Sayfalar

26 Eylül 2008 Cuma

masumiyet


kompozisyon çok ilginç. bir belediye otobüsü, bir Range Rover, imdat çıkış (içeriye doğru), imdat çıkış (dışarıya doğru), iki çarşaflı kadın ve bir masumiyet. objektifin arkasında bir suçlu, bir kirli göz. akıp giden zamanın içinden çaldığı bu kareyi gözünü objektife dahi dayamadan çalmış. görünenin, görüntüsünün, görüntüsüne bakarak araklamış o anı gerçeklikten. gerçeklikle alakası kalmamış cebe indirdiğinin. yine de onun masumiyetini bozamamış. kaçamak bakışlarındaki güzelliği gölgeleyememiş. imdat çıkışının her iki tarafında aynı anda duran, ne yana geçse imdat çığlıklarını zihninden silemeyen, onun masumiyetine sığınmış. çünkü her şey onun masumiyetinde başlamış herşey ve yine orada bitecek. kafasındaki takke ele geçirecek belki masumiyetini birgün ama hangimizi geçirmediki kendi takkemiz. "öteki"si mi olacak bu masum sonunda. imdat çıkışının diğer tarafına mı geçicek. "öteki" tarafın kapısında da yine imdat çıkışı yazmayacak mı...

21 Eylül 2008 Pazar

acil demokrasi


"Almanya'da faşizme karşı omuz omuza" başlığıyla duyuruyor haberi Radikal gazetesi. Almanya'nın Köln kentinde, Almanya'nın ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerinden gelen binlerce aşırı sağcı, üst başlığı "Köln'de yapımı planlanan yeni camiye karşı olmak" olan ancak alt metninde yabancı düşmanlığı ve faşizmin kendini açıkça gösterdiği bir gösteri tertiplediler. Alman hükümeti yasaları gereği bu gösteriyi engelleyemeyeceklerini ancak 180 farklı etnik unsurdan oluşan Köln halkının ve tüm Almanya'nın bu gösteriyi aslında onaylamadığını duyurdu. Gazete haberine göre Avrupa'nın dört bir yanından gelen sağcı göstericiler ne otellere ne de restoranlara alınmamıştı. Dahası Almanya'daki bazı sol gruplar gösterinin yapılacağı meydana çıkan sokakları tutarak sağcıların meydana girişine engel olmuşlardı.


Bir Türkiyeli olarak haber insana her açıdan ilginç geliyor. Bizim bildiğimiz bir hükümet görüşünü desteklemediği siyasi hareketlerin gösterilerini engellemek için her türlü cebir ve hileye başvurur ve "devlet olmanın" ona verdiği yetki ile bunları engeller. Öyleki, söz konusu gösteri gündelik kaygılardan kaynaklanan bir siyasal eylem değil de yüzyıllar süren bir mücadele sonucu kazanılmış ve işçi ve emekçilere tüm dünyada bayram yapmaları için belirlenmiş 1 Mayıs kutlamaları olsa bile devlet kendi dünya görüşünü yansıtmayan böylesi bir kutlamanın yapılmasına izin veremez. Bunun engellenmesi için ülkenin dört bir yanından takviye kuvvet olarak getirttiği polislerine kimsenin onları tanımaması için robocop kıyafetleri giydirir, cephaneliklerini doldurur ve sınırsız şiddet kullanma yetkisi verir. Bunun gerekçesini de köşeye sıkıştığı zaman tarihteki kanlı 1 Mayısları örnek göstermekte arar. O 1 Mayısları zamanında kana bulayanın bugün kendilerinin oturduğu koltuklarda oturan başkalarının olduğunu hiç hesaba katmadan. Oysa dünyanın başka bir köşesinde vaktiyle Nazi deneyimi yaşamış ve dünya tarihindeki en büyük utanç cezasına çarptırılmış olan Almanya, ulusal hassasiyetlerinin en yüksek olduğu ırkçılık hakkında tertiplenen bir gösteriyi demokratik hakları ve yasalarını gerekçe göstererek engelleyemeyeceğini belirtir ancak desteklemediğini açılar. Dahası demokratik Almanyalıların bu gösteriyi engelleme girişimini polis zoruyla bastırma yoluna da gitmez. Meydanlarda yüz yüze gelen karşıt görüşlü grupların mücadelelerinde taraf olmaz. Almanya tarihinin gördüğü en büyük güvenlik önlemleri bile ülkeyi fiilen askeri sıkı yönetim rejimine sürüklemez. Hayatı felç etmez. Sokaktan geçen her araba tek tek aranmaz. Haberi ilk duyduğum andan beri bir Türkiyeli olarak şaşkınlıktan ağzımı kapatabilmiş değilim.


Ancak haberin şaşkınlık verici boyutu bunlarla da sınırlı değil. Şöyle deniyor haberde "Almanya’nın Köln kentinde yapılacak cami nedeniyle Pro Köln adlı aşırı sağcı örgüt tarafından başlatılan İslam düşmanlığına ve yarın düzenlenecek "Anti İslam Konferansı"na karşı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nde insan zinciri oluşturuldu. (...) Gösteriye katılanlar, gökyüzüne rengarenk balonlar bıraktı. "Faşizme bir daha asla", "Sinagog, kilise, cami hepsine evet", "Türk ve Alman dosttur", (...) pankartların açıldığı gösteride Köln’de ırkçılığa yer olmadığı vurgulandı." Haberden anladığım ve dün akşam haberlerinde televizyonda gördüğüm, aşırı sağcı gösteriye karşı düzenlenen karşıt gösteri özellikle Almanya'da yaşayan Türkiye kökenlilerin ve diğer göçmenlerin solculara ve anarşistlere katılımıyla gerçekleşmiş. Görüntülerde hem pankartlar taşıyarak havaya rengarenk balonlar bırakan kalabalıkların, hem de polisle çatışan yüzleri kapalı göstericilerin arasındaki göçmenler dikkat çekiciydi. Dini görüşlerinin ılımlı islamdan radikal islama, ideolojik duruşlarının ise ortanın sağından radikal sağa kadar uzandığını bildiğimiz Türkiye kökenli göçmenler Alman soluyla ve anarşistleriyle birlikte eylem yapıp, çatışmaya giriyordu. Bu insanların büyük bir çoğunlu, büyük ihtimalle 1 Mayıs'ta İstanbul'da polis dayağı yiyen gençleri izlerken içlerinden "anarşikler" diye söylenmişlerdi. Ya da Hrant Dink cenazesinde sokaklardan akan kalabalıklar için "kafirler" demişlerdi kahve muhabbetlerinde. Ancak dün, kendileri gibi düşünen Almanlara karşı, Almanya'nın "anarşik kafirleriyle" kol kola, omuz omuzaydılar. Çünkü bıçak bu sefer kendi kemiklerine dayanmıştı. Kalabalıkların hedefinde bu sefer onlar vardı. Üstelik tehlikenin sıcaklığını bu sene Almanya'da kundaklanan 10 bina sebebiyle artık iyiden iyiye hissediyorlardı.
Sanırım yine dikkatlerden kaçtı ama dün Almanya'dan bir kez daha gelen solun sessiz zafer çığlıklarından biriydi. Hem de bu sefer çok bir acayip çok bir anlamlı zaferdi elde edilen. Umarım bu deneyim içine doğmuş oldukları faşist ortamın kör ettiği bazı gözleri solun insanlığına ve onun imkanlarına açılmayı başarır. Çünkü; kurtuluş yok tek başına ...

inanıyorsun öylese var(mı)sın...

Televizyon tarihinin kült dizilerinden X Files 2. sinema filmi ile vizyona girdi. Öncelikle yan sütundaki "SubBaRcA ne izler?" bölümünde de kısaca belirttiğim gibi sinemada izlenme ilgisini hak edecek bir yapım değil. Daha çok televizyon dizisinin genişletilmiş bir bölümü gibi. Ancak film din, telepati, inanç, bürokrasi, pozitif akıl gibi bir çok ilginç konuya bir arada değinmiş. Ancak ne dediğini anlamak mümkün değil.


FBI'da vücut bulan pozitif akıl ve bürokrasi filmin bütününde alenen alay konusu edilmiş ve açık seçik eleştirilmiş. Diğer yandan kilise ve din ile bağdaştırılan kurumsal inanç benzer şekilde bürokrat mantığı sebebiyle eleştiri konusu edilmiş. Ancak doktor Skully'nin kişiliğine gömülmüş pozitif akıl ve vicdan sonu nereye gideceği belli olmayan bir iyimserlik içerisinde kaderine terkedilirken Rus doktorların vicdandan yoksunu pozitif aklı tam anlamıyla lanetlenmiş. Bütün bu kurumsal karmaşa içerisinde bir kaçık olmaktan yine kurtalılamamış Molder karakteri, kariyerine duyulan sınırlı saygı çerçevesinde yine kurumsal akıl ile diğer kaçıklar arasındaki bağlantıyı kuran kuşkusu, araştırmacı, yarı-kaçık rolüne soyunmuş. Bu kadar çok şeyi anlatmaya soyunan ancak yine hiç bişeyi anlatamayan X-files seyircisine yine "inan, neye inırsan inan ama bişeye inan" demekle kalmış. Pozitif bilimlere iman etmiş fakat tanrıya iman edenlere sırt çevirmiş, aklı herşeyin önüne koymuş ancak akıl dışı olana açık kapı bırakmış, bilim insanı olup gök gürültüsünden korkmuş kafası karışık yeni nesillere boş bir seyirlik olmuş.

19 Eylül 2008 Cuma

2 Blok


4-4-2, 3-5-2, 4-3-3. Bunlar modern futbolda takımların saha içi yerleşimlerini tarif etmek için kullanılan taktik tabirler. Bu gibi taktik tabirlerde dikkati çeken ilk nokta hemen hepsinin esas olarak takımların saha içi dizilişlerini açıklayabilmek için takımları 3 farklı bloğa ayırmış olmalarıdır. Bu bloklar defans, orta saha ve forvet olarak adlandırılır. Aynı bir edebiyat eserinde olduğu gibi bu bloklar oyunun doğal hikayesinin giriş gelişme ve sonuç bölümleri gibidir. Her geçen gün daha çok basketbola benzeyen futbol oyununda da basketbolun en temel felsefesi "hücum savunmada başlar" ilkesi artık bir standart halini aldığı için bu benzetmeyi yapabilmemizin önünde bir engel yok sanırım. Savumadan başlayan modern futbol hikayesinin sonuç bölümünü merakla beklememiz ancak giriş ve sonuç arasındaki bağlantıyı sağlayacak ve oyun boyunca izleyicinin ilgisini canlı tutacak dinamik ve akıcı bir orta sahanın olmasıyla mümkündür. Aynı post-modern edebiyat denemelerinde olduğu gibi futbol oyununda da bilinen bu klasik 3 bölümlü gidişatı temelden değiştirmeye yönelik arayışlar olsa da, bu arayışlar daha çok futbol dünyasının zirvesindeki bazı "çılgınlar" tarafından yürütülmektedir. Örneğin, aynı sonu olmayan bir kara filmdeki gibi forveti olmayan 4-6-0 tarzı diziliş arayışları devam etmekte ve futbol dünyasının yeni eraği olarak uzaklardan bize göz kırpmaktadır.

Dün oynanan Bellinzona-Galatasaray karşılaşmasında gördük ki, Galatasaray bir post-modern arayışa girmiş gibiydi. Yani sahada modern futbol anlayışının gereği olan 3 bloklu klasik sistemi değil de post-modern futbol denemelerinde görmeye alışık olduğumuz 2 bloklu bir sistemi deniyordu. Ancak sahaya çıkan ilk 11'in santra itibariyle sahaya yayılışı, maçın ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkan tablo üzerine yaptığım bu yorumu tekzip eder nitelikteydi. Çünkü çeşitli sakatlıklar sebebiyle 16 kişilik bir kafileyle İsviçre'ye gelmiş olan takımın maçın başındaki saha dizilişi 3-4-3 gibiydi. Yani bildiğimiz kalasik giriş-gelişme-sonuç futbolu oynayacak gibi gözükmüştü Galatasaray maçın başında. Ancak maçın devamında defans yapan 3 ve hücum eden 7 kişiden oluşan iki blok halinde oynuyordu Galatasaray. Bu bir futbol ütopyası olan 4-6-0 sisteminin bile ötesinde bir kalkışmaydı. Rakamlarla tarif etmek gerekirse Galatasaray 3-0-7 oynuyordu. Ancak fark edileceği gibi bu cüret daha çok bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanmaktaydı. Çünkü modern ötesi futbolun ideali, forvet hattını orta saha ile iç içe geçirerek ortadan kaldırmaya ve daha akıcı daha ofansif bir oyun ortaya çıkarmaya yönelikti. Oysa Galatasaray 100 metrelik sahanın iki uzak köşesine yığdığı ve bağlantısını kopardığı iki ayrı blok ile oynamaya çalışıyordu. Bu anlayış, eline aldığı kitabın başından 10, sonundan 20 sayfa okuyup bitirdim diyerek kendini kandıran kişinin anlayışı gibiydi aslında. Ancak bu, moderniteden kültüründen vaz geçmeyi, bulaşık/çamaşır makinesi sahibi olmayı anlayan bir milletin post-moderniteden ne anladığını ya da ne kadar anladığını göstermesi açısından çok güzel bir örnekti aynı zamanda. Evelki gün post-modernite üzerine bir program yapan Cüneyt Özdemir, programın kapanış konuşmasında şöyle diyordu: "program için görüştüğümüz post-modernite uzmanı hocalarımıza kendi programımızı nasıl post-modern bir çizgide yapabiliriz diye sorduk." Cevabı hiç önemli olmayan bu soruyu sormuş olmak, Cüneyt Özdemir'in post-moderniteden anlamadığını ortaya koymak açısından ne kadar açıklayıcıysa Bellinzona-Galatasaray karşılaşması da Galatasaray'ın modern ötesi futbolu anlamadığını ortaya koymak açısından o kadar açıklayıcıydı.

Popüler medyadaki 2. şansını arayan yabancı futbolcular argümanının aksine, kadrosundaki 7 yabancı oyuncusunun 4'ünün kariyerinde kulüp takımları veya milli takımlar düzeyinde avrupa kupaları finali oynamış olduğu ve Türkiye'nin en büyük gelecek vaad eden 3 genç oyuncusunu bünyesinde bulunduran çok potansiyelli bir oluşum bu senenin Galatasaray'ı. Ancak bu oluşumdan verim alabilmek için öncelikle futbolun A-B-C'sini doğru yapmak gerekiyor. Kadroya baktığımızda oyunun savunma ve hücum yönlerini birlikte oynayacak yıldızları değil, hücumcu yıldızları olduğunu görüyoruz. Bu durumda bir post-modern taktik arayışa girmek anlamsızlaşıyor. Klasik dizilişlerden hangisinin uygun olduğunu bulmak için önce olmazsa olmaz oyuncularına ve onların futbol anlayışlarına bakmak gerekiyor. Tüm kadro içinde en göze çarpan üç oyuncu Lincoln, Kewell ve Arda. Her üçü de hücumcu, yaratıcı ve mücadele gücü düşük bu üç oyuncudan maksimum verimi alabilmek için onların defans bloğuyla aralarındaki bağlantıyı kuracak, o bölgedeki ağır yükü sırtlayacak en az iki hamala ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Bu yükü kaldırabilecek 4 önemli oyuncu var takımda: Mehmet Topal, Linderoth, Barış ve Ayhan. Bu 4 kişiden 2'si mutlaka her koşulda oyunun başlangıcı itibariyle sahada bulunmalı. Her hangi bir sakatlık/formsuzluk durumu olmadığında bunların arasından Linderoth-Mehmet Topal ikilisini oynatmak ideal olacaktır. Ancak diğer iki oyuncu da kesinlikle bu yükün altından kalkabilecek kapasitedeler. Uzun sezon maratonu boyunca bu zenginlik hoca tarafından mutlaka akıllıca kullanılmalı. Yaratıcı 3'lünün önünde oynamaya aday 3 tane bir buçukuncu sınıf forveti var Galatasaray'ın. Baros, Nonda ve Ümit Karan. Uyum sorununu aştıktan sonra Baros kariyeri ve yetenekleri göz önünde bulundurulduğunda ilk 11'in değişmezi olacaktır. Ancak mutlaka 50 maçlık bir sezon içinde Nonda ve Ümit Karan da kendilerini mutlu edecek fırsatları bulacaklardır. Zorluk derecesi düşük maçlarda Baros'un partneri olacak ya da onun dinlenmesine fırsat verecek performansları göstereceklerdir. Şampiyonlukları ilk 11'lerin değil yedek kulübelerinin kazandığı kendilerine sürekli hatırlatılmalıdır. Geri dörtlüye gelecek olursak Meira ve Servet defansın ortasında her geçen hafta daha iyi oynayacaklardır. Ancak bu ikilinin performansında belileyici olacak unsur önlerinde oynayacak 2 hamalın oyunları olacaktır. Söylemeden geçemeyeceğim bişey varsa o da Meira'nın belkide Türkiye'ye gelmiş en ofansif defans oyuncusu olduğudur. Bunu attığı ya da atacağı gol sayısına bakarak değerlendirmeye kalkanlar çok yanılırlar. Meira'nın oyuna katkısı ancak dikkatli gözler tarafından maç boyunca top ayağındayken ve hatta değilken yaptığı olumlu işlerin gözlemlenmesiyle anlaşılabilir. Sol bek pozisyonunda Hakan Balta rakipsiz gözüküyor. Volkan'ın dün akşamki oyunu düşünülürse Hakan'ın sakatlanmaması için dua etmek bu bölge için yapılacak en mantıklı şey olur. Sağ bek mevkii ise tam bir muamma. Bu bölgede Gökhan Gönül'le birlikte önümüdeki 10 senede Türkiye'nin en iyi alternatifleri olacak 4 oyuncudan 3'ü Galatasarayda. Ancak Uğur'un sakatlığı, Sabri'nin savrukluğu ve Serkan'ın gençliği bu bölgeyi Galatasaray'ın yumuşak karnı yapıyor. Kaleci De Sanctis bu bölgede hiç sorun yaşanmayacağı konusunda sanırım herkese güven verdi bile. Galatasaray geleneği bozmayarak çok iyi yabancı kalecilere sahip olmayı sürdürüyor. Mutlaka bahsedilmesi gereken bir oyuncu da Aydın. Türkiye futbolunun umudu 2 Aydın'ından sarı kırmızılı olanı sürati ve oyun zekasıyla ben buradayım diyor. Arda, Kewell, Lincoln üçlüsünün arkasında pişeceği 1-2 senenin ardından böyle devam ederse Galatasaray'ın elinde tutmakta çok zorlanacağı bir oyuncu o. İdeal 11'in klübeden gelecek en büyük gücü. Gelecek yılların yeni futbol fenomeni. Umarım beni hayal kırıklığına uğratmaz.

Uzun lafın kısası Galatasaray'ın ideal dizilişi "bence" şöyle olmalı:


- - - - - - - - - -De Sanctis - - - - - - - - - - -


Uğur - - Servet - - Meira - - Hakan Balta


- - - - Mehmet Topal - - - Linderoth - - - -


Arda - - - - - - - Lincoln - - - - - - - Kewell


- - - - - - - - - - -Baros - - - - - - - - - - - -

18 Eylül 2008 Perşembe

Post-modern Darbe Nedir/Nasıl Yapılır?

Eski tarihli bir yazım. Henüz Ergenekoncuların, ulusalcıların maskesi düşmeden karaladığım bişeyler.


17 Nisan 2007

Varan 2: Tandoğan Mitingi

14 Nisan 2007, Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) tarihindeki müstesna yerini alan görkemli bir “halk” gösterisine sahne oldu. Türkiye’nin dört bir tarafından “cumhuriyetçi” taleplerini göstermek için koşup gelen kitleler, Ankara’yı bir “demokrasi” platformuna dönüştürdü. Arkasında hiçbir siyasi angajmanın bulunmadığı iddialarına karşın, bu buluşmaya Türkiye’nin siyasi çevrelerinden sadece ikisinin genel başkanları “vatandaş” olarak katıldılar. Miting organizasyonu süresince önemle üzerinde durulan nokta ise bu organizasyonun herhangi bir siyasal hareketle ilgisi olmadığı ve sadece demokratik toplumun, haklı tepkisinin bir dışa vurumu olduğu yönündeydi. Oysa bu önermenin kendi kendisiyle çelişen bir tarafı vardı. Bu çelişkiyi anlayabilmek için öncelikle “siyasi hareket” kavramını geniş kitleler tarafından algılandığı biçimde “bir siyasal partinin hareketi olmak” cenderesinden kurtarmak gerekir. Siyasal hareketler, bir partinin, grubun, sınıfın tekelinde olamayacak kadar kapsayıcı anlamlar ifade ederler. Öyle ki; adına merkez sağ, merkez sol ya da milli görüş diyebileceğimiz hareketler T.C.’nin tarihi boyunca yakından tanıma fırsatı bulduğu ana akım siyasal hareketleridir. Bu bağlamda, kimilerine göre T.C. tarihinin en önemli sivil toplum hareketi olarak nitelediği bu mitingin herhangi bir siyasi angajmandan yoksun olduğu ve rasgele bir araya gelmiş insan kümelerinin ortak tavrı olduğu düşüncesi yersizdir. Bu gösterinin bir siyasal karakteri vardır ve olmaması da doğası gereği düşünülemez.

Peki ama cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir topluluğu bir araya getiren o güç hangi siyasi hareketle bağlantılıydı? Öncelikle gerçekten hatırı sayılır bir kitle hareketi olsa da T.C.’nin bu tip büyük toplaşmalara tanık olmadığını söyleyemeyiz. Ancak yine de bu toplaşmanın karakteri itibariyle diğerlerinden bir hayli farklı olduğunu gözden kaçıramayız. Öyle ki, ülkenin kültürel kodlarından kaynaklanan bir şekilde bu tip toplaşmalar daha önceki örneklerinde sıklıkla gördüğümüz üzere ülkenin siyasi fenomenlerinin cenaze törenlerinde bir araya gelmişlerdir. Bu toplaşmalara merkez sağ açısından bakacak olursak Turgut Özal, merkez sol açısından bakacak olursak Bülent Ecevit cenazelerinde örneklerine rastlayabiliriz. Hatta bir güncel olay olarak Bülent Ecevit’in ölümünün, partisinin oylarına %5 oranında pozitif etki yaptığını söylersek, ülke insanının siyasal hareketlere eklemlenme ve bireysel tercihlerini değiştirme noktasında manipülasyona ne kadar açık olduğunu görebiliriz.

Esasında siyasal akıldan bu kadar uzak olmak T.C. toplumuna has bir özellik de değildir. Modern sonrası zamanlarda var olan tüm toplumlar için siyasal akılsızlık kaçınılmaz bir olgudur. Bu olguyu kısaca “yabancılaşma” ya bağlayabiliriz. Bireyin, kendi emeğine, ilişkilerine, yaşama ve giderek dünyaya yabancılaşması, onu siyaseten kararsız ve edilgen kılar. Yapılan seçim anketlerinde en fazla oy potansiyelini kararsızların oylarının oluşturması bir tesadüf değildir. İşte bu aşamada modern teknolojinin bir getirisi olan sonsuz imajlar evreninde bir aidiyet arayışı başlar. Radikal eğilimlerin günümüz toplumlarında öne çıkmasının sebebi de budur. Çünkü, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kütleler, ait olmaya duydukları ihtiyaçlarının tatminini, sonsuz imajlar evreninde, özünü yitirmiş fenomenlerden biri ya da birkaçıyla kendilerini eşlemekte bulurlar. Günümüz siyasal düzeninin muzaffer komutanları bu ihtiyacı en iyi maniple edenlerdir. Tarihsel ve kavramsal olarak bu durumda olan dünya medeniyetlerinden, T.C. halkını koparmanın mümkün olmadığı, en azından yukarıda verilen Bülent Ecevit ölümü ve DSP oylarının artması korelasyonuna dayandırılarak iddia edilebilir. Öyleyse cumhuriyet tarihinin en büyük “sivil” toplum gösterisini motive eden etmenler nelerdi? Bunu anlayabilmek için gösteri organizasyonunun haftasındaki gelişmeler gözden kaçırılmamalıdır.

2007 Nisanı’nın ikinci haftası T.C. devleti “siyasi” aktörlerinin bir dizi açıklama ve temaslarına sahne olmuştur. Bu siyasilerin en önemlileri “1 numara” olarak Cumhurbaşkanı ve “2 numara” olarak Genelkurmay Başkanı’dır. Sicili temiz olanlarından seçilmiş bir basın ordusunun karşısına çıkan Genelkurmay Başkanı, basın andıçı tartışmalarının gölgesinde dünyaya çeşitli siyasal mesajlar verdi. Sınır ötesi harekattan bahsederken şahin tavrını açıkça ortaya koymasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimine dair ihtiyatlı açıklamaları T.C. gazetelerinden birinde “hani şahindi, bakın kanarya gibi” yorumlarına sebep oldu. Ardından, Ankara Emniyet Genel Müdürlüğüne yapılan ziyarette kapalı kapılar arkasında Ankara Emniyeti ile (ya da İç İşleri Bakanlığıyla) neler konuşulduğunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, T.C.’nin dört bir yanından Ankara’ya akan kalabalıkları, Ankara Emniyeti’nin şehir girişi de dahil olmak üzere hiçbir noktada kontrolden geçirmemesi en azından bugüne kadarki rutin uygulamalarından farklıydı. Gösteriden bir gece önce, İstanbul sokaklarında dolaşan herhangi birisinin, benzin istasyonlarında bekleyen T.C. bayraklı otobüslerden kolaylıkla fark edebileceği bir organize hareket, Ankara Emniyeti tarafından fark edilememiş ve tamamen “bireysel” girişimleriyle Ankara’ya ulaşmış bu otobüsler herhangi bir kontrolden geçirilmemişti.

T.C. siyasetinin “1 numaralı” aktörü Cumhurbaşkanı ise Genelkurmay Başkanına nazire yaparcasına onun genç subaylarına hitaben bir veda konuşması yapmış ve T.C. rejiminin ilk defa bu kadar ciddi bir tehdit altında bulunduğunu tüm dünyaya ilan etmişti. Genç subayların durumdan çıkaracakları vazifeyi tahmin edebilmek için 10 yılda bir yapılan “balans ayarlarına”, “demokrasi rotüşlerine” bakmak yeterli olacaktır. T.C. tarihinin Anayasa Profesörü Cumhurbaşkanı’nın genç subaylarla yaptığı darbe motivasyonu toplantısı, o gün Tandoğan Meydanını dolduran kitleler tarafından da memnuniyetle karşılandı. Tarihindeki “asker millet” fenomeninin gölgesinden kurtulamayan, erişkin erkeklerinin hayatlarının bir senesini sistematik olarak askeri propaganda altında geçirmesi sağlanan, Milli Güvenlik derslerinde genç beyinleri “dış mihraplar” la yıkanan, tarih derslerini “ırkçı-faşist” bir tarih okumasıyla doldurulan bir “milletin evlatlarından” başka bir tutum beklemek de yersiz olurdu.

Gösteriyi resmi olarak organize ettiği açıklanan Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nin (ADD) kurumsal yapısına ve yönetici kadrosuna baktığımız zaman, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ilişkisini gözden kaçırmamız mümkün değildir. Derneğin bugünkü genel başkanı olan Emk. Orgeneral M.Şener Eruygur, söz konusu ilişkinin en somut tezahürüdür. Ortaya koyduğum bu tabloyu, başlangıçta belirttiğim geniş siyasal hareket anlayışı perspektifinden değerlendirecek olursak, bu organizasyon en azından militer bir oluşum olarak nitelenebilir. Dünya literatüründe militer demokrasi denemeleri ile ayrıcalıklı bir yere sahip olan T.C.’nin son derece tanıdık olduğu bu durum, TSK’nın 10 yıllık “ayar çekme” periyotlarıyla da uyumlu gözükmektedir. Ancak, bu “ayar çekme” vakalarını teker teker değerlendirecek olursak, kendimize öncelikle şu soruyu sormalıyız; “Tehlikenin Farkındamıyız”. Başlangıçta adına “darbe” denen bu ayar girişimleri giderek “muhtura”, “28 Şubat süreci” gibi isimlerle anılmaya başlanmıştır. Arkasında yatan amaç, söylemlerindeki klişelerin tekrarından da anlaşılacağı gibi hep aynı olmakla birlikte en büyük tehlike bunun giderek isminin kaybolması ve geriye ismi olmayan bir cismin kalmasıdır. Bu bir meşruiyet arayışıdır. Adı anti-demokratik olmayan, sergileniş biçimi tam demokratik gözüken bu ufak müdahaleler, bir görüşün iktidarını mutlaklaştırmakta ve meşrulaştırmaktadır. Bu görüş, T.C. vatandaşlarının üzerinde büyük bir toplumsal mutabakata vardıkları militarist demokrasi görüşüdür.

Bütün bunlara rağmen, demokrasi dinamiklerinin gereği olarak askerin siyasal alandaki fiziki mevcudiyetinin belirli sınırları vardır. Tandoğan Mitingi bu fiziki koşulları fazlasıyla aşan bir girişim de olsa, bu girişimin siyasi temsilinin asker tarafından yapılması mümkün değildir. TSK’nın üstlenebileceği ancak ideolojik bir temsiliyet rolü olabilir. İşte bu noktada devreye mitinge “vatandaş” olarak gelen siyasal parti başkanları girer.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; TSK’nın etik olarak tartışmalı olsa bile pratik olarak başarısı tartışılamayacak bu girişimini, olabilecek en sıradan, en basit siyasi kodları speküle ederek yapmayı beceremeyen diğer siyasi parti yöneticilerinin acziyetleri dikkate değerdir. Apolitik, orta sınıf, burjuva hayatının hassasiyetlerini bile farkına varamayan bu siyasal hareketler ancak TSK’nın lider kadrolarının önderliğinde, T.C. siyasal sahnesinin denge unsuru olma konumuna itilmişlerdir. Bu suni konumlandırmanın ne denli işe yarayacağını 2007 güz seçimlerinde göreceğiz. Eğer iyi değerlendirilebilirse, özellikle CHP kendisine etik olarak tartışmalı ama pratik olarak çok verimli bir siyaset yapma yolu bulmuş olabilir. İletişim imkanlarının bu denli geliştiği günümüz toplumlarında toplumsal cazibe merkezi üst sınıfa mensup, renkli hayatlar yaşayan kümeler üzerine odaklanmıştır. Tıpkı tüketim alışkanlıklarının bu sınıfa mensup insanların hayatları üzerinden şekillendirilmesi gibi, oy verme alışkanlıklarının da bu sınıfa mensup kişilerin siyasal eğilimleri üzerinden toplumsal bilinç dışına kazınması mümkündür. Bu yolla tamamen bilinçsiz biçimde role-modellerinin tüketim alışkanlıklarını kopyalayan kütlelerin siyasal eğilimlerini yönlendirmek mümkün olacaktır. Bu miting ile atılan en önemli adım apolitik orta sınıfı, siyaset sahnesinde daha aktif bir rol oynamaya itmektir. Fakat bu rolden fazla bir beklenti içine girmek hayalperestlik olacaktır. Emeğine yabancılaşmış kütleler ve onlara önderlik etme arayışında olan burjuvalar ancak yeni/eski burjuva iktidarlarına imkan verecektir. Burjuva iktidarı arayışındaki kütlelere söylenecek son söz ise ancak şu olabilir:
Bir burjuvanın yapabileceği hiçbir şey “doğru” olamaz çünkü “Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz!”.

Piyale Madra!!

13 Eylül 2008 Cumartesi

Fatih Belözoğlu

Futbolla hiç ilgilenmeyen bir arkadaşımız herşeye rağmen milli takımı takip ettiğini söylüyordu çarşamba akşamı maçı izlemeye başlamadan az önce. Haksız sayılmazdı gerçekten. Türk Milli takımı yanlızca kendi taraftarına değil son Avrupa Şampiyonası'nda gördüğümüz gibi tüm spor severlere tatlı heyecanlar yaşatmayı başarmış ilginç bir oluşum. Ancak, bu takımın heyecan verdiği spor severler futbolu sevenlerle sınırlı değil malesef. Çünkü Kadıköy'de oynan İsviçre maçı da dahil olmak üzere pek çok karşılaşmada dövüş sporu severler için de oldukça cazip bir oluşum olduğunu kanıtlamıştı. Son maçtan önce yaşanmış olanlar benzer dövüş sporları severlik eğiliminin takım içinden kaptanlar düzeyinde dahi paylaşıldığını gösterdi bizlere. Maçtan önce otobüste kavga eden Emre Belözoğlu ve Gökdeniz Karadeniz ikilisinden Gökdeniz bu merakının bedelini kadro dışı kalarak öderken, Emre annesinin kendisine yapılan "gayrı nizami" medya saldırısına dayanamayıp kalp krizi geçirmesi sebebiyle olacak, teselli edilmek amacıyla sahaya kolunda kaptanlık pazubandıyla çıkarılmış ve hatta kazanılan penaltı atışı da kendisine kullandırılarak "saha dışı performansı" ödüllendirilmiştir. Tabi ödüllenene bakarken dikkatlerimizden kaçırmamamız gerekenin ödüllendiren olduğunu unutmamak lazım. Terim manevi oğlunun her koşulda arkasında olduğunu bir kez daha göstermiştir. Öyleki maçtan önceki basın toplantısında yanına aldığı oğluna medyayla ilişkiler dersini uygulamalı olarak göstermiş ve usta çırak ilişkisinde yeni bir çığır açmıştır. Fakat söz konusu usta eğosu öylesine şikin bir şahsı muhteremdir ki, boynuzun kulağı geçmesine izin vermezcesine maçtan önce Tanburacı Osman'a telefonda esaslı bir kalay geçmiş ve maç sırasında ise vatan toprağından "cebren ve hile ile" 1 puan almayı başaran Belçikalı antrenörün üzerine topla tüfekle yürüyüp İtalyanca gramer dersi vermiştir. Bütün bunlardan sonra TFF'nin Terim'i görevden alıp Emre ve Gökdeniz'i ömür boyu milli takımlardan men etmek için ne beklediğini düşünmek ise yine bize düşmüştür. İşte "bizim" milli takım böylesine heyecan verici bir takım...

11 Eylül 2008 Perşembe

Piyale Madra!


Eylül 2008 Aslantepe Ali Sami Yen Stadyumu İnşaatı


Galatasaray 2008-2009


14 yıllık suskunluğun ardından 1987 ve 88'de kazanılan şampiyonluklar ve ardından 1996-2000 arasında kazanılan üst üste 4 lig, UEFA ve Süper Kupa şampiyonlukları. Ardından başlayan maddi ve manevi çözülme...
Galatasaray'ın geçtiğimiz 20 yılını açıklamak işte bu kadar kolay. Dünya futbolunun kabuk değiştirdiği son 20 sezonun 11'ini Galatasaray lig şampiyonluğuyla bitirmiş. Bunların yanında ikisi Avrupa kupası olmak üzere müzesine 10 kupa daha götürmüş. Modern zamanlarda Türkiye'nin futboldaki mutlak hakimi. Ancak ülkenin sıkıntılarına paralel olarak girdiği maddi sıkıntılar ve yönetim zaafiyetleri uzun zamandır belini bükmüştü camianın. Buna rağmen geçtiğimiz 3 yılda yine 2 kez şampiyon olmayı başarmıştı. Ancak yönetim biçimi ve kadro taraftarı tatmin etmiyordu bir türlü. 2007 Mart'ında göreve gelen yeni yönetim kolayca gözükecek kadar farklı bir yönetim anlayışı benimsemişti ve herkesin içinde tatlı bir heyecan uyandırmıştı. Ancak kimse bu kadarını tahmin etmiyordu sanırım. En iddialı Galatasaraylı bile yeni yönetimin sadece 2 transfer döneminde yaklaşık 25 oyuncuyla yollarını ayıracağını ve yerlerine bir o kadar oyuncu alabileceğini, takımın çehresini tamamen değiştirebileceğini düşünemezdi. Bu sene itibariyle oluşturulan kadro Galatasaray tarihinin en iyi 3, Türkiye tarihinin ise en iyi 5 kadrosundan biri. Sezon başı sıkıntıları sebebiyle bocalalıyor gibi gözükselerde potansiyeli çok yüksek bu kadronun bundan 418 gün sonra tamamlanacak yeni stad ile yeni bir hegemonya kuracağı kesin gibi.