öfke duydukları bu müziği farkında bile olmadan sevmeye, onu beyninin kıvrımlarına yerleştirmeye başlamıştır. nefretin kardeşi sevgiye geçişlerini hayatlarının ilerleyen dönemlerinde farkında bile olmadan gerçekleştirmişlerdir.
lisedeki müzik öğretmenimin bir sözü halen kulaklarımda çınlar. "ben kişinin kültürlü olup olmadığını anlamak için annanesine bakarım" derdi kedisi. gençken bu ifade üzerinde fazlaca düşünmeden bu düstura hayran olmuştum. sonrasında buradaki seçkinci tondan rahatsız da olsam en azından batının sanatını (yüksek sanat da denebilir belki ancak ben bu tabiri kullanmayı tercih etmiyorum zira hangi sanatın daha "yüksek" olduğunu belirlemenin kimsenin haddi olmadığını düşünüyorum) anlayabilmek için kültürel bir birikim sahibi olmak gerektiğini ve bu birikimin bir aile mirası olarak nesilden nesile aktarıldığı gerçeğini yadsımam sanırım mümkün değil.
annanesini hiç tanımayan, babanesinden ise ancak Anadolu külürüne dair bir mirası çok kısıtlı bir süre içinde almaya çalışan benim gibi biri için batının kültürünü dahası batı için bile uçuk sayılabilecek bir deli dahi olan Salvador Dali'yi anlamak hiç kolay değil elbette. bundan 3 yıl önce Picasso sergisinde büyülenmem, sergiyi bir tam gün boyunca gezip belki birkaç ay etkisinden çıkamamam Dali sergisine dair beklentilerimi gereğinden fazla büyütmüştü. öncelikle Dali sergisinin Picasso sergisiye kıyaslanamayacak derecede zayıf olduğunu söyleyebilirim. eserlerin sayısı yetersiz ve serginin kürasyonu (curation) kötüydü. (son cümleyi yazarken ben kim oluyorum da böyle bir yargıya varabiliyorum diye düşünmekten kendimi alamıyorum ancak serginin bende bıraktığı izlenim tamamen böyle). buna rağmen karşıma çıkan bu garip adamı ve onun sanatını anlama çabası benim için heyecan vericiydi.


Dali'yi sevmek ve ondan nefret etmek sürekli kol kola giden iki duygu benim için. onun bir Katalan olmasının başlangıçta yarattığı sempatinin "Franco"cu olduğunu anladığımda yerini bıraktığı nefret bunun en açık göstergesi.


"Franco"cu bir Katalan olmak bile başlı başına gerçeküstü (sürreal) bir insani durum gibi geldi bana. benimsediği bir görüşü/duruşu insani var oluşunda taşıyan kişilerin benim gibi bir sonradan olma/melez için hayranlık vesilesi olduğunu söylemem lazım. ama kendi halkının Franco ve onun faşizmi karşısında verdiği destansı mücadeleyi ve bugün Camp Nou'ya astıkları " catalonia is not spain" (katalonya ispanya değildir) pankartını düşününce "bir burjuvanın yaptığı hiçbir şey doğru olamaz" sözü aklıma geliyor. evet Dali bir burjuva ailesinin şımarık küçük oğludur aslında.

bu küçük şımarık Francocu Katalan tam bir imge toplayıcısıdır. Kapadokya benzeri doğal kaya oluşumlarının olduğu bir Katalan yarımadası olan Cadaques'de geçen çocukluğu boyunca Dali bu garip kaya imgelerini zihninde biriktirmiş ve onlardan özellikle birini (büyük mastürbasyoncu) kendisine fetiş nesnesi haline getirmiştir. yani Dali'nin sanat yolculuğu aslında basit çocukluk hayalleriyle başlamış. gençlik yıllarını ise cinsel heyecanını kendisine cinselliği yasaklayarak onu yaratıcı gücüne kanalize ederek geçirmiş. tüm hayatı gerçek bir entellektüel sanat çevresi içinde sürmüş. sanırım bugüne kadar Kapadokya'da yaşamanın hiçbir Anadolu çocuğu üzerine Dali üzerinde oluşan etkiyi yapmamış olması bu entellektüel ortamın bu coğrafyada bir türlü yeşerememesiyle açıklayabiliriz. 5 aylık zorunlu kölelik tecrübemin bana öğrettiği şeylerden biri de bu görüşü destekliyor; entellektüel uyarım olmaksızın entellektüel ilginin yaşaması mümkün değil.



Dali'nin özellikle üzerinde durduğu şeyler din, cinsellik ve bilim. bu üçlüyü hıristiyanlık, psikanaliz ve atom fiziği gibi kurabileceğimiz gibi İsa, Freud ve Einstein olarak da kurabiliriz sanırım. bütünlüklü bir din, cinsellik ve bilim görüşünün hakim olduğu dünya düzeninin ve bunun temsil edildiği klasik sanat anlayışının, tarihsel evrimleri sonucunda sorgulanmaya, parçalanmaya ve bağlamından koparılmaya başladığı bir dönemde, bu imge toplayıcısı zihnindeki milyonlarca formu eserlerine adeta serpiştirmiş hatta yer yer gömmüş/gizlemiştir. bu onu bir nevi iconoclast (ikona kırıcı) ya da yapı sökümcü haline getirmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası modern dünyasının modern sonrası öncü düşünce akımı post-modernizmin kurucu babalarından biri ve erken temsilcisidir belkide.


Politik yönelimini bu bağlamda ele aldığımda karmaşık ancak olası bir açıklama getirebiliyorum. Savaş sonrası bolluk dünyası Amerika'yı ve onun yeni düzenini keşfi, klasik sosyalizmin bütünlüklü yapısını içine sığdıramadığı yeni çok parçalı ve otonom düşünce sistemi onun küçük burjuva konformizmi ile buluşunca ortaya şaşkın bir anarşist çıkıyor aslında. öylesine şaşkın ki adeta bir neo-liberal hatta faşist. boş tualleri imzalayıp satabilecek bir neo-kapitalist. tarihin cilvesi dedikleri bu olsa gerek.

onun bir öncü, bir ulak olduğunu söyemek abartılı olmayacak sanırım. günümüzde maruz kaldığımız imge bombardımanı onun eserlerinde tüm çıplaklığıyla belki de ilk kez kendini gösteriyor. bu bombardıman içinde takıntılı biçimde tekrar eden fetiş ögeleri kitleler tarafından anlaşılamayacak bir bireysellik içeriyor. özgür düşünce ve imgelemin Dali'nin sanatında ulaştığı nokta doğrudan bir mesaj vermeyen ancak zihin gıdıklayarak yaratıcılığı ve düşünsel faaliyeti kışkırtan sonsuz bir yorum sahası açıyor. bilimsel şüpheciliğin teknik bilimlerde ulaştığı nokta eşgüdümlü olarak Dali'nin sanatında paranoyaklığa ulaşmış ve gerçeküstü bir düş dünyasının kapılarını açmış.
işte bu kapıdan girmeye çalışan benim gibi bir cahil kendisini büyük bir şaşkınlık ve panik içinde buldu. bir yandan tüm kültürel yetersizliğine rağmen anlamaya çalışan, diğer yandan karşılaştığı şeyin karmaşası içinde kaybolan, sırtındaki modernist mirastan kurtulamaması sebebiyle şeyleri bir düzen dahilinde yerine oturtmaya çalışan ve mümkün olmadığını görünce başarısızlığı karşısında hüzne boğulan ancak çocuksu büyülenme kapasitesi sayesinde estetik hazza sarılan birinin denyimi oldu benim için Salvador Dali.

7 Temmuz 2009 Salı

tarih ve tekerrür



zor günlerden sonra Akdeniz sularında geçen 2 hafta sanırım hak edilmiş bir keyifti benim için. ancak sahilde hatim edilen gazeteler ve karşılaşılan manzara ne benim ne de bu ülkenin insanı için hak edilmiş olamazdı. yazgısı bir türlü değişmeyen bu ülke için günü anlamaya faydalı 2 sene önce yazılmış bir feveranla tatil dönüşü açılışı yapalım dedim.
ne güzel demiş Goethe; "geçmişi anlamayanlar, onu yeniden yaşamaya mahkum olurlar."
08.06.2007
KORKUNÇ!



TSK iki ayda ikinci bir e-bildiri ile yine siyaset sahnesinin odağına oturdu. Sanırım, yeni Genelkurmay Başkanı'yla birlikte çizgisindeki radikal değişikliği kolaylıkla görebileceğimiz TSK daha uzun yıllar siyaset sahnesindeki "aktif" rolünü bırakmaya yanaşmayacak ve bir önceki Genelkurmay Başkanının görece demokratik tutumunu mumla aramaya devam edeceğiz.



Henüz göreve gelmeden önce yaptığı açıklama ile geleceğe dair sinyalleri vermeye başlamıştı Büyükanıt Paşa. Şemdinli'de, Umut Kitapevi'nin karanlık güçler tarafından bombalanması ve Şemdinli halkının bombacıyı yakalaması, hiç hesapta olmayan bir tablo çıkarmıştı birilerinin karşısına. Bombacılar, TSK mensubu astsubaylardı ve arabalarının içinde otomatik silahlar ve bombalar bulunmuştu. Müstakbel Genelkurmay Başkanımız ise, o günlerde, bombacıları iyi tanıdığını, böyle bir şey yapmayacak "iyi çocuklar" olduklarını duyuruyordu Türkiye halkına. Davayla ilgili görevini yapan savcının iddianamesi mahkeme tarafından kabul edildi ve astsubaylar 39 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. İşledikleri suç terör suçları kapsamında işlem gördü. Sonrasında her şey bir anda tepekatlak oldu. İddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısının görevine son verildi. Mahkeme kararları temyiz edildi ve terör suçları kapsamından çıkarıldı. Mahkeme aldığı inanılmaz kararda, Silahlı Kuvvetler mensuplarının terör suçu işleyebileceğini düşünmenin dahi akıl almaz bir densizlik olduğunu ve böyle bir şeyin asla söz konusu olamayacağını açıkladı. Bizlerde, tüm Türkiye halkı olarak herhangi bir askerin suç işleme olasılığını aklımızın köşesinden bile geçirmememiz gerektiğini hatırlamış olduk. Fakat bu uyarının hatırladığımız başka şeyleri bize unutturmaya yeteceğinden emin değilim. Örneğin, 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Askeri Cezaevinde tutulan işkence günlüklerini unutabilmemiz için belki bize de elektrik vermeleri gerekecektir.

Yeni Genelkurmay başkanının övgüye değer faaliyetlerini ilk olarak Nisan 2007 sayısında Nokta dergisi, TSK'nın gizli "andıç"ını yayınlayarak duyurdu. Bu andıçta, TSK'nın Türkiye basını hakkındaki "fikir"lerini gördük hep birlikte. Bunlar öyle fikirlerdi ki, bazı önemli bilim insanları, bazı önemli gazeteciler, ana akım medyadan bile bazı önemli gazete ve tv kanalları sakıncalı ilan ediliyor ve haklarında en keskin hükümler veriliyordu. Haber alma, haber verme, haber kaynağını gizlemeden tutun da düşünce özgürlüğüne kadar gidecek bir dizi demokratik hakkı bu "andıç"ın ruhu ayaklar altına alıyordu. Keşke bununla kalsaydı. Ardından jandarma zoruyla Nokta dergisini işgal eden, yetkililerini göz altına alan ve gazeteciliğin evrensel değerlerinin hemen hepsini çiğneyen Silahlı Kuvvetler, aba altından silah gösterdiği için midir bilinmez bu demokrasi katliamı Türkiye basınında kendine anlamı bir yer bulamadı. Nasıl bulabilirdi ki zaten. Bugün Nokta'nın başına gelenlerin yarın onların başına gelmeyeceğinin garantisini kim verebilirdi.

Jandarma baskınından bir gün önce çok sevgili Genelkurmay Başkanımız bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantı dünyanın her yerinden gelen büyük tepkilerin gölgesinde düzenlenmişti. Fakat Paşanın duruşu bir taraftan uluslararası kamuoyuna biz dimdik ayaktayız ve rejimimizin bekçisiyiz mesajı verirken diğer taraftan tüm dünya tarafından Türkiye'nin demokratikleşme yalanının ortaya çıktığı gün olarak tarihe geçirildi. Bununla da kalmadı, Genelkurmay başkanı 12 Nisan tarihli basın toplantısında Şemdinli olayının TSK'ya yapılmış bir saldırı olduğunu belirterek "dünyada örneği olmayan bir hukuk cinayeti işlenmiştir" ifadelerini kullandı. Halen Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 2007/2839 esas sayılı dosyasıyla hukuki takibi devam eden bir davayla ilgili böyle bir ifade kullanmak TCK'nın 288. maddesine göre anayasal bir suçtur. Bu maddeye göre "bir olayla ilgili başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi cezalandırılır". Paşamızın sözleri, mevkii ve kişiliği göz önünde bulundurulduğunda bu suçu işlediği açıktır. Nitekim, Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu tarafından, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Ancak Şemdinli savcısının görevine son veren ve mahkeme kararlarını bozan karanlık güçlerin bu duyuru karşısında takınacakları tavır sürpriz olmayacaktır.

Ardından çıkartılan Cumhurbaşkanlığı krizinde TSK siyasete en radikal biçimde yine dahil olmuş ve demokrasinize bir "balans ayarı" daha çekmiştir. Milliyetçi faşist reflekslerin tetiklendiği büyük mitinglerin organizasyonunda emekli paşaları tarafından yönetilen ADK gibi sivil toplum örgütlerini kullanan silahlı kuvvetler, gölge oyunları tarihine altın bir sayfa daha eklemiştir. Toplumu biz ve diğerleri ekseninde bölen bu organize kitle hareketleri, ilerleyen günlerde tarafların radikalleşmesini, Malatya'da boğaz kesmeyi, Yozgat'ta ev kundaklamayı, Ankara'da çarşıda bomba patlatmayı beraberinde getiren tepki ve karşı tepkileri doğurmuştur. Hükümetin açık muhalefetine karşı Güneydoğuya askeri yığınak yapan ve sınır ötesi operasyon sinyalleri veren TSK, sonunda 7 Haziran itibariyle bölgede gayrı resmi olağanüstü hali ilan etmiş, uçuşa yasak bir hat oluşturduğunu açıklamıştır. Bu karar bir nevi iç savaş ilanı olarak nitelendirilebilir. Cumhuriyet tarihi boyunca 25 kere denenen şiddet kullanarak çözüm yoluna 26. sefer de kimseden izin almadan başvurmaya karar vermiş gibi gözükmektedir silahlı kuvvetlerimiz. Bizim ödediğimiz vergilerle, her şeyden önemlisi bizim kardeşlerimizin kanlarıyla finanse edilen, hiçbir şeyi çözmeyeceği hepimizce bilinen bu harekatları sürdürme iradesini hangi demokratik teamüle dayandırarak kullandığını sormayacak mıyız hiçbirimiz saygıdeğer ordumuza.

8 Haziran itibariyle Genelkurmay Başkanlığı sitesinden yapılan yeni açıklamada, Paşamızın müneccimliğine atfen 1. maddede şu ifadelere yer veriliyor; "1. Sayın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, 12 Nisan 2007 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında, terörün Mayıs 2007 tarihinden itibaren tırmanacağını, kamuoyuna açık bir şekilde açıklamıştır. Son günlerde ortaya çıkan terör olayları, bu açıklamaların gerçekçi olduğunu göstermiştir." Sayın Paşamızı bu engin vizyonu sebebiyle kutluyor ve şunu soruyorum, başlayacağını en başından bildiğiniz bu tırmanışa neden engel olmadınız. Ayrıca belirtmek gerekir ki yukarıda anlatılan anti-demokratik uygulamaların toplumsal rahatsızlıkları derinleştireceği, yaz mevsimin gelmesinin bölgedeki yasa dışı faaliyetleri arttıracağı zaten malumun ilanıdır. Bu noktada Paşanın söz konusu öngörüsünde bulunmak için Paşa olmak gerekmediğini söyleyebiliriz. "Terörist" kuvvetlere karşı operasyonel üstünlüğünden şüphe etmediğimiz silahlı kuvvetlerimiz neden bu tırmanışa engel olamamıştır. Yoksa "terör"le ya da daha doğru bir söyleyişle toplumsal rahatsızlıklarla mücadele etmenin yolu kuvvet kullanmak değilmidir. Bu sorunun çözümü, bildirinin 2. maddesinde; " 2. Bu terör eylemleri, aynı zamanda bölücü ve ırkçı terör örgütünün gerçek niyetlerini de çok açık bir şekilde ortaya koymuştur." görüşünde belirttiği gibi "terör örgütünün gerçek niyetlerini" TSK'nın tespitinden başka bir noktada aramayı gerektirmiyor mu. Farklılıkları sisteme dahil etmek, onları dışlayıp radikalleştirmemek daha etkili bir çözüm olmaz mıydı. Temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve genişletilmesi, bildirinin 3. maddesinde ifade edilen;" 3. Her fırsatta, yurt içinde ve yurt dışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların, bu olayların gerçek yüzlerini görme zamanı artık gelmiştir." şeklindeki paranoyakça yaklaşımdan başka bir yaklaşım geliştirme gerekliliğine işaret etmiyor mu.

Bildirinin 4, 5 ve 6. maddelerinde TSK'nın sarsılmaz iradesi vurgulanırken, şer ekseni tamamen belirsiz bir şekilde yeniden tanımlanmakta, dolaylı ve doğrudan destek verenler ifadesiyle hemen herkes hedef gösterilmektedir. Bu maddelerde muğlaklaştırılan güvenlik tehdidinin altı ihtiyaca binaen ileride birilerinin keyfince doldurulacaktır. Zaten güvenlik ve tehdit fenomenlerini bu denli kullanışlı yapan da bu belirsizlik ve keyfe kederlik değil midir.

"4. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal ve üniter yapısının, çağ dışı bir yapı olduğunu düşünen bir yaklaşım ile karşı karşıyadır.Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır. 5. Ortaya çıkan ve giderek artan terör eylemlerinin, bu tür düşüncelerin ve bunları dolaylı ve doğrudan destekleyenlerin çarpık düşüncelerini çok açık bir göstergesi olduğu şüphesizdir. 6. Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadele konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahiptir ve bu tür saldırılara gereken cevabı vereceği tartışılmaz bir gerçektir."

Bildirinin 7. ve son maddesiyle ilgili söyleyebileceğim tek şey ise bunun "korkunç" ve "yüz karası" olduğudur.

"7. Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir. "

Yüce Türk milletinin karşı koyma refleksi, Trabzon'da rahip, İstanbul'da aydın, Yozgat'ta meczup, Malatya'da misyoner cinayetlerine sebep olmuşken bu çağrının kimlerin canına mal olacağını ve bu canların sorumluluğunu kimlerin üstleneceğini çok merak ediyorum.