Sayfalar

23 Kasım 2008 Pazar

masum değiliz, hiçbirimiz...



masumiyetini yitirmiştir ya hani modern insan. samimiyet yoktur bakışlarında. çok beğendiği birşeye ya da çok sevdiği birine sanki bunu göstermek ayıpmış gibi zoraki bir olur verir ilgilenmezmiş gibi gözükerek. işte bunu hiç yapmadan söyleyeceğim söyleyeceğimi. üç maymuna bayıldım! ilk defa gittiği bir avrupa şehrinde gördüğü her şeyden büyülenen bir türkiyeli turist gibi, perdede değişen her kareden ayrı bir heyecan duydum.



annem benden çok önce izlemişti filmi ve pek beğenmediğini söylemişti bana gitmeden önce. filmi gördükten sonra hayran kaldığımı söylediğimde, beni "entelleşmek" ile itham etti. "onlar" gibi söylediklerim anlaşılmaz oluyormuş bazen, acayip şeyleri sevmeye başlamışım. hiç cevap vermeden gülümsedim sadece. çünkü benim hissettiğim mesafeli bir entellektüel beğeni değildi. basbaya büyülenmiştim filmden. günümüz insanı için bişeylerden bu denli etkilenmek ayıp birşeyken, ben ısrarla "büyülenebilme" kapasitemi muhafaza ediyorum zaten. eve elinde hediyeyle gelecek babasını bekleyen bir çocuk gibi beklemiştim perdede karşıma gelecek kareleri. tüm kasvetine rağmen anlamsız bir gülümseme oturmuştu yüzüme film boyunca. bu perdede gördüğümden duyduğum memnuniyetin yansımasıydı. belki benim gibi bir obsesif için bile çok mükemmeldi herşey. hiçbir ayrıntı atlanmamış, özensiz tek saniye çekilmemiş, fuzuli bir tek söz söylenmemiş, kimse rolünü oynamamış.



filmin derin analizlerini yapacak birileri mulaka çıkacaktır. çıkmalıdır da, zira filmin öylesine yoğun bir fikri alt yapısı var ki amlatamam. filmde üç suçlu, üç mağdur, üç kurban, üç ahlaksız, üç de çaresiz göreceksiniz. bunların hepsi topu topu 3 kişi. ama bir 4. var ki; belkide "o" en kötü, tek kötü, baş kötü. ama o da kazık yiyor diğerleri gibi. belki o da mağdur, o da çaresiz. ve bir 5. var, o şimdilik sadece mağdur. ya sonra?



Bugüne kadar Nuri Bilge Ceylan'a yönelttiğim en ciddi eleştiri onun harika bir fotografçı olması sebebiyle sinemaya intibak dönemini henüz atlatamamış olduğuydu. Önceki filmlerinde konulu bir seri fotograf sergisi havası sezinliyordum. sinemanın diline 'uzak' geliyordu yaptığı şeyler. fakat bu film ile Ceylan tam bir sinemacı olmuş. hem de 1. sınıf bir sinemacı. birçok iyi sinemacı gibi Ceylan da bu filmde suç ve ceza paradoksuyla ilgilenmiş. burada Dostoyevski'nin kulaklarını çınlatmadan geçmemek lazım. sinema perdesini bir ayna gibi kullanan ve seyircinin kendisiyle yüzleşmesini sağlayan pek çok iyi yönetmenden de faklı olarak Ceylan perdede yüzeşilecek bir silüet değil daha derin, daha ahlaki bir yansıma yaratmış. izleyeni kendi ruhuyla, tiniyle, ahlakıyla karşılaştırmış ve karakterlerin yaptığı tercihleri hiç yargılamadan olduğu gibi ortaya koymuş. ilginç olan Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü kapan filmin içinde bir yönetmen olmaması. filmin içinde bir yönetmen yok çünkü yönetmen seyirciye alıştığı şekilde neyin doğru neyin yanlış olduğunu hikayesinin ve karakterlerinin üzerinden anlatmıyor. filmde yönetmen var çünkü filmin her karesi mükemmel bir estetik anlayış ile çekilmiş. bu filmin yönetmeni kendisine bir öğretmen rolü biçmeden basit bir sanat işçisi olmakla yetinmiş. oyunculuklar ise sıradan. sıradan insanları ancak sıradan biçimde oynayabilirsin. çünkü hayat sıradan ve herkesin kendini çok önemli hissettiği bir dünyada sıradan olmak nasıl da zor bişey. sıradan insanların, gerçek hikayeleri, kanlı canlı tercihleri, hayat mücadeleleri. bir yanı doğru diğer yanı yanlış olan bir tercihler evreni içinde bir ip cambazı marifetiyle dolanmaya çalışan ama ancak bata çıka yolunu bulan güzel insanların, hepimizin hikayesi. doğruyla yanlışın siyah ve beyaz olmadığının aslında tüm evrenin gri olduğun hikayesi. gri bir film. her saniyesi gri, kasvetli ve gerçek...


eğer içinizde "estetik beğeni" adına küçücük bir ilgi varsa gidin ve bu filmi kare kare izleyin. içinize sindirin. o güzellikten büyülenin. bir görüntü olarak onunla samimi bir ilişki kurun. acele etmeden akan görüntüler boyunca sinema perdesinin her yerinde gözünüzü gezdirin. ayrıntılarına takılın. ayrıntılarındaki basitliği, gerçekliği yakalayın. kendinizi o küçük evin içinde hissedin. raftan ucu sarkan dantel örtüyü görün. yatak odası duvarının kabarmış boyasına takılın. kurgu olduğunu bile bile kendinizi filmin gerçekliğinin içine bırakın. emin olun sizi kandırmayacak.

18 Kasım 2008 Salı

bir ergenlik sorunu olarak "Issız Adam"



"Mustafa Hakkında Herşey" ve "Babam ve Oğlum" ile bir sinema sever olarak saygımı kazanan Çağan Irmak'ın son filmi Issız Adam'a normalde yaptığımın aksine film hakkında çok bişey okumadan, araştırmadan gittim. Belki de farkında olmadan bir çok arkadaşımın film hakkında söylemiş oldukları beklentimi yükseltmişti bilmiyorum ama film beklentilerimi karşılamaktan çok uzak kaldı. Yönetmenin daha önceden izlediğim filmlerini göz önünde bulundurarak küçük bir değerlendirme yaparak başlamak gerekirse, Irmak'ın modern şehir hayatı ve onun getirileriyle bir derdi olduğu tespitini yapmak yerinde olacaktır. Bu konuda haksız da sayılmaz. Geneli kırsalda geçen Babam ve Oğlum da bile yönetmen şehir hayatı içerisinde babası olmadan kaybolmasından korktuğu küçük oğlunu, bir feodal bey olan dedesine teslim ederek gözü arkada kalmadan gitmektedir meçhule. Mustafa Hakkında Herşey'de ise şehir hayatının, hatta daha da ötesi olarak küçük burjuva yaşam dinamiklerinin birbirinden uzaklaştırdığı bir çift ve bir proleterin kucağında yanlızlığının çığlıklarını dindirmeye çalışan bir kadın izlemiştik. Son filmi izlerken kendimi Mustafa Hakkında Herşey'de yönetmeni kurtaranın olağanüstü oyunculuklar olup olmadığı konusunda düşünmekten alıkoyamadım. Ya Nejat İşler, Başak Köklükaya ve Fikret Kuşkan oynadıkları role müthiş bir derinlik katmışlardı ya da Irmak son filminde böylesi bir derinlikle hiç ilgilenmemişti.

Issız Adam'ın iki başrol oyuncusu Melis Birkan (Ada) ve Cemal Hünal (Alper) ilk kez izlediğim oyuncular. Açıkçası bu iki yeni oyuncu hakkında söyleyebileceğim yegane olumlu şey Ada'nın insanın içini ısıtan güzel sesi ve Alper'in daha çok bir fotomodel parıltısı taşıyan pozları. Her ikisinin de filme oyunculuk anlamında kattıkları en ufak bir şey yok. En önemli eksikleri de "oynamamayı" beceremeyişleri. Film boyunca karakterlerini oynamaya çalışan iki oyuncu görüyoruz. Halbuki iyi bir oyuncunun oynadığı karakteri "olması" ve izleyiciye karakteri "anlatması" değil "geçirmesi" gerekir. Bu doğrultuda, izleyenleri yoran bir çizgi tutturuyorlar. Perdede, önüne verilen metinde yazan her sözü, her ruh halini 'oynamaya çalışarak' anlatan gereksiz bir çırpınış oyunculuğu ortaya çıkıyor. Oysa Ufuk Bayraktar gibi hiçbir oyunculuk eğitimi almadan rolünü oynamadan, 'o' olarak seyirciye geçiren oyuncular var bu ülkede. Tabi bu denli eleştirdiğimiz oyunculara yazılan rollere de dikkat etmek gerekiyor.

Filmin iki ana karakteri Ada ve Alper. Alper Anadolu'dan İstanbul'a göç etmiş ve babasının sattığı iki tarlayı kendisine sermaye ederek Beyoğlu'nda bir restoran açmış genç ve başarılı bir aşçı. Beyoğlu-Ortaköy eksenli "bohem" bir yaşam tarzı var. Öncelikle yönetmenin bohemlikten anladığının tamamen yanlış olduğunu düşünüyorum. Film boyunca evinin hiçbir yerinde tek bir kitap görmediğimiz ve bir satır yazı okuduğuna şahit olmadığımız bu bohem adam kadınları bir seks objesi olarak görmekte ve kurduğu ilişkilerde onları insan yerine koymamaktadır. Öyle ki, düzenli olarak birlikte olduğu bir hayat kadını kendisine filmin bir sahnesinde harika bir hayat dersi vermektedir. Bohem olduğuna kesinlikle ikna olmadığım bu mavi ve telaşlı adam esasında tam bir geç ergenlik ya da kronik ergenlik sendromu vakasıdır. Bu sendromun sonucu, kocaman bir egoya sahip kişinin hayat yolculuğunda (kendince) sıfırdan zirveye çıkışı ve bu çıkışın getirdiği maddi güç ile herşeyin satın alınabileceği algısını geliştirmesi ve sürekli-şiddetli ego patlamalarıyla seyreden bir yaşam döngüsüne girmesidir. Hayatındaki kadınlara saygı duymayan, seksi bir iktidar gösterisine dönüştüren ve annesiyle ilişkisini bile düzenleyemeyen bir ergen erkek modeli. Pratikte çok güçlü ve karizmatik gözüken bu kişi hemen herşeyin 'farklı'sını kullanır/beğenir. Alper'in arabası, telefonu, evi, ampullü amfisi, şaraptan anlaması yani kısaca herşeyi herkesten farklı zevkleri olduğuna işaret etmektedir. Oysa Alper koca bir hiçtir. Babasının parasıyla açtığı bir dükkanı, muhtemelen yine babasının parasıyla kurduğu bir hayatı vardır. Kazandığı para ancak lüks yaşam alışkanlıklarını sürdürmesine yetmektedir. Alper öyle kocaman bir hiçtir ki, sevişirken bile kimsenin altında kalmamaktadır. Kimsenin onu tanımasına ve hiçliğini anlamasına izin vermemek için de kalın bir karizma zırhı giymiştir. Bu zavallılığın bir tek annesi farkındadır ve ne yazık ki oğlunun zırhını aşıp bu zavallılığı ona söyleyememiş, ancak sevgilisine yalvararak oğlunu ne olursa olsun bırakmamasını isteyebilmiştir. Peki kimdir bu müthiş sevgili?

Ada kimdir? İnanın filmde bu sorunun yanıtı yok. Tamam, bu bir Issız Adam'ın filmi ama onun hayatına giren en önemli şey hakkında nasıl hiçbir fikrimiz olmaz. Yönetmen filmin kadın karakterini kesinlikle kurmamış. Ancak bir kaç ufak işaretten yola çıkarak kehanetlerde bulunabiliriz onun iç dünyası hakkında. Genel olarak baktığımızda ise karşımıza bir kadın köle çıkmakta. Erkeklerin dünyasında çocuktan sorumlu devlet bakanlığı makamı uygun görülmüş, bozuk karakterli bir adamın hayatını yoluna koymaya odaklanmış, bu doğrultuda sınırsız tavizler vermeye hazır, çok yiyen, doğurgan bir insan olarak kadın. İzlerken tüylerim diken diken oldu. Filmin 'modern' dünya tasavvuru içinde bir feodal köle kadın yaratılmış. Asıl felaket ise filmin aşk adına kadının verdiği tüm tavizleri/mücadeleyi meşrulaştırması ve izleyene kendisini onunla özdeşleştirme imkanı sunmakta olması. Oysa bu karakter kadının adını açıkça silmektedir. Erkeğinin hayatı için yaşayan, kendi varlığını ona armağan eden Ada, muhtemelen Alper'in annesi Müzeyyen'in yıllar önce izlediği yolu modern bir bakış açısıyla yeniden yorumlamaktadır ve bu şekilde ancak kötü bir kopya olabilmektedir.

Filmin en güzel ve komple karakteri Müzeyyen Abla. Alper'in annesi. Filmin ikinci yarısında onun hikayeye dahil olmasıyla birlikte son derece yüzeysel ve yapma olan oyunculuklar ve diyaloglar birden daha doğal bir seyre girdi. Filmde beğendiğim iki şeyden biri Müzeyyen Abla karakteri diğeri ise sorunlu da olsa dokunaklı finali oldu. Final gerçekten insanın burnunun direğini sızlatan türden. Senaryoya göre bazı karmaşık matematiksel işlemlerden sonra anlayabildiğimiz kadarıyla Alper ve Ada ayrılıklarının üzerinden 5 yıl geçtikten sonra Atlas pasajının girişinde karşılaşırlar. Alper 'telaşlı mavi' 'bohem' hayatına devam etmekte ancak farklı olarak arkadaşlarının çocuklarını sevmekte, onlarla ilgilenmekte ve zaman zaman Beyoğlu'nda nostaljik gezintiler yapmakta, büyük aşkının hayaletini kovalamaktadır. Filmin ve hatta Alper karakterinin kendisinin de onaylamadığı bu yaşam tarzını biraz da zorunluluktan sürdüren Alper'e karşı, filmin yine feodal bir yaklaşımla aklamaya gayret ettiği Ada karakteri sevmediği bir adamla evlenmiş ondan bir çocuk yapmış ve büyük aşkının hayaletinden kaçmak için İngiltere'ye göçmüştür. Doğanın çağrısına kulak vermiş ve çiftleşmek için kendisine makul bir erkek seçmiştir. Upuzun saçlarını muhtemelen süpürge ettiğinden kestirmiş ve zaten orada bir şirkette çalışmakta olan kocasının hayatında yardımcı kadın oyuncu oskarına koşarcasına 'küçük' bir dükkanda biçki dikiş işlerine devam etmiştir. İşte filmin akladığı Ada'nın yaşantısı böyledir. Alper ise yaptığı hatanın açtığı yaralardan akan kanın içinde boğulmaktadır.

Film herşeye rağmen harika finali ve Müzeyyen Abla karakteri için izlenebilir. Ancak keşke Irmak senaryosunu yazdığı bu filmi başka bir yönetmene çektirtseydi. Zira kendisi bu filmde yarattığı atmosfer, ışık ve set kurgusuyla fena halde bir Ferzan Özpetek kopyası olmuş. Öyle ki bulduğu kadın oyuncu bile Özpetek'in kadın oyuncusunun çirkin burunlu bir benzeri sadece.