Sayfalar

28 Mart 2010 Pazar

27. hafta Galatasaray vs. Fenerbahçe

Futbolun mantığı yok, Franco'su var!

mantık oyunları


Maç Kadıköy'de oynanmayacağına göre futboldan konuşabiliriz. Her ne kadar derbilerin skorları önceden tahminde bulunmaya çalışanları genellikle ters köşeye yatırsa da futbolun mantığının içinde kalmaya çalışarak bu akşam oynanacak maça ilişkin görüşlerim şöyle;

Her iki takım da sezon başından beri korudukları saha içi yerleşimlerinden taviz vermeyeceklerdir. Bundan emin olmamızı sağlayan şey iki takımın başında da sistem teknik direktörlerinin bulunması. Galatasaray oyuna 4-3-3, Fenerbahçe ise 4-4-1-1 dizilişiyle başlayacaktır. Fenerbahçe'nin başındaki Daum Türkiye'yi çok iyi tanıyan düşük profilli bir koç. Takımını ülke şartlarına göre örgütleyen ancak Türkiye'deki muadillerinden farklı olarak maç maç değişikliğe gitmeyen, sistemine sağdık kalan bir hoca. Galatasaray'ın başındaki Frank ise çok yüksek profilli fakat Türkiye'deki futbol gerçeğini rakip hoca kadar iyi bilmeyen birisi. İlk maçta -futbol dışı faktörleri bir yana bırakırsak- skorun Fenerbahçe lehine gelişmesinin en önemli sebebi iki hoca arasındaki bu temel farktı. Sahaya futbol oynatmamak için çıkan taraf olan Daum'un takımı önce Galatasaray'ı futbol oyun kurallarının müsade ettiği sınırları zorlayan bir sertlikle durdurdu, sonrasında ise rakibinin yaptığı hatalardan yararlanarak sonuca gitti. Bu, kadro kalitesi olarak karşısındaki takımdan daha düşük olan her Türkiye takımının uyguladığı bir oyun taktiğidir. Öyleki, bu oyun Türkiye liginin futbol karakteristiği olarak son yıllarda iyice yerleşmiştir.

Frank'ın takımı bu sistemi çok iyi uygulayan bir takımla ilk defa birinci devredeki Fenerbahçe maçında karşılaşmış ve çok ciddi biçimde bocalamıştı. Bu maçla birlikte bu sezon Galatasaray'ın puan kaybettiği maçları incelediğimizde benzer sistemlerle oynayan takımlar karşısında başarısız oldunduğunu görüyoruz. Bu sezon toplam 10 maçta puan kaybeden Galatasaray; Ankaragücü, Bursa ve Trabzon deplasmanlarında kötü oynayarak kaybetti. Uzun bir sezon boyunca 3 önemli deplasmanda kötü oynayarak kaybetmek doğal karşılanabilir. Fakat diğer 7 maça baktığımızda 4 önemli deplasman olan Fenrebahçe, Beşiktaş, Kayserispor ve Eskişehirspor deplasmanlarında benzer oyun karakterine sahip takımlar karşısında iyi oyuna rağmen uğranan puan kayıplarını görüyoruz. Buna daha düşük kalibreli (İBB, Eskişehir, Manisa) ancak benzer şekilde boş alan bırakmayan, sert takımlar karşısında Ali Sami Yen'de uğranan 3 puan kaybını daha eklediğimizde tablo netleşiyor. Frank'ın takımı futbol adına iyi şeyler yapmaya çalışan fakat bunları henüz mükemmelleştiremeyen bir takım olarak göze çarpıyor. Kadro yapısı sert takımlara karşı sertlikle cevap vermeye müsait değil. Dahası Frank'ın planı da bu değil. O karşısındaki takım kim olursa olsun oyunun insiyatifini eline alan ve rakibin baskısını bol pasla geçmeyi amaçlayan bir hoca. Belki herkes bu örnekten sıkıldı ama gerçekten de onun aklındaki futbolun bugün Barcelona'nın oynadığı oyun olduğunu hatırlatmak gerek. Fakat açık olan bişey var ki, Galatasaray bugünkü kadro yapısıyla bu oyunu oynamaya tam olarak müsait bir takım değil. Öncelikle baskı karşısında top kullanma becerisi çok düşük bir defans ve ortasaha göbeği olan takım onun beklentilerini karşılayamıyor. Devre arasında Neill'in gelmesi durumu biraz toparlamış olsa da ona destek verecek en az 1 oyuncunun daha çıkması gerekiyor. Bu desteği vermesi en muhtemel adam olan M.Topal'ın formsuzluğu işleri çok zorlaştırıyor. Buna ek olarak bireysel kahramanlığı öne çıkarma peşinde koşan Türkiyeli, Afrikalı ve Güney Amerikalı futbolculara böylesine kollektif bir bilinci yerleştirmek gerçekten de hiç kolay değil. Olaya bu açıdan baktığımızda Kewell ve Baros'un eksikliği sadece iyi birer oyuncunun eksikliği olamaktan çok öte bu kollaktif zekanın eksikliği anlamına geliyor.

Fenerbahçe ise başkanının ve Daum'un 3 Türkiye şampiyonluğu hedefi doğrultusunda kurulmuş düşük tempolu fakat becerikli Güney Amerikalılarla mücadele gücü yüksek Türkiyelilerden oluşmuş bir takım. Sağlam ve sert defans göbeğini aynı şekilde sağlam ve sert ortasaha göbeğiyle tamamlayan takımın savunma yönünde güven veren bir havası olmasına rağmen bu sezon yedikleri gol sayısı Galatasaray'ınki ile eşit (27). Hücumda ise son 10 sezonda olduğu gibi Alex'in eline bakan bir takım görüntüsü hakim. Alex'le birlikte çok eleştirilen Guiza takımın skor yükünü 9'ar gol atarak omuzlamış durumdalar. Kanatlarından gerek hücum gerekse savunma yönünde beklediği katkıyı alamayan takımı omurgasını oluşturan defans, ortasaha ve hücum ikilileri sürüklüyor demek abartılı olmayacaktır. Lugano-Bilica, Emre-Christian, Alex-Guiza ikililerinden alınacak maksimum verimi kenarlarda oynayan çeşitli oyuncularla destekleyen Fenerbahçe alan daraltan, sert, gerçekçi bir Türkiye takımı. Ancak devre arasında gönderilen Roberto Carlos ve Colin Richards ile birlikte iyice daralan rotasyon takımın en büyük sorunu gibi gözüküyor.

Gelelim bu akşam sahaya çıkacak kadrolara;



Yukarıdaki kadrolar an itibariyle kesinleşmiş gibi gözüktüğünden yazının bundan sonrasına bu kadrolar üzerinden devam edeceğim.


Konuk takımla başlayacak olursak defans 4'lüsünün ve kalecisinin ideal oyunculardan oluşması bir deplasman takımı için güven verici gözüküyor. Takımın hemen tüm skor yükünü üstlenmiş Alex ve Guiza'nın da yerlerini alacak olduğunu görüyoruz ki bu pozisyon bulmaları halinde tabelayı değiştirebileceklerini gösteriyor. Ancak sezon başında bu orta saha 4'lüsüyle Galatasaray deplasmanına çıkacaklarını bir Fenerbahçeliye söylesek heralde dalga geçtiğimizi düşünürdü. Orta saha göbeğini oluşturan Emre-Christian ikilisinin yokluğu Fenerbahçe'nin pas trafiğini çok olumsuz biçimde etkileyecektir. Ancak daha önemlisi ilk maçta başarıyla uyguladıkları "oynatmama" taktiğini Christian-Emre ikilisinin sertliği olmadan Galatasaray'a kabul ettirmeleri neredeyse imkansız. Kanatlarda oynayacak olan Wederson ve Deivid ise biri hücum diğeri savunma yönü olmayan sınırlı adamlar. Ancak burada eğrisinin doğrusuna denk geldiği ilginç bir durum söz konusu. Galatasaray'ın muhteşem sağ kanadını Wederson gibi defansif yönü güçlü bir orta saha ile durdurmayı düşünmek ne kadar mantıklıysa, Galatasaray'ın defansif yumuşak karnı olan sol kanadının üzerine Deivid gibi ofansif bir ortasaha oyuncusuyla gitmeyi planlamak da o kadar mantıklı. Fenerbahçe'nin soldan durdurup sağdan vurma planı işlerse Galatasaray zor duruma düşebilir. Fakat bu plan işlese bile orta saha üstünlüğünü Galatasaray'a M.Topuz-Selçuk ikilisiyle kabul ettirmeleri ihtimali bana akla uzak geliyor.


Galatasaray'da ise tek eksik Kewell gibi gözüküyor. Sakatlığı devam eden Arda gerekmesi durumunda oynayabilecek durumdaymış. Takımın en büyük avantajı tartışmasız sağ kanadı. Keita ve Sabri ortaklığının Fenerbahçe'nin sol kanadını çökertebileceğini ve sonuca buradan gidilebileceğini söylemek kehanet olmaz. Bunun yanında performanslarına bağlı olarak M.Topal-M.Sarp-Elano 3'lüsü hem sayı hem de kalite olarak Selçuk-M.Topuz 2'lisinden çok üstün gözüküyor. Eğer Galatasaray bu bölgede kağıt üzerindeki üstünlüğünü rakibine sahada da kabul ettirirse maç ilginç bir skorla bile bitebilir. Bunun yanında sol kanat ikilisi Dos Santos ve Caner'in bugün ne yapacakları hakkında gerçekten hiç bir fikrim yok. Bence Galatasaray'ın bugün alacağı skor bu ikilinin performansına bağlı. Bugüne kadar gördüğümüz top çıkarma ve oyun başlatma sıkıntısının bugün yaşanacağını ise sanmıyorum. Bunun sebebi Fenerbahçe'nin presçi bir oyuncu profili olmaması ve deplasmanda oynayacak olmaları sebebiyle oyunu karşı sahaya doğru forse edemeyecek olmaları.


Oyunun beklenen senaryosu Galatasaray'ın karşılaşmayacağı baskı sebebiyle oyunu geriden rahat kurması, sayıca ve kalite olarak rakibinden üstün olan orta sahasının çok pasla karşı sahaya gitmesi ve ilerideki klas ayakların işi bitirmesi şeklinde olacaktır. Eğer performansını üst düzeye çıkarabilirse ilginç bir skorun çıkacağı bile söylenebilir. Fenerbahçe için ise tablo karanlık gözükse de duran toplardaki mucizevi işler ve Galatasaray karşısındaki aşırı öz güven tünelin ucundaki umut ışığı olabilir. Elbette maç sahada kazanılacak ama futbolun mantığının bana bugün düşündürttükleri bunlar. Ama unutmamak gerekirki futbol hiçte mantıklı bir oyun değil.


Her şeyden önce dileğim şehrin karşı yakasında sürekli olduğundan farklı olarak futbolun konuşulduğu, oynandığı ve yaşandığı bir maç olması.

27 Mart 2010 Cumartesi

26 Mart 2010 Cuma

21 Mart 2010 Pazar

Newroz Piroz Be!


Bugün Newroz mitolojisi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:

Tanrı Zervan (zaman ve mekan), Ahura Mazdah ve Angro Manyo (Ehrimen) isminde iki oğlu vardır. Tanrı Zervan zamanı ve mekanı kontrol eder. İçindeki adaleti, aşkı, ışığı ve bereketi kısacası iyilik düzenini Ahura Mazda'ya, zulmü, kini, kıtlığı ve karanlığı kısacası kötülüğü Ehrimen'e bırakır.

Hürmüz yeryüzünde temsilini yapması için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğine sevgi akıtır. Ehrimen ise yeryüzüne başka bir canlının gelmesine çok sinirlenir. İçindeki bencillik ve kötülüğü şimşekler ve kasırgalar yaratarak yılarca Zerdüşt’ün soyuna Medya coğrafyasına ve Aryanlar'a kötülük eder. İçindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur, Med ve Pers halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmek ve herkesin emirlerine uyup itaat etmelerini istemektir. Beynindeki Ehrimen’in akıttığı kötülük zehri onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dönemin hekimleri acılarının dinmesi ve yarasının kapanması için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini tavsiye ederler. Böylece günlerce süren bir katliam başlar; her gün iki gencin kafası uçurulup beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün Kawa adında bir demircinin en küçük oğluna gelmiştir. Daha önce de 17 oğlu bu uğurda öldürülen Kawa çaresizdir. 20 Mart’ı –21 Mart’a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünür. Ve göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi, Ninowa’nın yoksul, yüreği sevgi ve umutla dolu olan demircisi Kawa’nın bileğine güç, aklına ışık verir. Ona zalimin pençesinden kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı olduğunda Kawa kendi eliyle oğlunu Dehak’ın eline teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesine girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken örsünü Dehak’ın kafasına indirir. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düşünce kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırının kıvılcımı, Newroz ise; direniş, başkaldırı ve zulme karşı zafer günü olarak kutlanır.

18 Mart 2010 Perşembe

8 Mart 2010 Pazartesi

24. hafta Eskişehirpor vs. Galatasaray


Eğer bir takım taraftarıysanız ve tuttuğunuz takımı hesapsız kitapsız, gönülden seviyorsanız şöyle bir an düşünün: Takımınız kazanması durumunda şampiyonluk yolunda çok çok büyük avantaj sağlayacağı bir maçta -biri hariç- tüm oyuncularıyla berbat oynayarak ve hatta mücadele bile etmeyerek maçı kaybediyor. Maçın son düdüğü çaldığında ne kadar sinirli olduğumu tarif edemem. Bir yandan sakin olmaya çalışıp saçmalamamaya gayret ederken diğer yandan elimin altında duran koltuğun kolçağını yumruklayarak parçalamak istiyordum. Ama bekledim. Bir taraftan kafamda maçın bir analizini çıkarmaya çalışırken diğer taraftan da onun flash interview için gelmesini bekledim. Sonunda geldi. Sürekli sağa sola çevirdiği başı, karşısındakinden kaçırdığı bakışları huzursuzluğunu ve memnuniyetsizliğini bütün açıklığıyla gösteriyordu. Sonra konuşmaya başladı. Çok kötü oynadık dedi. Takımdaki bütün oyuncular -biri hariç- kendi standardının altında kaldı dedi. Eğer iyi oynayan bir oyuncudan bahsetmek gerekirse o rakip takımın bir oyuncusu olabilir dedi. Onlar kazanmayı bizden daha çok hak ettiler dedi. Kabahati kendimizde aramalıyız dedi. O konuştukça ben sakinleştim. Onun aşık olduğum takımın başında olduğunu görmek bana çok iyi geliyor. Kazansak da kaybetsek de direksiyonu onun tuttuğunu bilmek beni rahatlatıyor. Galatasaray yönetimlerinin son 10 yıl içinde yaptığı en doğru iştir Frank'ı takımın başına getirmek. Umarım uzun yıllar görevinin başında kalır. Çünkü o olduğu sürece bizim başarısız olma ihtimalimiz yok.
Peki bu kötü oyun neden kaynaklandı? Yine onun tesbitinden başlayalım. Frank milli takıma giden çok oyuncumuz olduğunu ve bunun takıma iyi gelmediğini söyledi. Haklı. Üstelik bu ilk sefer de olmuyor. Bu sezon takım onunla ne kadar uzun vakit geçirdiyse o kadar iyi oynadı. Ondan ayrı kaldıkları haftaların sonunda ise çuvalladı. Bunun sebebi çok açık ve yarın bütün skor yazarlarının yazacağı gibi yorgunluk değil kesinlikle. O bu takıma futbol oynamayı yeniden öğretiyor. En tecrübelisinden en gencine kadar hepsine sanki okumayı yeni öğrenen bir çocuk gibi futbol öğretiyor. Ve onlarla bu dersi ne kadar çok tekrar ederse takımın performansı o kadar artıyor. Onun oyun felsefesi hiç bir oyuncunun bireysel yeteneği üzerine kurulu değil. Diğer takımlar gibi bir oyuncunun yapacağı bir kaç sihirli dokunuşu beklemiyor onun takımı. Hep birlikte oynamaya, golleri birlikte atıp birlikte çıkartmaya gayret ediyor. Başarıya giden zorlu yolu seçen birisi o. Bu yoldan sapmamak ısrarcı olmak gerekiyor.
Onun gerçek takımı bence en erken önümüzdeki sezonun başında ortaya çıkacak. Şu an yaşanan bir geçiş dönemi. Eğer bu dönemi bir şampiyonlukla atlatabilirsek tadından yenmez. Ama olmazsa da canı sağolsun. O bu sene bazı şeyleri görecek mutlaka. Onun dersini ne kadar çok çalışırsa çalışsın başaramayacak olanların elenmesiyle başlayacak bu işe, bundan eminim. Ve bu çerçevede bu takımda önümüzdeki sene Ayhan ve Servet'i görmeyeceğimiz kesin. Gerek yaşı, gerek alışkanlıkları, gerekese de yetenekleri açısından bu iki oyuncunun onun dersinden geçmesi mümkün değil. Onların yanında bir grup oyuncu daha var ki onlar da iyi niyetleri ve çalışkanlıklarıyla sınıfı geçmeyi zorlayabilirler ama yerlerine bulunacak daha iyi oyuncular olması durumunda onlarla yolların ayrılması da olaslık dahilinde. Bunlar Uğur, Barış ve M.Sarp. Son olarak bir başka grup oyuncunun ise bu sene Sabri'nin yaşadığı bir ilerlemeyi yakalamaları ve sahip oldukları yetenekleri bir üst seviyeye çıkarmaları gerekiyor. Bunlar M.Topal, E.Güngör ve Caner.
Önümüzdeki senenin kadrosunda Servet ve Ayhan'ın yerlerinde direk oynayabilecek çok iyi iki oyuncu almak gerektiği kesin gibi. Yabancı sınırlaması düşünülürse bu pozisyonlara Türkiyeli oyuncu bulmak mecburiyeti ortaya çıkıyor. Ayhan'a alternatif birçok oyuncudan bahsedebilecekken Servet için aynı şeyi söylemek malesef mümkün değil.
Ayhan'ın pozisyonunu doldurabilecek çok kuvvetli üç aday var. Bunlar; Hamit Altıntop, Gökhan İnler ve Nuri Şahin. Herbirisi oldukça maliyetli olacak bu 3 oyuncudan birini mutlaka kadroya katmalıyız.
Servet'in pozisyonu için ise öncelikle takım içinden Emre Güngör ve Gökhan Zan alternatifleri denenebilir. Bunların yanında Trabzonspor'da oynayan Ceyhun ve son 1 yıldır sakat olmasına rağmen benim çok beğendiğim Kayserisporlu Eren Güngör düşünülebilir. Stuttgart'da oynayan Serdar Taşçı ise uzak ama çok iyi bir ihtimal olurdu.
Bugünkü maç aslında Galatasaray'ın bu sezon oynadığı tüm kötü maçların bir özeti gibiydi. Galatasaray'ın hücum oyuncularının kalitesiyle, ortasaha ve defans oyuncularının kalitesi arasında önemli bir fark oluştu. Hücum oynayan Baros, Jo, Gio, Kewell, Arda, Elano, Keita ve Caner'in kaliteleriyle orta sahayı oluşturan Ayhan, M.Topal, M.Sarp ve Barış'ın kaliteleri arasında dağlar kadar fark var. Bu 4 orta saha oyuncusundan M.Topal'ın iyi oynadığı maçlardaki kalitesiyle yanında oynayan diğer oyuncunun mücadele gücü birleştiğinde Galatasaray vites yükselterek rakiplerini sahadan sildi. Bugün M.Topal ve Ayhan'ın berbat oyunları topun muhteşem hücüm hattına ulaştırılmasını engelledi. Benzer şekilde Neill'in yanında ona hiç ayak uyduramayan Servet'in varlığı malubiyete davetiye çıkardı.
Her iki takımın da kontrollü oynadığı ilk 45 dakika boyunca Galatasaray kalesinde hiç pozisyon vermeden 2 önemli pozisyon yakaladı. Böyle bozuk bir zemin ve alan daraltan ciddi bir rakip karşısında bu performans çokta kötü sayılmazdı. Ama ilk devrenin son dakikasında öncelikle M.Topal'ın başlattığı sonrasında ise Servet ve Caner'in takip ettiği hatalar silsilesi rakibin topu eliyle önüne alması ve hakemin de bunu görmezden gelmesiyle birleşince Galatasaray kalesinde ilk golü gördü. İkinci gol ise Ayhan'ın yetersizliği ve yine Servet'in beceriksizliği sonucunda nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde geldi. Bundan sonra Galatasaray Frank'ın takımı gibi dik durmayı beceremedi. Keşke 2 gol daha yeseydi ama maçı 500 başarılı pas yaparak tamamlasaydı. O zaman diyebilirdik ki galiptir bu yolda mağlup. Ama olmadı. Panik ve disiplinsizlik Galatasaray'ı belki 20 sene öncesinin kötü ezberine götürdü. Hele son 10 dakikada forvete şişirlen toplar beni olası 10-0'lık bir malubiyetten daha çok üzdü. Yenilmek ayıp değildir ama böyle oynamak ayıptır.
Bu oyun Galatasaray'a hiç yakışmadı. Ama maçın sonunda "o" geldi ve önümüzdeki hafta böyle olmayacağını hemen anladım sözlerinden. Ve içim rahatladı. O bu takımın başında olduğu sürece
Galatasaray taraftarı rahat uyuyabilir...
haaa o -biri hariç- dediğim oyuncu kim mi?
JOAOA ALVES DE ASSIS SILVA

Hangi Kadınların Günü?

Tüm kavram ve anlamların içini boşaltan, onları adeta iğdiş eden modern kültür, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü de egemenlerin amaçları doğrultusunda dönüştürdü ve olduğundan bambaşka bir şey haline getirmeyi başardı. Bugün dünyanın pek çok yerinde birçok kadın eşlerine kadınlar gününü kutlamayı unuttukları için fırça atacak hatta belki bazıları hediye almayı unutan eşlerine küsecek, tavır yapacak. Çünkü modern dünyanın onlardan beklediği bu. Mücadeleyle, terle hatta kanla kazanılmış bir hak olan bugünün aslında ne anlama geldiğini bilmeden tarihin en önemli politik mücadelelerinden birini aptal sevgililer gününe benzetmeye cüret edecek bütün aptallara 8 Mart'ın ne olduğunu hatırlatmak istiyorum.

İlk olarak 8 Mart 1857'de New York'da 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları için bir tekstil fabrikasını işgal edip grev başlatmışlardır. Polisin müdahalesi sonucunda çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi diri diri yanarak can vermişlerdir. Bu olaydan sonra dünyanın çeşitli yerlerinde farklı adlarla, farklı zamanlarda kutlanmaya başlayan bugün 1977'deki Birleşmiş Milletler kararından bu yana Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanılagelmiştir. Ancak özellikle eski Sovyetler Birliği ülkelerinde politik bilinçle sahiplenilmiş ve kutlanmıştır. Başta bu ülkeler olmak üzere 30'dan fazla ülkede bugün resmi tatildir. Bazı ülkelerde resmi tatil sadece kadın işçiler için geçerlidir.

Bu kısa özetten de anlaşılacağı gibi;

Bugün; "Etiler ve boğaz hattı civarında gezip duran platin saçlı karıların" günü değildir.

Bugün, hemcinslerinin kendi inançları doğrultusunda giymeyi tercih ettikleri "çarşafları" törenle yırtan kadınların günü değildir.

Bugün, gerek iş yerinde elemanı gerekse evinde temizlikçisi olarak çalışan diğer kadınlara akla gelmeyecek psikolojik eziyetleri yapan, onları horgören, kullanan, haklarını vermeyen kadınların günü değildir.

Bugün, kendi çocuklarını askere "vatan sağolsun" diyerek gönderen, böylece evrensel sömürü düzeninin devamına katkıda bulunan kadınların günü değilir.

Bugün Dünya Kadınlar Günün'den kendi çaplarında bir sevgililer günü çıkarmaya çalışan, politik bilinçten yoksun, modern toplumun "tüketici" kadını için değildir.


Bugün, onları sokakta işçilik, evde hizmetçilik, yatakta fahişelik yapmaya zorlayan bu aşağlık düzenin ipliğini pazara çıkaracakları gündür.

Bugün, onları adam gibi yaşamaya zorlayarak kadınlıklarını yaşamalarına izin vermeyen erkeklerin suratına tükürecekleri gündür.

Bugün, kadın olan ve kendini kadın gibi hisseden tüm emekçilerin politik zafer bayramıdır.

6 Mart 2010 Cumartesi

Rüzgar Eken Fırtına Biçer

Bursa'da oynanan ilk maçtan 5 ay sonra bugün Diyarbakır'da oynanması gereken maç, çıkan olaylar sebebiyle tamamlanamadı. Sayfalar, belki ciltlerce yazılacak şey var bunun üzerine. Fakat ilk maçta Bursaspor tribünlerinde yapılan "organize işlerin" sadece bir kısmını yansıtan yukarıdaki resim bence herşeyi anlatmaya kabil. Rüzgar eken fırtına biçer...

Mahmut Boz

91 doğumlu gencecik bir stoper. Gençlerbirliği'nde bu sezon 3, milli takımlarda da toplam 13 maç oynamış. Trabzonspor karşısında takımının en iyi oyuncusuydu. Defanstaki istikrarlı, sakin ve bilinçli oyununu harika bir kafa golüyle süsleyememiş olmasının tek sebebi şanssızlık. Henüz umutlu olmak için erken de olsa dikkatle takip edilmesi gereken bir oyuncu. Ben kendi takip listeme adını yazıyorum. Takım arkadaşı Mustafa Pektemek'in hemen altına.

Bir yıl önce bugün (16)

(üzerine tıklayarak sayfaları büyütebilirsiniz)


5 Mart 2010 Cuma

4 Mart 2010 Perşembe