Sayfalar

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Caner Erkin Galatasaray'da


1988 doğumlu Caner Erkin, 2 sene önce 4 m.€'ya transfer olduğu CSKA Moskova'dan sezon sonunda satın alma opsiyonu Galatasaray'da olmak üzere 1 yıllığına kiralandı. 13 kez A Milli Takım forması da giymiş olan Caner kendi jenerasyonunun en yetenekli oyuncularından biri. zaten bu jenerasyonun Tevfik Köse ve Nuri Şahin dışındaki tüm iyi oyuncuları da Galatasaray'da. çocukluğundan beri milli takımlarda birlikte oynadığı Arda, Uğur ve Aydın'la birlikte Galatasaray'da büyük bir çıkış yakalayacağını tahmin ediyorum.
mükemmel bir sol ayağı olan Caner tam bir free kick uzmanı. sol kanatta gerek defansif gerekse ofansif olarak kullanılabilir. süratli ve çok iyi ortalar yapabilen Caner tam bir kanat oyuncusu. Galatasaray'daki öncelikli görevi H.Balta'yı yedeklemek olacak Caner'in ilerleyen dönemde ise Arda'nın avrupaya trasferinden doğacak boşluğu doldurması beklenebilir.

L.Tallinn vs. Galatasaray



bu maçla ilgili çok bişey yazmak gelmiyor içimden. İstanbul'daki 5-0'lık skordan sonra tamamen formaliteye dönüşen ikinci maça neredeyse 3. 11'iyle çıkan bir Galatasaray vardı sahada. bazı oyuncular çin son şanstı bu maç. bazıları ise adaptasyon sürecinin bir parçası.

kuşkusuz en kötü değerlendiren Alparslan oldu. bu takımda oynayacak kapasitede olmadığı ortaya çıktı. sanırım bu sezonu Bank Asya Ligi'nde bir takımda kiralık geçirecektir.

daha önce göstermiş olduğu yüsek performans sebebiyle kendisi hakkındaki beklentileri yükselten Serdar ise belki de gereğinden fazla yükselen bu beklentileri karşılayamadı. vasat bir performans ortaya koymasına rağemen 2 önemli gol pozisyonuna girdi fakat değerlendiremedi. yenilen golde ise hatası büyüktü. taç çizgisi yakınında çok gereksiz bir faul yaptı ve bu faul atışından gelen top gol oldu.

tabi Serdar'ın gereksiz faulü kadar dikkat çekici olan ikinci nokta Galatasaray'ın yine bir duran toptan gol yemesi. sezon başından beri yenen gollerin tamamı ya bir duran toptan ya da orta sahada kaptırılan topların ters kanatlara çabuk şekilde oynanmasından geldi. ters kademe problemi üzerinde çalışıldığı ve özellikle Sabri'nin kendisini bu yönde geliştirdiği, H.Balta'nın ise bu konuda zaten çok başarılı olduğu gözden kaçmıyor. ama bu duran toptan gol yeme sıkıntısı hakkıda henüz bir gelişme sağlanmış değil. takımın bu sorun üzerinde önemle durması gerekiyor.
Sabri demişken sezon başından beri görev anlayışı, oyun konsantrasyonu ve taktik uyum konularında inanılmaz bir gelişim içinde olduğunu görüyorum. ondan verim alan tüm teknik adamlar ona sahadaki görevlerini açıkça ve çok iyi anlatan ve ondan beklediklerini belli bir çerçeveye alan teknik adamlar oldular. onu serbest bırakan ya da ekstra katkı yapmasını bekleyenlerin zamanında Sabri kariyerinin en berbat maçlarını oynadı. fizikalitesi tartışılmayacak bu çocuktan iyi bir takım oyuncusu yaratmak üzere Frank. Sabri'nin bu fırsatı çok iyi değerlendirmesi lazım. bu maçta ters kanada attığı 50-60 m.lik adrese teslim 5 veya daha fazla pası var ki bu ondan görmeyi hiç beklemediğim bir şeydi. umarım bu çizgiyi devam ettirebilir.


maçın en dikkat çekici oyuncusu Elano'ydu tabiki. harika bir oyuncu olduğunu, futbolu çok iyi bildiğini ve olağan üstü çabuk ve doğru kararlar alabildiğini gösterdi bize. sadece dokunduğu değil dokunmadığı toplarda da bunu tüm açıklığıyla hissettik. Galatasaray muazzam bir oyuncu kazanmış. ancak onun takıma monte olması kaçınılmaz olarak Arda'nın sol açığa, Kewell'ın da malesef yedek kulübesine kaydırılması anlamına gelecek.
Kewell ve Nonda'nın +2 kontenjanını dolduracağı bu takımda sakat Linderoth'u da hesaba katmazsak sürekli oynayacak 4 yabancı oyuncu olacak. Leo Franco, Keita, Elano ve Baros. devre arasına kadar bekleyip eksiklikleri görmek ve devre arası transfer döneminde iyi bir fırsat çıkarsa bunu değerlendirerek ilk 11'de doğrudan görev verilecek yeni bir yabancı oyuncu almak çok doğru bir strateji olacaktır.
diğer takımların yabancı kontenjanlarını devşirmelerle 9-10'a varan sayılarla nasıl zorladıklarını göz önünde bulundurursak, Galatasaray'ın ne kadar doğru bir takım planlamasına gittiğini daha rahat anlarız.

30 Ağustos 2009 Pazar

dev bir Panapticon’a dönüşen dünya


İngiliz filozof ve hukukçu, toplum reformcusu, ‘Faydacılık’ düşüncesinin teorisyeni, Jeremy Bentham’ın 1785 yılında muhtemelen Versailles’ın Hayvanat Bahçesi’nden esinlenerek tasarladığı ‘modern’ hapishane modeli Panopticon adını taşıyordu. Bentham’ın Panapticon’u [‘pan’=bütünü, ‘opticon’=gözlemlemek] birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Panoptikon’un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin bir siluetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham’ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun, aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahpus bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı. Bentham’ın tasarladığı mükemmellikte bir Panapticon henüz inşa edilmedi ama bugün neredeyse tüm toplumsal yaşama Panapticon ilkeleri uygulanmaya çalışılıyor. Kışlalar, okullar, ibadet mekânları, fabrikalar birer Panapticon haline dönüşüyor. Tüm dünya devasa bir Panapticon’a dönüştürülüyor...
Ayşe Hür - Taraf

27 Ağustos 2009 Perşembe

Tallinn semaları


Lavadia Tallinn - Galatasaray maçı 2 saat sonra başlayacak.
sahaya çıkacağını tahmin ettiğim Galatasaray 11'i şöyle;
-------------------Leo Franco---------------
S.Kurtuluş---E.Güngör---E.Aşık---Alparslan
----------Barış------------M.Topal----------
-------------------Elano---------------------
Aydın--------------------------------S.Eyilik
------------------Yaser---------------------
harika bir oyun ve galibiyet beklemiyorum.
ama temel oyun felsefesine sağdık bir oyuncu topluluğu görmeyi umut ediyorum.

türk(müy)üm? doğru(mu)yum?


"Diyarbakır'da maçtan önce çalınan İstiklal Marşı neden ıslıklandı?" diye soruyor herkes.
sorunun cevabı içinde saklı; tüm Türkiye'de maçlardan önce neden İstiklal Marşı çalınıyor?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

3. hafta Galatasaray vs. Kayserispor



Galatasaray bu sezon oynadığı 8. resmi maçından da farklı bir galibiyetle ayrıldı. peki çok mu iyi oynadı? bence hayır. çok iyi oynamamasına rağmen Galatasaray'ın istikrarlı biçimde iyi yaptığı bazı şeyler ve istikrarlı biçimde geliştirdiği bazı özellikleri var. duran top organizasyonları her maç iyi yaptığı şeylerin belki de en iyisi. çünkü doğrudan skora etki ediyor. bunun yanında kanatlardan son çizgiye inip ceza sahasına verilen paslardan gol bulma taktiği de her maçta olmasa da iyi işleyen yönlerden biri. takım savunması ve beklerin ters kademe anlayışlarındaki gelişim de gözeden kaçmayacak düzeyde.



Galatasaray bugüne kadar oynadığı her maça çok iyi başladı. oyuncular fizik olarak henüz yıpranmamışken ve oyunun gidişatına uyum göstermemişken hafta boyunca yaptıkları çalışmaları sahaya çok iyi yansıtıyorlar. peki ne yapıyor Galatasaray başladığı her maçın ilk 20-25 dakikasında? öncelikle stoperlerini orta sahaya kadar çıkartıyor. Baros ile Servet arasındaki mesafeyi 40 m. ve altına düşürüyor. enlemesine ise sahayı her iki çizgiye kadar genişletiyor. çok hızlı top çeviriyor ve kaptırdığı topları alan daraltarak çok hızlı bir şekilde geri kazanıyor. maçın tamamına yayılması amaçlanan bu düzen henüz 90 dakika boyuca gereğince uygulanamıyor. fakat bölüm bölüm uygulanabilen bu düzen bile bugüne kadar karşılaşlan rakipleri sirkulase etmeye yetti. bundan sonraki hedef bu düzeni oyunun bütününe yaymak olmalı.

oyuna iyi başlayan Galatasaray'ın en çok göze çarpan parçası ikinci golün geldiği 35. dakikaya kadar Sabri'ydi. bu süre içinde Sabri çok kritik iki ters kademeye girdi ve Keita ile uyumlu biçimde çok sayıda bindirme yaptı. Sabri'nin yaptığı bu iki güzel şeyin ilkinin müsebbibi Aydın'dı. Aydın maçın hemen başında delici özelliğini bir an önce sergileyebileceği aksiyonların içine girmeye çalıştı ve çizgiden aldığı toplarla doğrudan içeri doğru hızlanarak takımı karşı sahya sürüklemeye çalıştı. elbette Aydın'ın bu hızlı çıkışlarına arkasındaki H.Balta'nın bindirmeleri eşlik etti. fakat Aydın'ın taşıdığı topları final anlarında yanlış kararlarla kaybetmesi sonucunda gelişen iki Kayserispor atağında ağırlık ters kanattaki Sabri'nin üzerine bindi ve o da kendisinden hiç beklemediğim biçimde bu pozisyonlarda çok başarılı oldu. Sabri'nin bu pozisyonlar için özel olarak çalıştırıldığı çok belli. ofansif aksiyonlardaki başarısı ise Keita'nın yine muhtemelen uyarılmış olduğu için topu daha çok paylaşması sonucunda kendiliğinden ortaya çıktı.

Galatasaray oyunun bu bölümünde gerçekten iyi futbol oynadı iki gol buldu ve 4 gol pozisyonuna girdi. gollerden ve pozisyonlardan bahsederken Baros'dan bahsetmemek olmaz. henüz fizik olarak hazır olmasa da çok istekliydi ve olağanüstü mücadele etti. Sabri'nin şutu dışındaki tüm pozisyonlarda o vardı ve hak ettiği golü de buldu. ilerleyen günlerde çok daha iyi olacağını ve yine çok gol atacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.

benzer şekilde iyi bir santrafor performansı da Kayserispor'un forveti Makukula'dan geldi. Türkiye'nin en güçlü iki stoperini onun kadar zorlayacak ikinci bir forvetin Turkcell Süper Liginde oynadığını sanmıyorum. fakat herşeye rağmen yenilen golde ve sonrasında 45. dakikada kullanılan serbest vuruşta Kayserisporlu oyunculara ceza sahası içinden kafa vurdurulmasını anlayamıyorum. 1.90 cm.lik Servet ve Gökhan'ın yanında 1.85 cm.lik H.Balta'yla birlikte bu ligde kimseye kafa topu vermemeleri lazım. ofansif yan top organizasyonlarını çalıştığı kadar defansif yan top pozisyonlarını da çalışması gereken bir Galatasaray var karşımızda.



ikinci golden sonra ise oyunun temposu ilk devrenin son 10 dakikasında iyiden iyiye düştü. ikinci devre Elano-Keita değişikliğiyle başladığında Aydın sağ kanada, Arda sol kanada, Elano ise orta sahaya geçiyordu. H.Balta'nın sakatlanarak yerini Uğur'a bırakması ve Sabri'nin alışılmış konsantrasyon sorunları sebebiyle oyun disiplininden uzaklaşmasıyla kanat beklerinden hiç bir ofansif destek alamayan Galatasaray'ın hücum gücü büyük düşüş gösterdi. buna Aydın'ın verimsizliğini ve Elano'nun uyumsuzluğunu da eklediğimizde oyunun tüm yükü göbekteki 4 oyuncunun, yani Servet, Gökhan, M.Sarp ve Ayhan'ın üzerine yıkıldı. bu sırada Kayserispor da Galatasaray'ın iki stoperine hava toplarındaki üstünlüğünü kabul ettiren Makukala'ya uzun toplar oynayarak sahayı boylamasına uzatıyordu. böylece Galatasaray'ın blokları arasındaki mesafe uzadı ve geriden bol pasla oyun kurma prensibinin yerini defanstan atılan uzun toplar aldı. bu dönüşüm Galatasaray'ı sıradan bir takım kimliğine büründürürken sıradan olmayan bir adamın inanılmaz bir şutu ile maç birden 3-1 oldu ve psikolojik olarak her iki takım oyuncuları için de bitti.

Elano'nun golü anlatılacak gibi değil. ters ayağıyla 28 m.den topu öyle bir kapattı ki inanılır gibi değildi. fakat attığı golün dışında Elano oyunda fazla bir varlık gösteremedi. bloklar arasındaki bağlantının koptuğu anlarda orta sahaya yaklaşıp takımın boyunu kısaltması gerekirken o Baros'a iyice yaklaşarak adeta forvet arkası oynadı. henüz 60 dakika oynamış bir oyucu için daha fazla eleştiri yapmadan biraz daha beklemekde fayda var.



oyun 3-1 olduktan sonra tamemen koptu. fakat bu bölümde oyundan iyice düşen Sabri'nin saçmalıkları bana sabır testi gibi geldi. çok iyi başladığı maçın gidişatında bir çuval inciri berbat etti yine. sanırım bu çocuk adam olmayacak. Arda ise kötü oynadığı bir maçın son dakikasında çok yüksekten gelen bir topu öyle güzel konrol etti, peşindeki defans oyuncusunu öyle güzel geçti ve ceza sahasına dalıp Baros'a öyle güzel bir pas attı ki, oyun 4-1 olurken kimsenin aklında Baros'un geç gelen gol vuruşu değil Arda'nın tek kişilik şovu kalıyordu.

vasatı dahi bulamayan bir oyunla Kayserispor'u farklı yenmeyi başardı Galatasaray. çok yetenekli oyuncuları ve dünya futbol standartları dahilinde bile çok ilerici bir oyun felsefesi var Galatasaray'ın. uyugulamadaki sıkıntılara ve kesintilere rağmen gidişat olumlu. bu olumlu gidişatın bence skorlarla da ilgisi yok. bugün maç kaybedilmiş olsaydı da Galatasaraylılar bu takıma güvenmeye devam ederdi.

21 Ağustos 2009 Cuma

Galatasaray vs. L.Tallinn



Galatasaray'da başarı havası var. bunu anlamak için maça gidip gelen biri olmak lazım. stada henüz yaklaşırken hissedebiliyorsunuz bunu. üzerinde sarı-kırmızı formalar olan insanlar metrobüste, kaldırımda, kırmızı ışıkta göz göze geldiklerinde birbirlerine küçük bir hareketle kafa selamı veriyorlar. işte tam o anda gözlerindeki ışıltıyı paylaşıyorlar birbirleriyle, hafif gülümseyen dudaklar bu karşılaşmaya eşlik ediyor. stadın önüde kalabalık saatler önceden toplanıyor. stad kapılarındaki hengameden kimse fazla şikayet etmiyor. içeride başka bir dünya var. eski açık çıldırmış durumda. herkes yaklaşan bir tarihsel olaya tanıklık etmenin, bu tarihin bir parçası olmanın tatlı heyecanını yaşıyor. rakip güçsüz, rakip ölçü değil, rakip önemli değil. önemli olan oradaki o garip hava. ortak bir bilinç oluşmuş durumda. bişeylerin doğru yapıldığına, işlerin er geç iyi gideceğine dair ortak bir kanı var. işte bu hava sahada olup bitenden daha açıklayıcı. güzel günler görülecek, bu belli ...

rakip gerçekten zayıftı. fakat modern futbolun geldiği noktada en kötü takıma bile 5 gol atıp hiç gol yemeden, dahası gol pozisyonu vermeden ve topa %72 oranında sahip olarak galip gelmek azımsanacak birşey olamaz. Galatasaray bu performansı adeta ciddi bir antreman maçı yaparcasına gösterdi. tüm oyuncuların bireysel performansları ortalamanın altında kaldı. zaten sistemi olan takımlarda bireysel kahramanlıklara gerek kalmaz. işte bu sebeple İstanbul'un diğer iki önemli takımından biri sakatlanan Alex'inin yerini kiminle ikame edeceğini, diğeri yeni 10,5 numarasını nereden bulacağını düşünürken, Galatasaraylı oyuncuların artık otomatiğe bağlanmaya başlayan bazı şeyleri oyunun belli bölümlerine yapmaları farklı skor için yeterli oldu. bu bakımdan oyunu 4 bölümde değerlendirebiliriz; ilk 20 dakika, ikinci 25 dakika, 2. devrenin ilk yarısı ve 2. devrenin ikinci yarısı.

oyuna çok iyi başlayan Galatasaray, ilk 20 dakikada rakibine orta sahayı geçme imkanı vermedi. bunun sebebi Galatasaray'ın yeni oyununun temel prensibi olan pas oyunuydu. bu bölümde tüm oyuncular aldıkları pası ya 'kontrol pas' ya da 'tek pas' olarak en yakın arkadaşına oynadı. yani adeta antremanlarda oynadıkları ortada sıçan mantığıyla her oyuncu topa ya 1 kez değdi ya da kenisine gelen topu tekten kontrol etti ve pas verdi. belli ki bu teknik yönetimin onların uygulamasını beklediği 1 numaralı prensip. maç sonrası basın toplantısında Neeskens'in de özellikle vurguladığı nokta oyunun ilk 20 dakikasındaki bu pas oyunuydu. topa bu kadar çok sahip olup, onu bu kadar iyi paylaşmak rakibi kendi kalesine çok yakın oynamaya mahkum etti ve bunun sonucunda da gol geldi. Keita 1-0.
bireysel performansların vasatı aşamadığını söylemiştim. özellikle Aydın'ın beklenilen etkinlikten uzak kalması ve Keita'nın iştahı bir kez daha oyunun Galatasaray'ın sağ kanadına yığılmasına sebep oldu. fakat bu maçta Keita-Sabri ikilisi Denizlispor maçıdaki Keita-Uğur ikilisinin yakaladığı uyumun çok uzağında kaldı. bu uyumsuzluk ideal defans 4'lüsünün sağına kısa sürede Uğur'un yerleşeceğinin ve Sabri'nin rotasyon 4'lüsüne kaydırılacağının habercisi gibiydi. Hafta sonu oynanacak Kayserispor karşılaşmasında Uğur'un defansın diğer ideal 3 oyuncusuyla birlikte ilk 11'de sahaya çıkması benim için süpriz olmayacak.
ilk yarının son 25 dakikasında Galatasaray oyun disiplininden uzaklaştı. eski alışkanlığını hatırlayan Ayhan topu ayağında çok tutmaya başladı ve 2 defa tehlikeli olabilecek bölgede kaybetti. neyse ki geri 4'lü bu pozisyonlarda Ayhan'ın arkasını toparladılar. ilk devrenin 2. yarısını temposuz ve tatsız bir oyunla geçirdi Galatasaray. öyle ki yanımdaki arkadaşım bana dönüp bişey oynamıyoruz dedi. tam devre böyle bitecek diye düşünürken M.Sarp'ın ilki zar zor ikincisi ise büyük bir beceriyle atılmış iki çalımı geldi ve bu pozisyonda freekick kazanıldı. topun etrafında toplanan Arda, Keita, Ayhan, Sabri ve H.Balta atışın nasıl kullanılacağını tartışmaya başladılar. sanırım öncelikle pas olarak kullanmayı düşündüler. çünkü Arda iki stoperini bir işaretle ceza sahasına çağırdı. fakat tam atış kullanılacakken Keita barajın duruşunu gördü ve vurmaya karar verdi. Keita'nın büyük bir beceri gerektirmeyen ama yerden düzgünce köşeye giden vuruşu ile 2. gol geldi ve oyun psikolojik olarak kırıldı.
ilk devrenin sonlarına doğru Aydın'ın etkisiz oyunu sebebiyle 2. devreye Kewell'la başlanacağını düşünmüştüm. fakat devre arasında sahada ısınan yedek oyuncuların arasından sadece Nonda soyunma odasına gitmişti. az sonra Puyol'la birlikte ısınmaya çıkacak ve ikinci devre oyun onunla balayacak demekti bu. bugüne kadar hep böyle olmuştu ama bu sefer olmadı. 5 dakika sonra içeriden çıkan Nonda bu sefer E.Güngör'ü içeri gönerdi . fakat o da 5 dakika sonra dışarı çıktı ve 2. devre ilk devredeki 11'le başladı.
oyun başlar başlamaz Baros'un artık atmak istediği gol için ne kadar çabaladığı göze çarpmaya başladı. onun gerçek bir savaşçı ruhu var. sürekli sırtında 1, 2 rakip oyuncuyu taşıyarak oynuyor ve çok darbe alıyor. Baros o kadar hareketli ki, Nonda için bu sisteme ondan daha uygun oyuncu diyenlere gerçeten şaşıyorum. Baros takım planlamasının en önemli parçalarından biri.
diğeri ise kesinlikle Keita. sanırım onu 2 sezondan fazla elimizde tutmamız imkansız. olağanüstü bir fizik gücü ve sürati var. sürekli oyunun içinde. defansif görevlerini ihmal etmiyor. tekniği ortalamanın çok üstünde. büyük çalımları çok güzel atıyor. telefon kulübesinde adam geçemez belki ama futbol sahasıda geçemeyeceği oyuncu yok. sanki omuz, tekme vs. yedikçe daha da güçleniyor ve inanılmaz agresif oyamaya başlıyor. öyle ki; hayatımda hiç hissetmediğim bişeyi hissettirdi bana. oyunun ilk devresinin sonlarına doğru sağ çizgide bir rakip oyuncuyla mücadeleye girdi ve mücadele adeta tekme tokat bir hal aldı. ama o ne düştü ne de faul bekledi. pozisyona asıldı, tekmeyi yedikçe güçlendi, o güçlendikçe ben o gücü sanki kendimde hissettim. sonunda adeta bir duygu patlaması yaşadım ve önümdeki çocuğu omuzlarından tutup sarsmaya başladım. heyecan verici oyuncu dedikleri bu olsa gerek.

oyunun son bölümü ise penaltıdan aradığı golü bulan Baros'un fiziksel yetersizliği sebebiyle artık oyundan çıkmak zorunda kalması ve yerini Elano'ya bırakmasıya başladı. Bu arada Aydın da Kewell ile değişmişti. ortaya forvetsiz ama 4 forvetli bir oyun şablonu çıktı. gerçek bir 4-2-4 oynanmaya başlandı. öndeki 4'lü Arda - Kewell - Elano - Keita olarak dizildi. oyunun bu bölümü için sanırım "deneysel futbol" terimini kullanabiliriz. hiçbir defans oyuncusunun kucağına alarak takip edemeyeceği 4 forvetle aynı anda sahada olmak ve bu oyuncuları sürekli yer değiştirerek oynatmak önce Kewell'ın şık golünü getirdi. fakat daha önemlisi oyunun rakip kale çizgisi ile 18 arasında oynanmasına sebep oldu. bunun sonucu olarak 5. gol oldu. bu golü kimse atmadı. istatistiksel olarak bakıldığında bu rakibin kendi kalesine attığı bir gol olarak gözükebilir ama işin aslı Galatasaray'ın bu golü atarken yanlız topu değil karşı takımın tüm oyuncularını da topla birlike kaleye soktuğudur. oyunu sahanın 4. bölgesine kadar ileri iten bir takımın golü atması değil kendiliğinden golün olmasını beklemesi yeterli.
çılgınca bir oyun oynuyor Galatasaray. sonunda ya vezir ya da rezil olunacak bir felsefesi var. saha içndeki denemeler hiç bitmiyor. her maç yeni birşeylerin denendiğini görüyoruz. bu bağlamda Gayın-Sin'deki maç yazısını okumanın önemli olduğunu düşünüyorum. herkes 4-3-3'ün çeşitli görünümlerini tartışırken belirli bir 'sabit' olarak ele aldığı defans 4'lüsü bile Galatasaray'da çeşitli denemelere tabi tutuluyor. Tallinn maçındaki dizilişi formüle etmek gerekirse sanırım 1-3-2-3-1 denebilir. kurumsal basın ve onun ezberci yazarları 40 yıllık teraneleri terennüm ederken Florya Uzay Üssünde yıldız savaşları için yeni planlar kurgulanıyor.

9.58 x 2 = 19.16


kuzenim telefonda 19.19 dediğinde haberi çok doğal karşıladım. zaten Sami Yen'in gürültüsünden ne dediğini pek duymamıştım ama anladığım 19.49 koşan Bolt'un birinci olduğu ve rekordan çok uzak kaldığıydı. bütün o hengamenin içinde son kez kuzenime kulak kesildiğimde "19.19 oğlum rekor kırdı" dediğini anladığımda tam karşımda Keita benzer bir sprint atıyordu. bi Keita'ya baktım, bi Bolt'u düşündüm aklım ermedi. bu adam 3 gün önce 100m.'yi 9.58'de koşmuştu. 200m.'de iki 100m. performansıyla koşsaydı; 9.58x2=19.16 koşmuş olurdu. sadece 0.03 saniye daha yavaştı. yarışı izlediğimde gördüm ki, eğer onu zorlayan birisi olsaydı sanırım 19.16'dan da iyi bir derece yapabilirdi. yani daha göreceğimiz çok şey var. Londra 2012'yi nasıl bekleyeceğiz bilmiyorum.

içiyorsa sebebi var, maden suyundan


Ben Hürriyet'in yalancısıyım.
bugün yayınladıkları bu fotografın altında yazanlar aynen şöyle:
"Aziz Yıldırım, Galatasaraylı taraftarı kovdu
Fenerbahçe'nin Sion'la yapacağı karşılaşma öncesinde mücadeleyi izlemeye gelen bir Galatasaray taraftarı, Aziz Yıldırım'ın yanına geldi.
Fenerbahçe Başkanı'ndan imza isteyen gurbetçi, Aziz Yıldırım'ın tepkisiyle karşılaştı ve imza alamadan Yıldırım'ın yanından ayrıldı."
soda içsin bol bol. hazımsızlığa iyi gelir...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

2. hafta Galatasaray vs. Denizlispor


çok sık karşılaşılan bir şey değildir sahaya çıkan 11 oyuncu varken herkesin gözünün kulübede oturan 7 oyuncuya çevrilmesi. hafta içinde neredeyse tüm kadrosunu milli takımlara gönderen Galatasaray'ın yedek bekleyen 7 oyuncusunun 6'sı hafta arasında milli takım formalarını ıslatmıştı. bunlara maçı tribünden izleyen Elano, Servet ve Serdar'ı ayrıca sakatlıkları süren ve düzenli olarak milli takımlarına çağrıldıklarını bildiğimiz Memet Topal ve Linderoth'u da eklersek sayı 11'i buluyor. bu sene çok ciddi bir kadro derinliği sağlandığına şüphe yok. iş sevk ve idareye kalıyor ve bunu da Frank en iyi biçimde yapıyor.


sezon başından beri defans 4'lüsünde Sabri, Gökhan, Servet ve Hakan'ı oynatmayı düşündüğünü anladığımız Frank bu maçta bu 4'lüyü tamamen değiştirerek Uğur, E.Güngör, E.Aşık ve Volkan'ı sahaya sürdü. herşeyden önce ben Frank'ın bir başka maçta benzer şekilde defanstaki 4'lüsünü tamamen değiştireceğini sanmıyorum. bu hafta olan kadro yapılanmasını henüz tamamlamayan Galatasaray'da kimlerin kalacağını ve kimlerin gideceğini anlamaya yönelik bir hamleydi. bu hamlenin kaybedeni kesinlikle Volkan oldu. performansına ancak 58 dakika dayanılabilen Volkan'ın oyundan çıkmasıyla Galatasaray'ın 3 golünün arka arkaya gelmesine tesadüf denemez. bu sene dünya standartlarına göre bile "ileri" denebilecek bir futbol anlayışını sahaya yansıtmaya çalışan Galatasaray'da, tek bir oyuncunun dahi görevini yapamaması bütün sistemin arızalanmasına sebep oluyor.

öyle ki; Volkan'ın başarısızlığı öncelikle oyun kurma aşamasında kendisini gösterdi. oyuna Leo Franco'nun önündeki iki stoperden birine verdiği pasla başlayan takımda daha sonra top sağ ve sol beklere gönderiliyor. ancak önceki maçların istatistiklere baktığımızda sağ beke ve sol beke verilen pasların eşit sayıda olduğunu görüyoruz. Volkan'ın yetersizliği topun daha çok Uğur'a oynanmasına sebep oldu. Bu durumda doğru pası yapmak konusunda üzerine fazladan yük binen Uğur normalde yapması gerektiği gibi topu M.Sarp'a oynayamadı. aslında oynayamadı demek de doğru değil. zira Uğur ve M.Sarp arasındaki pas bağlantısında bir sorun yoktu. fakat Volkan'ın M.Sarp'a oynaması gereken topların yükü de Uğur'a binince, o da hata yapmamak adına paslarının bir kısmını kestirmeden önündeki Keita'ya verdi. bu durumda Volkan'ın yetersizliği kadar Keita'nın kontrolsüz iştahının da payı vardı. bu iki faktörün birleşimi oyunun ağırlık merkezinin sahanın sağına yığılmasına sebep oldu. fakat Keita'nın iştahına ve becerisine rağmen ilk devre süresince bu kanattan etkinlik sağlanamadı. çünkü yeni oyun felsefesine göre sahanın bir kenarında ağırlık merkezi oluşturmak önemli ancak sonuca gidecek bir faktör değil. yapılmak istenen örneğin Hakan, Arda ve Kewell ile birlikte oyunun sol kanadında bir ağırlık merkezi oluşturup savunmanın dikkatini bu yana çekmek ve ters kanada çabuk paslar atarak oyunun yönünü aniden değiştirerek rakibi zayıf tarafından vurmak.

bunun yapılamamasının birinci sebebi sağ kanatta oluşturulan ağırlık merkezine alternatif bir merkezin solda Volkan'ın beceriksizliği sebebiyle oluşturulamamasıydı. ikincisi ise sağ kanatta oluşturulan ağırlık merkezinden ters kanada pas atması gereken Barış'ın bu pasları atacak yeteneğe sahip olmaması. nitekim Galatasaray'ın yediği golü bu çerçevede düşünürsek; orta sahada Barış'ın yanlış bir tercihle topu ısrarla sağ kanatta oluşan ağırlık merkezinden ters kanada çevirmemesi ve sağ kulvara oynamaya çalışırken kaybetmesini takiben ters kanatta yetersiz Volkan'ın kademeye girememesi izleyince golü yemek kaçınılmaz oldu.



yenen bu golden çıkarılacak üç şey var:

1- takımın acilen Elano'ya ihtiyaç var. bütün iyi niyetine ve gayretli oyununa rağmen bu sistemde Barış orta saha için son tercih durumunda. Elano'nun Barış'ın yerine yerleşmesi ve Arda'nın solda yaptığını sağda yapması Galatasaray'a çok yönlü hücum edebilme kapasitesi kazandıracak. bunun yanında Elano pas dağılımını dengeleyerek ilk yarıda olduğu gibi Keita'nın kontrolsüz iştahının takıma zarar vermesini engelleyecek ve basit top kayıplarını minimuma indirerek ters kanattaki bekin (H.Balta) yükünü hafifletecek.

2- Volkan'ın bu takımda oynaması imkansız. Alparslan'a ise taraftarın güvendiği kadar Frank'ın güvenmediği anlaşılıyor. bu durumda H.Balta'ya bir alternatif bulunması şart. bu alternatif ya bir Türkiyeli oyuncu olacak ki bu isim olsa olsa Caner Erkin olabilir ya da alınması düşünülen yabancı stoper sağ bek oynayabildiği gibi sol bek de oynayabilecek.

3- Uğur maçın en çok topla buluşan ve en çok olumlu pas yapan oyuncusu istatistikleriyle gösterdi ki, herşeyden önce topa sahip olmak isteyen Galatasaray'ın sağ beki sağlıklı olduğu sürece o olmalıdır. Sabri ancak onun alternatifi olabilir.



işlere olumlu tarafından bakacak olursak, H.Balta ve Ayhan'ın oyuna girmesiyle birlikte Galatasaray taktik anlamda yapmak istediklerini sahaya yansıtabildi.

Leo Franco'nun ne kadar iyi bir tercih olduğu oyuna soktuğu her topta daha çok belli oluyor. takımını 10 kişi bırakmayan bir kalecisi var Galatasaray'ın, gerektiğinde stoper oynayabilecek gibi gözüküyor. Keita henüz fizik olarak hazır değil. buna rağmen çok istekli ve çok yetenekli. sahip olduğu teknik ve fiziksel özelliklerin hepsine birden sahip oyuncu sayısı Turkcell Süper Ligi'nde sıfır dünyada ise iki elin parmakları kadar. Frank'ın sistemi için biçilmiş kaftan.

defanstaki alternatifleri muazzam. Emre Aşık gibi bir hazır güç sürekli bekliyor. ama gecenin Uğur'dan sonra ikinci kazananı tartışmasız Emre Güngör. eğer yeni ve çok iyi bir yabancı stoper transfer edilmezse Gökhan ve E.Güngör arasında benim tercihim banko E.Güngör olurdu. çabuk, sert ve mücadeleci. ama asıl önemlisi toplu oyunu Servet, Gökhan ve E.Aşık'tan daha iyi.

Galatasaray M.Sarp transferinde turnayı gözünden vurmuş. bedavaya M.Sarp ve 10 milyon €'ya M.Topuz. kimin doğru tercih yaptığını en güzel zaman gösterecek.

Arda ve Kewell oyuncu değişikliklerine kadar kriz anında bir çözüm üretemeyerek aslında onlardan bekleneni karşılayamadılar ancak taşlar yerine oturunca bildiğimiz performanslarını sergileyebildiler. bu durum bir soru işareti olarak kafamızın bir köşesinde dursun.

Baros'un formsuzluğu ve buna rağmen faydalı oyunu sürüyor. kısa sürede kendini toparlayacağını tahmin ediyorum.


son söz Galatasaray seyircisisine; yenilen golden ve atılan ikinci golden sonra başlayan tezahürat onların da bazı şeylerin farkında olduğunu gösteriyor. ama benim gözlerim hala "KONSANTRASYON" pankartını arıyor.

yok artık Usain Bolt!


duyduğumda yerimden sıçradım. gördüğümde gözlerime inanamadım. dünyanın en hızlı adamı rekoru akıl dışı bir noktaya taşıdı. bu rekor eğer kırılabilirse bundan sonra ancak kendisi tarafından kırılabilir. umarım Bolt bir 100 m. rekoru izleme şansını benim çocularımın elinden almamıştır. lütfen sadece önüne bakarak koşma Usain.

bebelere balon


suyun karşı tarafında yine garip şeyler oluyor. dün akşam 'golü olmadan önce bilen adamı' dinlerken zannettim ki Turkcell Süper Ligi'ne Barcelona komple transfer edilmiş. suyun öte yanındaki takıma bir iltifat bir iltifat, aklım başımdan gitti. ardından maç görüntülerini izledim. 3 golün dışıda 1'i ceza sahası dışından, 1'i ceza sahası içinden 2 şut var. gollerin ilki offside, ikincisi kaleci rezaleti, üçücüsü Brezilyalı marifeti. maçın yıldızı yaptığı 2 inanılmaz kurtarışla yine "koca kafa". çok iyi çalıştırıldığı söylenen takmıda topa vurduğu ya da ayağını uzattığı için adele sakatlığı yaşayan oyucular, transfer rekorları kırılarak alınıp kadroya giremeyen top-uzlar var. medya neden hep bir tarafın balonuna üflüyor? bilmiyorum.
dahası iki haftadır suyun öte yanında bazı taraftarlar bilet fiyatlarını protesto ediyor. sebep 55 liralık açık tribün biletleri. ama dün maçta özellikle açık tribünler hınca hınç doluydu. sebep basit. modern gece kondunun yapımının tamamlanmasıyla stadlarında tam bir "kast" sistemi oluşturanlar, futbol müşterilerinin satın alma gücü ve potansiyeli karşısında fiyatları yukarı çekerek futbola aşık olanları tribünlerden uzaklaştırmakta sakınca görmüyorlar. sonradan görme, küçük burjuva müşteri potansiyelleri stadı doldurmaya yetiyor. gelen müşteri futbol sirkinin yaşı geçmiş maymunlarını ya da Brezilyalı akrobatları görmeyi talep ediyor. yerli futbol emekçileri de yuhalanıyor. genç oyuncular ise futbol oynamak yerine UEFA listelerinde formaliteleri yerine getirmek için aranıyor, bulunamıyor. bu organizasyonun bir "spor kulübü" olarak ülkenin toplam sportif kültürüne ne gibi bir katkı yaptığı ise hala tartışılmıyor.

aşağıdakiler ve yukarıdakiler


EPL'de ilk hafta sonunda oluşan puan durumu. görüldüğü gibi tabloda 3 puanlı ve 0 puanlı takımlar var sadece. yani oynanan 10 maçta hiç beraberlik olmamış. yıldızlarını kaybeden EPL acaba rekabetini de mi kaybedecek? genel olarak dünya futbolunun gittiği nokta bu. steril bir futbola doğru yolculuğumuz devam ediyor. oyun büyüsünü kaybediyor. önce futbola yürekten aşık olan gerçek futbol fanatikleri kriminal gerekçeler öne sürülerek tribünlerden uzaklaştırıldı ve onların yerlerine satın alma gücü yüksek futbol müşterilerini yerleştirildi. sonrasında tarihi, toplumsal ve sosyal olaylar örgüsüyle ilmik ilmik işlenmiş takımları para babalarına peşkeş çektildi. şimdi de peşkeş çekilenlerle çekilmeyenlerin iki farklı grup oluşturduğu tekbir ligde "sözde" rekabet ediyorlar. oyunumuza yazık oluyor.

13 Ağustos 2009 Perşembe

futbol aşktır


ve hepimiz sana aşığız Diego ...
(Maradona, teknik direktörlüğünü yaptığı Arjantin milli takımına ilk kez çağırılan Jesus Datolo ile attığı ilk golün sevincini paylaşıyor.)

325, 327, 329 ...


uyumak zor olmamıştı uzun zamandır dün akşamki kadar.

birilerinin benim gibi uyuyamadığını bile bile.

benim yastığım kuruydu dün akşam bazılarınınkinden farklı olarak.

ama benimki de ıslanmştı onlarınki gibi zamanında.

hayatlarının en zor gecesi geride kaldı.

şimdi hayatlarının en zor gününü, haftasını, ayını, yılını tüketmek kaldı geriye.

kahvaltıda ekmek yemek hiç bu kadar zor olmamıştı.

çay bile boğazıma takılmamıştı.

açlar şu anda biliyorum.

ilk kahvaltı aşağlık oyunlarının en aşağlık parçası belkide.

insanların hayatlarını çalan bu düzen.

zor günler bitiyor bir şekilde ama zor günlerin anısı silinmiyor hafızadan.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

önleyicilik üzerine...



pek çok kez duymuşsunuzdur, Avrupa'da "önleyici hekimlik" sistemi ile sağlık harcamalarından ciddi tasarruf yapılmakta ve halk sağlığı daha düşük bütçelerle daha yüksek standartlara ulaştırılmaktadır. bunun gerçekleşmesi aile hekimliği sisteminin etkin biçimde işletilmesiyle mümkün olmuştur. hani bizim ülkemizde 3 kuruş paraya çalışan, TUS sınavında en son tercih edilen, bir hastanede kendinizi muayene ettirmekten imtina ettiğiniz aile hekimleri var ya. işte onlar Avrupa'nın yüksek standartlı sağlık sisteminin en temel elemanıdır. çünkü herhangi bir hastalığı en ucuz ve etkin tedavi yöntemi o hastalığı henüz ortaya çıkmadan öngörmek ve kişinin hastalanmasını beklemeden önlemini almaktır. bu uygulamayı bizde zaman zaman panik ataklar şeklinde tezahür eden sağlık taramaları ile karıştırmamak lazım. sağlık taramalarının halkı potansiyel hasta olarak görme anlayışının çok ötesinde bir bilimsel takip ve öngörü mekanizmasıdır bu. aile hekimleri yeni doğan bir çocuğun anası, babası hatta dedesi ve annannesini de takip ettikleri için olası riskleri ve bünyeye özel reaksiyonları öngörebilir ve bu doğrultuda önleyici hekimlik yapabilirler.

Türkiye kültürünün tamamen yabancısı olduğu bu "önleyici" kelimesini yadırgayan ifadeleri atasözlerimizde de bulmak mümkün; 'dereyi görmeden paçaları sıvamak', 'doğmamış çocuğa don biçmek' gibi bazı atasözleri toplumsal belleğimizde "önleyici" kavramının neden gelişmediğini açıklamaya yardımcı olabilir. tarihsel olarak göçebelikle bağlantılandırabileceğimiz bu kavrayış bugün toplumsal dokudaki hakimiyetini tüm şiddetiyle sürdürmekte.

ancak gerçek tehlike bu tarihsel gerçeğin günün koşullarıyla birleşmesi sonucunda ortaya çıkıyor. kapitalist dünyanın haticeyle değil neticeyle ilgilenen yapısı icraatı merkeze yerleştiriyor. icraat ise en çok paliyatif yöntem ve önlemlerle kedini gösteriyor. yani haticeye yatırım yapmak ve sonuçları için beklemeye geçmektense, netice için kısa yollar aramak cazip hale geliyor. işte bu durum Türkiye'nin tarihsel ve toplusal yapısıyla birleşince müthiş bir uyum buluyor ve 'testi kırılmadan kızını dövme' noktasına varıyor.

bireysel kahramanlığın büyüsünü kaybettiği, şiddet kullanma tekelinin devlete terkedildiği, duello kültürünün yok olmaya yüz tuttuğu 'modern' toplumlarda "önleyicilik" herşeyden önce simgesel fenomenler üzerinden kurulur. tüm simgesel hiyerarşinin en tepesinde devlet vardır ve devlet yukarıdan aşağıya toplumsal hayatı kendi organları aracılığıyla düzenler. bu düzen her düzeyde kendine has gösterenler aracılığıya kurulur. öyle ki, devlet hukuktan sorumlu elemanlarına siyah cübbe, sağlıktan sorumlu elemanlarına beyaz önlük giydirmiş, onların kendilerine has bir dil üzerinden iletişim kurmalarına ön ayak olmuş ve iktidarlarının bu gösterenler üzerinden tesis edilmesini sağlamıştır.

benzer şekilde toplumsal güvenliği sağlayan polisin de belli bir giyim standartı vardır. böyle bir standartın olması onun iktidarını mümkün kılmıştır. sıradan bir insan sokakta yürüyen bir polisin silah taşıdığını ve şiddet kullanma yetkisinin olduğunu bilir. aynı durumu polis de farkındadır. bu simgesel ayrımın pratik karşılığı ise genel kanının aksine, polis olan kişinin şiddet kullanma yetkisini fiilen kullanması değildir. milyonlarca yıllık tarhsel evrimi insan nesline elinde silah tutana (yani yaptırım gücü olana, iktidara) saygı gösterme tecrübesini kazandırmıştır. 'medeni' dünya bu kazanımların omuzunda yükselerek toplumların herhangi bir güç gösterisinde bulunmadan da düzenin sağlanabildiği bir noktaya ulaşmıştır. işte bu nokta tam olarak "önleyici polisliğin" kendisini gösterdiği noktadır. bu aşamada simgesel dolayım öylesine soyutlaşmıştır ki, polisler silah taşımdan dahi güveliği sağlayabilir hale gelmiştir.

bu soyutluğun zararlarından ve kişiyi kendi zihin hapisanesine hapseden psikolojik etkilerinden burada bahsetmeyeceğim. blogda bu konuya değindiğim başka yazılar var. bunları yazarken temel kabulüm yarın tekrar uyanıp sokağa çıkacağım ve biz bu ülkede bazı şeyler yaşarken başka yerlerde daha iyi hayatların yaşanabildiğidir.

dün ana haber bülteninde gördüğüm bir haberde, emniyet teşkilatının ayakkabı boyacısı, kestaneci, simitçi vb. kılığında halkın arasında karışacağı ve oluşturduğu sivil timlerle suçluları yakalayacağı duyurulyordu. işte tam bir şark kurnazlığı örneği. neticeye giden kısa yol arayışı ve icraat kandırmacası. polisin resmi kıyafeti ile halk arasındaki arzı endamı başlı başına bir "önleyici güvenlik" uygulamsıdır. yani suçu oluşmadan önlemeye yöneliktir. elbette her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye önleyicilik fikrinden çok 'ben yaptım', 'ben yakaldım', 'ben iyileştirdim' diyebilme imkanını sağlayan icraatçı yaklaşımı benimsiyor. fakat esas önemli olan bu gibi şeyleri henüz oluşmadan önleyebilmektir. bu icraatçı yaklaşımın bir getirisi de korku imparatorluğunun değirmenine su taşımaktır. etrafımızda şiddet ve silah kullanma yetkisine sahip olup olmadığını bilmediğimiz binlerce insanla birlikte yaşayacağız bundan sonra. etrafımızda onlarca polis varken, birden binlerce potansiyel polis olacak.

kimin polis olup kimin olmadığını nasıl ayıracağız?
kendimizce bir çözüm bulup herkese karşı daha temkinli olacağız.
peki bu durum bir avuç 'suçlu'nun gazabına uğramak ihtimalinden daha mı güvenli olacak?
hayır!
yoksa hakkımızı savunmaktan bizleri daha mı çok alıkoyacak?
evet!



benzer anlayış hayatımızın her alanına hakim aslında. nasıl olmasın ki? önleyici hekimi, önleyici polisi, önleyici devleti, kütürü olmayan bir ülkenin "önleyici hakemi" de haliyle olamaz. Ama adı Bünyamin Gezer olan bir ilginç insanın bu ülkede hakemlik yapabiliyor olması herşeye rağmen tartışmaya açıktır. adı geçen zat-ı muhterem esas itibariyle bir polistir. futbol oyununda iktidarı elinde tutan hakemlik müessesinden TSK mensuplarının topluca çekilmesinin ardından ironik biçimde bu boşluğu doldurmak üzere bu role soyunmuş bir polis. tek başına bu hadise bile ülkenin geçirdiği dramatik dönüşümün bir gösterenidir ya bu konuya derinlemesine girmiyorum.

Gezer diğer 'silahsız' meslekdaşlarının aksine asık suratlı ve despot bir hakemdir. ne kadar şaşırtıcı değil mi? bu ülkede iktidarın olduğu her yerde ben de varım der gibidir. Daha önce futbolcular maç sonu açıklamalarında kendisiden azar işitmek durumunda olmadıklarını televizyon kameralarına söylemişlerdir. Gezer bu açıklamalar üzerine oyun sırasında oyunculara güler yüz göstermeye çalışmış ancak büsbütün komik duruma düşmüştür. çünkü kendisinin medeni iletişim yöntemlerini hakkıyla kullanacak kültürel birikimi yoktur. muhtemelen babasından şiddet görmüş, çocuğuna şiddet uygulamış, kendisine şiddet kullanma alışkanlığını meşrulaştıracak polislik mesleğini seçmiş bir kişidir. oysa önleyici babalık / polislik / hakemlik senin otoritene karşındakinin sen yaptırım araçlarına baş vurmadan rıza göstermesini gerektirir. ama bu adam her haliyle elinde yaptırım copunu tuttuğunu ve her an buna baş vurabileceğini göstererek iktidarını kurmaktan başka bir yol bilmiyor.

oyuncularla arasındaki saygıya dayalı otorite ilişkisini kurmayı beceremediği için çocuğunu döven baba tavrını benimseyen bu adama Türkiye futbol kamuoyu bir süredir tahamül ediyor. ancak bu hafta oynan Gaziantepspor-Galatasaray maçında yaptıkları artık çizmeyi ne kadar aştığını ve sahip olduğu mantaliteyi yukarıda anlattıklarım çerçevesinde nasıl fütursuzca sergilediğini açıkça ortaya koymuş bana da illallah dedirmiştir. teknik olarak verdiği kararların yanlışlığını bir kenera bırakarak Arda'nın oyundan alınması sırasında ortaya gelen hadiseye odaklanacağım.

Arda'nın oyundan alınacağını gösteren tabela havaya kaldırıldıktan sonra Arda doğal olarak yedek kulübesine doğru sahanın uzak köşesinden hareketlendi. bu sırada kaşısına çıkan Gezer Arda'yı yakın taç çizgisinden çıkması için önce uyardı daha sonra ise bu yönde zorlayıcı fiziksel temasa girdi. doğal olarak Arda hakemin bu müdahalesine aldırmadan çıkması gereken noktaya doğru yöneldi ve hakemden onun otoritesini sarsmaya yönelik harekette bulunduğu için ceza olarak sarı kart gördü.

burada polis hakem Gezer'in yetki aşımı ve görevi kötüye kullanmak da dahil, Türkiye'deki polislik mesleği kültürünün doğal kazanımlarını nasıl tüm açıklığıyla sergilediğini görüyoruz. öncelike oyuncunun sahayı nereden terkedeceğine hakem karar veremez. dolayısıyla burada bir yetki aşımı vardır. ikincisi bu kararı sözlü olarak ifade edemez. burada da Gezer'in iktidarının ona sağladığını sandığı keyfi karar verme yetkisini nasıl içselleştirdiğini görüyoruz. üçüncüsü böyle bir durumda onun kararına uymayan kişiye karşı elinde bulundurduğu şiddet kullanma yetkisini derhal nasıl kullanıma soktuğunu görüyoruz ki, buna da yetkisini kötüye kullanmak diyebiliriz. dördüncü ve son olarak, sarı kartla cezalandırdığı oyuncuya talimatlara uymayan keyfi bir cezalandırma uygulamış ve bunu 'hakem otoritesini sarsmak' veya 'zaman geçirmeye yönelik davranışta bulunmak' şeklinde kitabına uydurmuş oluyor. merak ediyorum, polis hakem Gezer maç sırasında bağı çözülen ayakkabılarını Arda'ya bağlatmak istese ve Arda da bunu yapmasa Gezer Arda'yı hakemin otoritesini sarsmak sebebiyle yine cezalandırırmıydı?

ne diyeyim; "mesleki deformasyon".

10 Ağustos 2009 Pazartesi

1. hafta Gaziantepspor vs. Galatasaray



2009-2010 Turkcell Süper Ligi'nin ilk haftasında Antep'te oynanan maça herşeyden önce sıcak damgasını vurdu. Bu maçın 9 Ağustos tarihinde saat 19:30'da oynatılması en basit ifadeyle skandaldır. İnsan sağlığını hiçe sayan bu kararı alanlar oyunun son düdüğüyle birlikte derin bir nefes almış olmamlılar.



Sondan başlamak istiyorum. Maç bitmiş ve takım soyunma odasına doğru gidiyor. Tünelin hemen başında 70'li yılların iki efsane takımında (Ajax ve Barcelona) 10 yıl oynamış bir futbol fenomeni içeri giren oyuncularını bekliyor; Johan Neeskens. Soyunma odasının kapsında ise 80'li yılların iki efsane takımında (Ajax ve AC Milan) toplam 350 maç oynamış bir saha içi lideri oyuncularına "çak" yapıyor; Frank Rijkaard. Arada içeri giren yönetim kurulu üyeleri de bu sahneden nasibini alıyordu. Bu isimlerden biriyle (Haldun Üstünel) Frank ellerinin kavuştuğu o anda göz göze geliyor ve bu birlikteliğin enerjisi o sırada gözlerden fışkıran ışık hüzmeleri şeklinde tezahür ediyordu. Bir uyum yaşanıyordu. Telaşsız, ne yaptığını bilen, birbirine güvenen bir birliktelik. Bence herşey aslında burada başlıyor. Bu organizasyonda bilimsel bilgi, profesyonel çalışma ahlakı ve karşılıklı güven var.


Bu sezon izlediğim 8. maçıydı bu Galatasaray'ın. İzlediğim ilk 7 maçta gözlemlediğim şeyler vardı. Sürekli daha iyi yapılan şeyler. Bütün bu iyi şeyleri temel olarak 2'ye ayırabiliriz. Bunların ilki topa sahanın her yerinde ama özellikle de kendi 18'iyle ortasaha çizgisi arasında sahip olmak. Sahip olduğu topu tek ve kısa paslarla sürekli bloklar arasında gezdirmek ve rakip kaleye bu kısa ve seri paslaşmalarla yaklaşıp pozisyonlara girmek. İkincisi ise yine topa sahipken oyunun yönünü çapraza atılan uzun toplarla aniden değiştirmek ve araya atılan derin toplarla son çizgilere inmek. Merakım şuydu; bütün bu iyi şeyleri yapmaya çalışan takım Türkiye liginin bilinen sert ve mücadeleci karakteri kaşısında bunları yapmaya çalışmaktan vaz geçecekmiydi yoksa bu sertlik ve mücadeleye rağmen kötü oynamak pahasında bunları yapmaya çalışmaya devam mı edecekti?

Dün maçın tamamında yapılmaya çalışan şeylerden ilki hiç bir şekilde ortaya koyulamazken, ilk 25 dakikada Galatasaray yapmaya çalıştığı şeylerin ikicisini başarıyla yaptı. Topa sahip oldu, oynun yönünü uzun çapraz paslarla değiştirdi ve derin toplarla son çizgilere indi. İlk 7 maçta da gördüğümüz bu oyun stratejisi erken bir gol getirdi. Sonrasında, oynanan 5. resmi maçta da bir duran top organizasyonundan (2.) gol geldi. Bütün bunlar çalışan, hazırlanan ve aklında bir oyun felsefesi olan bir takımın işaretleriydi. Ancak 25. dakikadan sonra topun hakimiyeti kaybedildi. Geçen senenin topa en çok sahip olan ve en isabetli pas yapan takımı Gaziantepspor karşısında Galatasaray orta sahası topun peşinden koşmaktan başka bir şey yapamadı.

Bu beceriksizliğin bazı önemli sebepleri vardı:

Bunlardan en önemlisi Servet&Gökhan ikilisinin toplu oyundaki yetersizliklerine, Sabri faktörünün eklenmesiyle oyunu ayağa pasla açma opsiyonu olarak geriye sadece H.Balta'nın kalmasıydı. Balta'nın formsuzluğu düzenin onun üzerinden işlemesini imkansızlaştırdı. İlk devreyi Balta tek bir olumlu hareket yapmadan bitirdi. Bunun üzerinde degaj yapma yasağı olan Leo Franco tüm topları havaya dikti. Formsuz Baros'un yüksek topları indirmek ve saklamak konusundaki başarısızlığı oyun hakimiyetinin Gaziantepspor'a geçmesini sağladı.
Bu aşamadan sonra oyun planını uygulayabilmek için gerekli alan daraltan saha içi yerleşiminin sağlanamaması orta sahadaki M.Sarp&Ayhan ikilisinin üzerine çok fazla yük binmesine ve bu ikilinin çok geniş alanda mücadele etmek zorunda kalmasına sebep oldu.

Galatasaray'ın yeni oyun felsefesi cesaret gerektiriyor. Top karşı takımdayken defansın göbeğindeki ikili bir ayaklarını sürekli orta saha çizgisine basmalılar. Bekler ise defansın arkasında atılacak topların kademesine girmek üzere sürekli uyanık olmalılar. Dün gözüktü ki, defansın ortasında oynayan Servet&Gökhan ikilisi arkalarına adam kaçırmak korkusuyla sürekli geriye kaçarak oynuyorlar. Onların geriye kaçması önce Sarp'ı sonrasında da Ayhan'ı onlarla birlikte geriye gelmeye ve geniş alana oynamaya mahkum ediyor.

Böylece önde oynayan Arda, Keita ve Aydın 3'lüsüyle gerideki 6'lının pas bağlantısı kesildi ve öndeki 3'lü orta saha mücadelesine iyi niyetli çabalarına rağmen dahil olamadılar ve oyun hakimiyetini kaybettiler. Tehlikeler öndeki 3'lünün Gaziantepspor topla çıkarken yaptıkları baskıdan kazandıkları topları ani ataklara çevirmeleri ve geriden atılan derin (uzun değil) toplara yaptıkları koşular sonucunda geldi. Kısa ve çabuk pas bağlantılarının böylesine geniş bir alanda kurulmasına imkan yoktu.

Oyunun Galatasaray lehine döndüğü an Nonda'nın oyuna girişi oldu. Çünkü Nonda atılan uzun topları indirip saklayarak takımın öne doğru çıkmasını sağladı. İlk devre benzer bir fonksiyonu hiç işi değilken Keita fizik avantajı sebebiyle kendiliğinden üstlendiğinde de Galatasaray rakip yarı sahada daha fazla gözükmüştü. Fakat işe yaramış olmasına rağmen yapılması gereken bu değildi. Çünkü ulaşılmak istenen oyun felsefesi bu değil. Görüyorumki bazı yorumcular (başta "golü olmadan önce bile adam") Nonda'yı Baros'tan çok beğendiklerini söylemeye başladılar. Çünkü futbol kültürleri bu kadar. Onlar hedef santrafora top şişiren bir gelenekten geliyorlar ve başka türlü oynamayı hayal edemiyorlar. Oysa artık dünyada hedef santraforla oynayan büyük bir takım kalmadı (bknz. Luca Toni ve FC Bayern).

Yapılması gereken, oyuna Uğur'u alarak topla çıkmak konusunda seçenek yaratmak ve topa sahip olmaktı. Uzun vadede ise defansa Servet'in yanında oyayacak bir defansif lider monte etmek gerekiyor. Defans bloğunu bütün olarak öne çıkartıp oyunu daraltacak, geriden topla oyuna çıkmak konusunda Uğur ve H.Balta ile birlikte insiyatif alacak çok iyi bir oyuncuya ihtiyacı var Galatasaray'ın. Defansta bu görevi üstlenecek birisi değil takımda Türkiye'de yok. Dolayısıyla bu bölgeye transfer şart. Dahası M.Sarp'tan hem kesici hem de pasör olarak daha iyi bir orta saha dinamosuna ihtiyaç var. Orta sahada M.Topal iyileşince bu görevi üstlenecektir. Talihsiz Linderoth ise bu görev için biçilmiş kaftandı aslında yokluğu hissedilecek. Eğer imkan yaratılabilirse daha fazla beklemeden "sağlam" bir Linderoth transfer edilmeli.

Bütün bunları sadece güzel futbol (joga bonito) için yazıyorum. Yoksa Türkiye ligi şampiyonluğu için sadece dün yapılabilenler bile yeterli olacaktır. Bir duran top virtüözüne bu kadar kısa zamada dönüşebilen bir Arda, Türkiye futbolunda istatistiksel anlamda en yüksek değerlere ulaşan Alex'in ceza sahası içine yaptığı koşuları da yapmaya başladığını bu maçta gösterdi. Hatırlanırsa bugün Fenerbahçeyi çalıştıran "dahi" bundan önceki Fenerbahçe tecrübesinde sadece duran top organizasyonu ve Alex ile takımını Türkiye şampiyonluğuna taşımıştı. Fakat amaç böyle şampiyonluklardan çok güzel futbol oynamak olmalı.

7 Ağustos 2009 Cuma

Galatasaray vs. M.Netenya



Dün çıplak gözle izledim. Skor çok güzel olsa da bazı gerçekleri görmek lazım.



Nonda maça tutuk başladı. Bu kadar uzun zamandır gol atamayan bir forvetten de başka türlü başlaması beklenemezdi. Fakat maçın ilerleyen bölümlerinde açıldı ve gollerini attıkça rahatladı. Bir forvet için en önemli şey özgüven. Nonda bu maçta özgvenini geri kazandı. Ayrıca fizik olarak geçen seneden çok daha iyi durumda. Bence kadrodaki yerini 1 sene daha koruyabilir. Baros’un alternatifi olarak ideal oyuncu. Bu bölgeye transfere ihtiyacımız yok.


Maçın tartışmasız yıldızı Aydın. Aynen devam etmesi lazım. Solda başladı sağda bitirdi. Her iki kanatta da etkiliydi. Yerini alan Kewell ve yerine geçtiği Keita için birşey söylemeye gerek yok. Serdar’ı da bu üçlüye eklediğimizde kanatları bu 4’lü zaman zaman Arda ve Elano’nun da desteğiyle rahatlıkla götürürler. Bu mevkilere de transfere ihtiyaç yok.


Arda Turan bu takımın süsü. Ivan Rakitić, Luka Modrić gibi oyucuların kesinlikle çok üstünde. Sanırım en fazla iki sezon daha izleyebiliriz onu Türkiye'de. Sonrasında umarım bordo mavi forma içinde ilk 11’lerde izleyebiliriz. Bu sebeple Arda’nın gidişine hazırlıklı olmalıyız. Kadroya baktığımızda onu yedekleyecek bir oyuncumuz yok. Sezer Öztürk transferini bu bağlamda çok önemli buluyorum. Umarım gerçekleşir.
Arda’nın yanında bence Frank’ın basın toplantısında iki anahtar oyuncusundan biri olarak ilan ettiği Elano oynayacak. Elano’yu henüz izleyemedik. Umarım beklentileri karşılar. Onun alternatifi de Ayhan. Dün maçta yine çok güzel ters toplar attı. Ben Ayhan’a güveniyorum. Buraya transfer ihtiyacı yok.
Gelelim Tobias’a. Tobias dün iyi oynadı. Eğer sakatlık olmazsa oynar. Bu bölgede Topal ile aralarında kıyasıya bir rekabet yaşanacak. Topal dinamizmi ile Tobias ise oyun zekasıyla öne çıkıyor. Dün gördüğüm Tobias’ın pas verdiği her oyuncunun boşalttığı mevkisini nasıl ustalıkla doldurduğuydu. Sarp bu bölgenin çok çok iyi bir alternatif oynucusu olarak kenarda bekler. Gözüken eğer sakatlık belası olmazsa bu bölgeye transfer ihtiyacımız olmadığı.
Ancak Topal ve Tobias’ın sakatlık geçmişine baktığımızda Marco’nun transferi uygun bir rakama gerçekleştirilebilirse mantıklı olur. Marco orta sahanın önüde de kullanılabilir. Dolayısıyla transferi çok önemli bir kadro derinliği sağlar.

Dün attığı iki gole ve sergilediği enerjik futbola rağmen Barış’ın bu sistemin kurbanı olacağını düşünüyorum. Dün kurulan pas bağlantıları sırasında dikkatimi çeken Barış’ın hızlı ve akılcı pas trafiğine uyum göstermekte ne kadar zorlandığıydı. Tüm dinamizmine rağmen bence orta saha seçiminde Barış en son seçenek olacak. Fakat çok hırslı ve disiplinli bir oyuncu olan Barış bunu kesinlikle hazmetmeyecek ve kendini geliştirmek için deli gibi çalışacaktır. Belki de önümüzdeki sene bambaşka bir Barış izleriz.
Takımın en formsuz oyuncusu Hakan Balta. Kısa sürede kendisini toparlaması lazım çünkü ona çok ihtiyacımız var. Alternatifi olan Alpaslan ve Volkan hakkındaki karar dikkatle verilmeli. Zira bu bölgede idareten dahi oynayabilecek başka bir oyuncumuz yok.
Uğur konusunda objektif olamıyorum. Hiç adetim değildir ama bir alışveriş merkezinde falan tesadüfen görsem sarılır öperim ben bu çocuğu. Maç yapmaya ihtiyacı var. Ama futbol bilgisinden ve ayağına hakimiyetinden hiç şüphem yok. Dün tüm defans 4’lüsünün en teknik en akıllı adamdı. Sabri’nin kontrolsüz gücü Frank’ın hocalığı sayesinde kontrol altında alınabilirse ben bu ikiliye bu sene güvenmek gerektiğini düşünüyorum. Serdar Kurtuluş kadroda kendisine yer bulamaz. Tecrübe kazanacağı ve düzenli olarak sağ bek oynayabileceği bir yere kiralanmalı.

Gelelim en tartışmalı yere defans göbeğine. Dün oynayan Emre&Emre ikilisi son Avrupa Şampiyonası’nda Milli Takımda birlikte oynamış bir ikili. Ülke standartlarına göre iyiler. Bu ikili bile Galatasaray'ı Türkiye Süper Ligi şampiyonluğuna taşıyabilir. Önlerindeki Servet&Gökhan ikilisi daha da iyiler. Fakat bu 4 milli stoperin futbol akıllarını toplasanız bir Tobias etmezler. Dolayısıyla bu bölgeye bir futbol aklı transfer etmeliyiz. Bu oyuncu kesinlikle sıradan bir oyuncu olmamalı. Elano gibi kimsenin itiraz edemeyeceği biri olmalı. Eğer sıradan birini alacaklarsa hiç almasınlar çünkü diğer oyuncular arasında huzursuzluğa sebep olur. Ayrıca eğer mümkün olabilirse bu oyuncu gereğinde sağ bek, gereğinde sol bek oynayabilecek biri olmalı. Tabi dünyada böyle bir oyuncu var mı onu da bilmiyorum. Yani istediğim Popescu'nun futbol aklına ve Filipescu'nun çok bölgeli oyun yapısına sahip olsun. Neyse biraz şimardım galiba.


Leo Franco kalede güven veriyor. Ancak iki şeye ihtiyacı var. İlki birisinin ona nasıl yumruk show yapılacağını göstermesi gerekiyor. İkincisi ise önündeki oyuncularla iletişimini geliştimesi lazım. Dün bazı posizynlardaki telaşlı görüntüsü defans bloğuyla uyumsuzluğundan kaynaklandı kanaatindeyim. Leo uzun topları bile pas verircesine kontrollü oynayabiliyor. Ben beğendim fakat zamana ihtiyacı var. Aykut ve Orkun ise Galatasaray'da oynayacak potansiyele sahip değiller. Dolayısıyla A Milli Takım seviyesine çıkmış gencecik bir çocuk olan Ufuk Ceylan'ın transferini önemsiyorum.

Sonuç olarak benim kafamda şekillenen kadro şöyle:



Buna göre kadroya giremeyen pek çok oyuncudan en dikkat çekici olanı Emre Aşık. Profesyonlliğine şapka çıkardığım Emre 26+1 kontenjanından kadroda tutulabilir.

Serkan Çalık, Serkan Kurtuluş, Yaser Yıldız, Semih Kaya, Murat Akça, Özgürcan Özcan ve Emrah Şentürk sürekli oynayabilecekleri takımlara kiralık verilmeliler.

Aykut Erçetin, Volkan Yaman, Mehmet Güven ve Necati Ateş ise geride kalan yıllarda Galatasaray'da oynayabilecek oyuncular olmadıklarını yeterince kanıtladılar.

Genel olarak oyuna bakacak olursak Galatasaray futbol geleneğiyle Frank'ın total futbolunun beklenmedik biçimde benzeştiği ve uyum döneminin düşünülenden daha çabuk geçileceği gözüküyor. Bunu geçen sene Skibbe'nin ve daha önce Eric Gerets'in yaptığı çalışmalara borçluyuz. Bol ve hızlı pas oyununa dayanan oyun sistemi Frank'la birlikte bir kaç adım daha öteye şimdiden götürülmüş. Bu gidişat umut verici. Sanırım yeni oyun sistemiyle ilgili bir analizi başka bir yazıya bırakmak daha iyi olacak.
Son olarak dün maçta bir kez daha görüldü ki, yeni koleksiyonun "mor forması" gerçekten çok güzel.


Yeni öğrendiğim bir bilgiye göre Tobias Lideroth bu kez de dizinden sakatlanmış ve menisküs ameliyatı olacakmış. Üzüldüm, bence çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen artık ısrar etmenin anlamı yok. Tobias umarım hayatında futbol ve Galatasaray yokken de mutlu olur. Marco'nun transferi şu an itibariyle kesinleşti bence. Tobias'ın yerine ise bir yabancı oyuncu daha alınabilir. Fakat acele etmemek gerektiğini düşünüyorum.