Sayfalar

18 Eylül 2008 Perşembe

Post-modern Darbe Nedir/Nasıl Yapılır?

Eski tarihli bir yazım. Henüz Ergenekoncuların, ulusalcıların maskesi düşmeden karaladığım bişeyler.


17 Nisan 2007

Varan 2: Tandoğan Mitingi

14 Nisan 2007, Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) tarihindeki müstesna yerini alan görkemli bir “halk” gösterisine sahne oldu. Türkiye’nin dört bir tarafından “cumhuriyetçi” taleplerini göstermek için koşup gelen kitleler, Ankara’yı bir “demokrasi” platformuna dönüştürdü. Arkasında hiçbir siyasi angajmanın bulunmadığı iddialarına karşın, bu buluşmaya Türkiye’nin siyasi çevrelerinden sadece ikisinin genel başkanları “vatandaş” olarak katıldılar. Miting organizasyonu süresince önemle üzerinde durulan nokta ise bu organizasyonun herhangi bir siyasal hareketle ilgisi olmadığı ve sadece demokratik toplumun, haklı tepkisinin bir dışa vurumu olduğu yönündeydi. Oysa bu önermenin kendi kendisiyle çelişen bir tarafı vardı. Bu çelişkiyi anlayabilmek için öncelikle “siyasi hareket” kavramını geniş kitleler tarafından algılandığı biçimde “bir siyasal partinin hareketi olmak” cenderesinden kurtarmak gerekir. Siyasal hareketler, bir partinin, grubun, sınıfın tekelinde olamayacak kadar kapsayıcı anlamlar ifade ederler. Öyle ki; adına merkez sağ, merkez sol ya da milli görüş diyebileceğimiz hareketler T.C.’nin tarihi boyunca yakından tanıma fırsatı bulduğu ana akım siyasal hareketleridir. Bu bağlamda, kimilerine göre T.C. tarihinin en önemli sivil toplum hareketi olarak nitelediği bu mitingin herhangi bir siyasi angajmandan yoksun olduğu ve rasgele bir araya gelmiş insan kümelerinin ortak tavrı olduğu düşüncesi yersizdir. Bu gösterinin bir siyasal karakteri vardır ve olmaması da doğası gereği düşünülemez.

Peki ama cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir topluluğu bir araya getiren o güç hangi siyasi hareketle bağlantılıydı? Öncelikle gerçekten hatırı sayılır bir kitle hareketi olsa da T.C.’nin bu tip büyük toplaşmalara tanık olmadığını söyleyemeyiz. Ancak yine de bu toplaşmanın karakteri itibariyle diğerlerinden bir hayli farklı olduğunu gözden kaçıramayız. Öyle ki, ülkenin kültürel kodlarından kaynaklanan bir şekilde bu tip toplaşmalar daha önceki örneklerinde sıklıkla gördüğümüz üzere ülkenin siyasi fenomenlerinin cenaze törenlerinde bir araya gelmişlerdir. Bu toplaşmalara merkez sağ açısından bakacak olursak Turgut Özal, merkez sol açısından bakacak olursak Bülent Ecevit cenazelerinde örneklerine rastlayabiliriz. Hatta bir güncel olay olarak Bülent Ecevit’in ölümünün, partisinin oylarına %5 oranında pozitif etki yaptığını söylersek, ülke insanının siyasal hareketlere eklemlenme ve bireysel tercihlerini değiştirme noktasında manipülasyona ne kadar açık olduğunu görebiliriz.

Esasında siyasal akıldan bu kadar uzak olmak T.C. toplumuna has bir özellik de değildir. Modern sonrası zamanlarda var olan tüm toplumlar için siyasal akılsızlık kaçınılmaz bir olgudur. Bu olguyu kısaca “yabancılaşma” ya bağlayabiliriz. Bireyin, kendi emeğine, ilişkilerine, yaşama ve giderek dünyaya yabancılaşması, onu siyaseten kararsız ve edilgen kılar. Yapılan seçim anketlerinde en fazla oy potansiyelini kararsızların oylarının oluşturması bir tesadüf değildir. İşte bu aşamada modern teknolojinin bir getirisi olan sonsuz imajlar evreninde bir aidiyet arayışı başlar. Radikal eğilimlerin günümüz toplumlarında öne çıkmasının sebebi de budur. Çünkü, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kütleler, ait olmaya duydukları ihtiyaçlarının tatminini, sonsuz imajlar evreninde, özünü yitirmiş fenomenlerden biri ya da birkaçıyla kendilerini eşlemekte bulurlar. Günümüz siyasal düzeninin muzaffer komutanları bu ihtiyacı en iyi maniple edenlerdir. Tarihsel ve kavramsal olarak bu durumda olan dünya medeniyetlerinden, T.C. halkını koparmanın mümkün olmadığı, en azından yukarıda verilen Bülent Ecevit ölümü ve DSP oylarının artması korelasyonuna dayandırılarak iddia edilebilir. Öyleyse cumhuriyet tarihinin en büyük “sivil” toplum gösterisini motive eden etmenler nelerdi? Bunu anlayabilmek için gösteri organizasyonunun haftasındaki gelişmeler gözden kaçırılmamalıdır.

2007 Nisanı’nın ikinci haftası T.C. devleti “siyasi” aktörlerinin bir dizi açıklama ve temaslarına sahne olmuştur. Bu siyasilerin en önemlileri “1 numara” olarak Cumhurbaşkanı ve “2 numara” olarak Genelkurmay Başkanı’dır. Sicili temiz olanlarından seçilmiş bir basın ordusunun karşısına çıkan Genelkurmay Başkanı, basın andıçı tartışmalarının gölgesinde dünyaya çeşitli siyasal mesajlar verdi. Sınır ötesi harekattan bahsederken şahin tavrını açıkça ortaya koymasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimine dair ihtiyatlı açıklamaları T.C. gazetelerinden birinde “hani şahindi, bakın kanarya gibi” yorumlarına sebep oldu. Ardından, Ankara Emniyet Genel Müdürlüğüne yapılan ziyarette kapalı kapılar arkasında Ankara Emniyeti ile (ya da İç İşleri Bakanlığıyla) neler konuşulduğunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, T.C.’nin dört bir yanından Ankara’ya akan kalabalıkları, Ankara Emniyeti’nin şehir girişi de dahil olmak üzere hiçbir noktada kontrolden geçirmemesi en azından bugüne kadarki rutin uygulamalarından farklıydı. Gösteriden bir gece önce, İstanbul sokaklarında dolaşan herhangi birisinin, benzin istasyonlarında bekleyen T.C. bayraklı otobüslerden kolaylıkla fark edebileceği bir organize hareket, Ankara Emniyeti tarafından fark edilememiş ve tamamen “bireysel” girişimleriyle Ankara’ya ulaşmış bu otobüsler herhangi bir kontrolden geçirilmemişti.

T.C. siyasetinin “1 numaralı” aktörü Cumhurbaşkanı ise Genelkurmay Başkanına nazire yaparcasına onun genç subaylarına hitaben bir veda konuşması yapmış ve T.C. rejiminin ilk defa bu kadar ciddi bir tehdit altında bulunduğunu tüm dünyaya ilan etmişti. Genç subayların durumdan çıkaracakları vazifeyi tahmin edebilmek için 10 yılda bir yapılan “balans ayarlarına”, “demokrasi rotüşlerine” bakmak yeterli olacaktır. T.C. tarihinin Anayasa Profesörü Cumhurbaşkanı’nın genç subaylarla yaptığı darbe motivasyonu toplantısı, o gün Tandoğan Meydanını dolduran kitleler tarafından da memnuniyetle karşılandı. Tarihindeki “asker millet” fenomeninin gölgesinden kurtulamayan, erişkin erkeklerinin hayatlarının bir senesini sistematik olarak askeri propaganda altında geçirmesi sağlanan, Milli Güvenlik derslerinde genç beyinleri “dış mihraplar” la yıkanan, tarih derslerini “ırkçı-faşist” bir tarih okumasıyla doldurulan bir “milletin evlatlarından” başka bir tutum beklemek de yersiz olurdu.

Gösteriyi resmi olarak organize ettiği açıklanan Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nin (ADD) kurumsal yapısına ve yönetici kadrosuna baktığımız zaman, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ilişkisini gözden kaçırmamız mümkün değildir. Derneğin bugünkü genel başkanı olan Emk. Orgeneral M.Şener Eruygur, söz konusu ilişkinin en somut tezahürüdür. Ortaya koyduğum bu tabloyu, başlangıçta belirttiğim geniş siyasal hareket anlayışı perspektifinden değerlendirecek olursak, bu organizasyon en azından militer bir oluşum olarak nitelenebilir. Dünya literatüründe militer demokrasi denemeleri ile ayrıcalıklı bir yere sahip olan T.C.’nin son derece tanıdık olduğu bu durum, TSK’nın 10 yıllık “ayar çekme” periyotlarıyla da uyumlu gözükmektedir. Ancak, bu “ayar çekme” vakalarını teker teker değerlendirecek olursak, kendimize öncelikle şu soruyu sormalıyız; “Tehlikenin Farkındamıyız”. Başlangıçta adına “darbe” denen bu ayar girişimleri giderek “muhtura”, “28 Şubat süreci” gibi isimlerle anılmaya başlanmıştır. Arkasında yatan amaç, söylemlerindeki klişelerin tekrarından da anlaşılacağı gibi hep aynı olmakla birlikte en büyük tehlike bunun giderek isminin kaybolması ve geriye ismi olmayan bir cismin kalmasıdır. Bu bir meşruiyet arayışıdır. Adı anti-demokratik olmayan, sergileniş biçimi tam demokratik gözüken bu ufak müdahaleler, bir görüşün iktidarını mutlaklaştırmakta ve meşrulaştırmaktadır. Bu görüş, T.C. vatandaşlarının üzerinde büyük bir toplumsal mutabakata vardıkları militarist demokrasi görüşüdür.

Bütün bunlara rağmen, demokrasi dinamiklerinin gereği olarak askerin siyasal alandaki fiziki mevcudiyetinin belirli sınırları vardır. Tandoğan Mitingi bu fiziki koşulları fazlasıyla aşan bir girişim de olsa, bu girişimin siyasi temsilinin asker tarafından yapılması mümkün değildir. TSK’nın üstlenebileceği ancak ideolojik bir temsiliyet rolü olabilir. İşte bu noktada devreye mitinge “vatandaş” olarak gelen siyasal parti başkanları girer.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; TSK’nın etik olarak tartışmalı olsa bile pratik olarak başarısı tartışılamayacak bu girişimini, olabilecek en sıradan, en basit siyasi kodları speküle ederek yapmayı beceremeyen diğer siyasi parti yöneticilerinin acziyetleri dikkate değerdir. Apolitik, orta sınıf, burjuva hayatının hassasiyetlerini bile farkına varamayan bu siyasal hareketler ancak TSK’nın lider kadrolarının önderliğinde, T.C. siyasal sahnesinin denge unsuru olma konumuna itilmişlerdir. Bu suni konumlandırmanın ne denli işe yarayacağını 2007 güz seçimlerinde göreceğiz. Eğer iyi değerlendirilebilirse, özellikle CHP kendisine etik olarak tartışmalı ama pratik olarak çok verimli bir siyaset yapma yolu bulmuş olabilir. İletişim imkanlarının bu denli geliştiği günümüz toplumlarında toplumsal cazibe merkezi üst sınıfa mensup, renkli hayatlar yaşayan kümeler üzerine odaklanmıştır. Tıpkı tüketim alışkanlıklarının bu sınıfa mensup insanların hayatları üzerinden şekillendirilmesi gibi, oy verme alışkanlıklarının da bu sınıfa mensup kişilerin siyasal eğilimleri üzerinden toplumsal bilinç dışına kazınması mümkündür. Bu yolla tamamen bilinçsiz biçimde role-modellerinin tüketim alışkanlıklarını kopyalayan kütlelerin siyasal eğilimlerini yönlendirmek mümkün olacaktır. Bu miting ile atılan en önemli adım apolitik orta sınıfı, siyaset sahnesinde daha aktif bir rol oynamaya itmektir. Fakat bu rolden fazla bir beklenti içine girmek hayalperestlik olacaktır. Emeğine yabancılaşmış kütleler ve onlara önderlik etme arayışında olan burjuvalar ancak yeni/eski burjuva iktidarlarına imkan verecektir. Burjuva iktidarı arayışındaki kütlelere söylenecek son söz ise ancak şu olabilir:
Bir burjuvanın yapabileceği hiçbir şey “doğru” olamaz çünkü “Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz!”.

Hiç yorum yok: