Sayfalar

15 Aralık 2008 Pazartesi

'gidiyorum, görüşmek üzere'


yaşamak birbirinin peşi sıra gelen travmalarla baş etmekten ibaret aslında. en büyük travma doğum. fiziksel olarak pek çok zorluk söz konusu. kafa tasını ancak bir yumurta haline gelerek geçebileceği kadar dar bir tünelden geçirmek, yanıcı bir gaz olan oksijenle ilk defa karşılaşmak, içindeki sıvıyı boşaltıp bu yakıcı gazı ciğerlerine çekmek, yaklaşık 20 derecelik bir sıcaklık farkıyla baş etmek vs. fakat daha zor olanı doğum anına kadar bir olduğun bedenden ayrılmak. bir uzvunu kabetmişçesine eksik hissetmek. bütünlüğünü yitirmek. onsuz var olmayı ilk defa deneyimlemek ve sonra onun koynuna girmek. tekrar 1 olmak. annene değil kendine kavuşmak. onun kokusuyla, onun sesiyle sakinleşmek, tamamlanmak. ardından onun sütüyle beslenmek, beslendikçe gelişmek, geliştikçe ondan kopmak. yine de her zaman onun ilgisini hissetmek, güvenliğine sığınmak. ilk adımlarını attıktan sonra dönüp ona bakmak. onun takdirini beklemek. birden ondan başka birisi olmak yolunda yapılan o ilk büyük hamleyi farkına varmak. bu ilk adımlarının ardından annenin gözlerinin yaşardığını görmek. o an, ondan olanın yakında başka biri olacağını ona ilk kez fark ettirmek. bu ilk büyük başarıdan gurur duymasını beklemek. sonra konuşmaya başlamak. delicesine merak etmek herşeyi. bir daha hiç öğrenemeyeceğin kadar hızlı öğrenmek. babayla tanışmak, yasakla tanışmak, iktidarla tanışmak, devletle tanışmak, dünyayla tanışmak. sonra henüz 21 aylıkken, daha 2'liğe bile alışamamışken 3 olmak, abi olmak. bişeyleri kendinden fazla sevebileceğini ilk defa fark etmek. sorumluluk sahibi olmak. onun büyümesini, gelişmesini izlemek. senin bastığın taşlara basmasına tanık olmak. başka taşlara da basmaktan çekinmediğini görmek. hiç haddin değilken bundan gurur duymak, onunla övünmek. başka birisi olduğunu bas bas bağırmasına rağmen aynı bedenden var olduğunu unutamamak. 3 başınıza birliğinizin farkında olmak. aynı bedenin başına buyruk kolları, bacakları gibi yaşamak. buna bayılmak.

amcanın, teyzelerinin, yengenin, kuzenlerinin akrabası olmak. sıradan akrabalık ilişkilerinin ötesine geçmek. kocaman bir aile olmak. onları hep yanında hissetmek ve onların yanında olmak. canları sıkıldığında ilk seni arayacaklarını bilmek. hiç sıkılmadan onları dinlemek, yanlarına koşmak, onlara anlatmak, tartışmak, şarkılar söyleyip eğlenmek.

aşık olmak. hayattaki o en aşkın duyguyla tanışmak. öncelikler listesi adlı kısacık listene onun adını da eklemek. onu anlamaya çalışmak, onu sevmek. nedenini, niçinini bilmeden sevmek. kendini anlatmaya çalışmak. gün boyu biriktirdiğin herşeyi ona getirmek. çiçeklerden değil belki ama düşüncelerden, tecrübelerden yapılmış bir buketi ona her gün bıkmadan usanmadan vermek. anlaşılamamaktan delice korkmak. onu kendine boğmak. sonra sakinleşmek, ona zaman tanımak. sabretmeyi, tahammül etmeyi, fedakarlık etmeyi öğrenmek. paylaşmak, paylaşarak çoğalmak. olanaksız bir ikiliği mümkün kılmaya çalışmak. bu sırada yorulmak, yıpranmak, üzülmek ama nedense hiç sıkılmamak, hiç vaz geçmemek. hayaller kurmak, daha çok sevmek, daha da çok sevmek...

beklentilerle karşılaşmak. okula başlamak, okumak, yazmak. sınavlara girmek. doğruluğundan şüphe etmeden ezberlediklerini 10 yaşından itibaren küçük yuvarlakları karalayarak tekrarlamak. tekrarladıkça onlarla bütünleşmek. başarmak, sınavlar kazanmak, yeni okullara gitmek. orada aynı klişeleri daha detaylı öğrenmek. sonunda ezberlediklerine inanmak, onlara tapınmak. onları ne kadar güzel ifade edersen o kadar takdir görmek. bağıra çağıra şiirler okumak, marşlar söylemek, sıraya girmek, sağa dönmek, sola dönmek. gerçeği bildiğinden ibaret zannetmek. bu sırada yine küçük yuvarlaklar karalayarak, biraz da tesadüfen yeni bir okula girmek. burada ilk kez içine doğru bildiğine dair bir kurt düştüğünü hissetmek. sonra o kurdun seni yavaş yavaş yemesine, adına ben dediğin şeyden geriye sadece bir omurga bırakmasına izin vermek. adına ben dediğin o kokuşmuş bedenden koparıp attığın her parça ile hafifleştiğini, özgürleştiğini hissetmek ve bundan çılgınca bir zevk almak. ilk defa gerçekten öğrenmenin, gerçekten sorgulamanın coşkunluğuna kapılmak. o güne kadar tecrübesine sahip olup bilgisine sahip olmadığın herşeyi yeniden anlamlandırmak. Freud'la tanışıp bastırdığın güdülerinle barışmak. Marx'la tanışıp olup bitenin garipliğini sorgulamak. Weber'le tanışıp onu Marx'la karşılaştırmak. Nietzsche'yle tanışıp deliliği anlamak. Benjamin'le tanışıp hesaba tini katmak. Foucault'yla tanışıp iktidarı düşünmek. Derida'yla tanışıp kelimelerinin üstünü çizmek. Zizek'le tanışıp büsbütün karışmak. kendini yıkmak yeniden yapmak. yapıp yeniden yıkmak. kabuğunu kırmak. yeniden doğmak. başka biri olarak var olmak. toplumu anlamaya çalışmak, sanatı anlamaya çalışmak, sistemi anlamaya çalışmak. kendine yeni bakış açıları geliştirmek. zorlanmak, becerememek, denemek, tekrar denemek, tekrar denemek... sonunda deforme olmak. az da olsa başka türlü bakmayı başarabilmek. ama asla tam olarak anlayamamak. anlasan da bununla yetinememek. eleştirmek, herşeyi, herkesi eleştirmek. sonunda neredeyse bir hiçlik noktasına gelmek. bir turiste dönüşmek. sonsuz evrende avare dolaşan bir turiste dönüşmek. onun bunun hayatında gezinmek, şöyle bir bakıp çıkmak. çok düşünmek, çok öğrenmek ama hiç bir şey eylememek. giderek bundan sıkılmak, buhranlara düşmek, çıkışlar aramak ama bulamamak. sonra bu sefer bilerek, isteyerek yeni bir okula gitmek. orada çok güzel insanlarla tanışmak. onlardan çok şeyler öğrenemek. düşünceleri sıraya dizmek. o dizelerden sonuçlar çıkarmak. o sonuçlarla harekete geçemek. bir ilgi geliştirmek. sonunda bişeyleri eylemek. bir söz söylemek. o sözü yazmak, araştırmak, kanıtlamak. sonra çıkıp sokağa haykırmak, gaz yemek, başkalarına anlatmak, cop yemek. etken olabileceğinin farkına varmak, motive olmak. bilmiyorum belki adanmak, belki adanmaya yaklaşmak. yine de itilenleri, kakılanları anlayamamak. rakı masalarında sarhoş olmak. onları anlayamıyorum diye haykırırken bir arkadaşından karnına sağlam bir yumruk yemek ve 'öteki' olmayı anlamak, ayılmak. onların hayatına girmek. onlarla birlikte hissetmek. onlar için çalışmak. onlarla 1 olmak. biz olmak. bize dair şeyler yazmak, söylemek. sonra bize ihanet etmekle burun buruna gelmek.

bizim düşündüğümüzün aksine itaat etmeye, boyun eymeye gitmek. onurlu insanlar gibi bedel ödemektense bize ihanet etmek. vicdanınla aynada karşı karşıya geldiğinde gözlerini kaçırmak. bizlerin yüzüne bir daha nasıl bakacağını bilememek. kendini bir kez daha, ama bu sefer hiç istemeden yıkmak ve nasıl yeniden yapacağını hiç bilememek.

sadece 'gidiyorum, görüşmek üzere' diyebilmek...

12 Aralık 2008 Cuma

Alexandros Grigoropoulos'un Cenazesinde Dagitilan Mektup


UNUTTUNUZ
Bizi desteklemenizi bekliyorduk,
Bir defa da olsa,sizin bizi gururlandırmanızı bekliyorduk
BOŞUNA
Yalancı hayat yaşıyorsunuz,boynunuzu eğdiniz,
donunuzu indirdiniz ve öleceğiniz günü bekliyorsunuz
Hayaliniz yok,sevdalanmıyorsunuz,
yaratmıyorsunuz
Yalnız satıp alıyorsunuz.
HER YERDE MADDİYAT
SEVGİ HİÇBİR YERDE-HİÇBİRYERDE GERÇEK
Anababalar nerede? Sanatçılar nerede?
Neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar?
BİZİ ÖLDÜRÜYORLAR
YARDIM EDİN

ÇOCUKLAR

9 Aralık 2008 Salı

Yaşar Kurt - Anne




korkuyorum anne al beni içine
alışamadım anne al beni yine
büyüdüm anne evler büyüdü
büyüdü pabuçlar yollar büyüdü
orduya istiyorlar savaş çıkar diyorlar
silah veriyorlar anne bana öldür diyorlar
yat diyorlar anne kalk diyorlar
beynimi yiyorlar anne beynimi yiyorlar
kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar
kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar
oyunu verme anne
oyunu verme anne
oyuna gelme anne

6 Aralık 2008 Cumartesi

A.R.O.G. = B.E.R.B.A.T.



film tek kelimeyle "berbat".

gitmeyin, gitmeyi düşünenleri uyarın.

5 Aralık 2008 Cuma

9.000.000

dokuz milyon (9.000.000) kişi son bir yıl içinde İstanbul'da GBT'den (genel bilgi taraması) geçirilmiş.
aramızda kendini eskisinden daha güvende hisseden var mı?

3 Aralık 2008 Çarşamba

all beauty must die



ilk kez gittiği bir tatil yerinde denize iskeleden balıklama atlayarak girmek gibi benim için tiyatro hakkında yazmak. sonunda kafayı gözü kırmak ihtimali de olsa bir gün yaptıklarımı, izlediklerimi, hissettiklerimi unutup gitme ihtimaline karşı direnebilmek için bu riski alıyorum.

'evlilikte ufak tefek cinayetler' izlediğim son tiyatro oyununun ismi. ilk duyduğum andan itibaren uzaklardan bana gel işareti yapan bir parmak etkisi yarattı bu isim. evlilik ve cinayet. harika bir ikili. oyun atölyesinin bu sezonki iki oyunundan biri. Eric-Emmanuel Schmitt'in yazdığı, Şehsuvar Aktaş'ın çevirdiği ve Kemal Aydoğan'ın yönettiği oyunu, Vahide Gönlüm ve Haluk Bilginer oynuyor. oyuncu performanslarının oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. tek eleştirim Haluk Bilginer'e. aslında bu bir eleştiriden ziyade bir tespit belkide. gördüğüm kadarıyla komedi oynayan oyuncuların arasında, oyunculuğu mizahi bir kavrayışla yapanların sıklıkla düştüğü bir tuzak var. bu oyuncuların hemen tamamı oynadıkları rolün gereği ne olursa olsun tüm rollerinde sahip oldukları mizahi kavrayışı seyirciye geçiriyor ve tamamen dramatik bir role bile kendiliğinden bir mizahi yorum katıyorlar. böylece bir taraftan oynadıkları role kendi imzalarını atarlarken diğer taraftan ister istemez kendilerini tekrarlamış oluyorlar. Haluk Bilginer'in bu oyunda böyle bir tuzağa düştüğünü gördüm. peki ağırlıklı olarak mizahi karakterlere can veren hangi oyuncuda böyle birşey görmedin diye sorarsanız aklıma ilk gelen ismin Şener Şen olduğunu söyleyebilirim. Vahide Gönlüm ise abartıya kaçmadan iyi bir çizgi yakalıyor oyun boyunca. fakat olağanüstü bir şey de beklemeyin.

garip bişey sevmek. sevdiğinin elini tutmak, onu öpmek, onunla sevişmek ise çılgınca. içimizdeki susturulamaz yanlızlık çığlıklarını susturmaya yönelik en akıl dışı eylem ise onunla evlenmek olsa gerek. ihtiraslı, bencil, özgür ruhlarımızı bir başkasına teğellemeye ve bunu kanunen ispatlamaya kalkışmak ya delice bir cesaret ya da toplumsal baskılar karşısında bir yılgınlık gerektirir. 'severek evlenmek' fenomenini bu bakış açısıyla 'seve seve evlenmek' fenomeniyle değiştirmek gerek sanıyorum. zira tüm o severek evlenenler etraflarında tek bir mutlu evlilik görmemişlerken sonunu bildikleri bu maceraya bir şekilde atılırlar. her bürokratik yapı gibi evlilikte bir dizi prosedür gerektirir. Weberce konuşacak olursak bu bir kafestir. sürekli içinden çıkılmak istenen ancak içinde soluk almaya devam ettiğimiz sürece kendini yeniden ve daha kuvvetli bir şekilde üreten bir kafes. Marksça bakacak olursak kapitalizmin araçlarından biridir sadece. kişileri yanlızca birbirlerine değil aynı zamanda sisteme de bağlayan bir yapıdır. onu sürdürmenin koşullarının en başında gelen büyümek ve olgunlaşmaktır. yani heyecanlarını, heveslerini, arzularını terk etmek. artık sadece onun için yaşamak. risklere atılmaktan geri durmak. değişimi değil stabiliteyi talep etmek. böylece uysallaşır en vahşi hayvan. böylece ayak uydurur düzene ve onunla uzlaşır. sonra bir proje olarak çocuk gelir gündeme. çocuk terk ettiğin gençlik heveslerini gerçekleştirebilecek olandır. denenir ama olmaz. çünkü çocuk senden olan başka biridir. yine de evlenir insan çünkü ayın bir de karanlık yüzü vardır görünmeyen. sevgiye, ilgiye, şefkate muhtaç. sevmeye aç. insan korkar. yanlız ölmekten korkar. ve bilirki aslında ölmek bir anlık değil bir ömürlüktür. saniye saniye ölür insan. yavaş yavaş çürür. ve ölürken yanlız olmak istemez. geride bir iz bırakmak ister. arkandan ağlayacak bir eş ya da sana benzeyen bir çocuktan daha derin bir iz olabilir mi? aşağlıktır insan. Zizek şöyle söyler; ölümle yüzleşen ve aslında hiçte sağdık ve sevgi dolu olmayan bir koca son anda karısını arayıp 'seni çok seviyorum hayatım, elveda' der. çünkü az sonra ölecektir ve ardında ne kadar büyük bir acı bırakırsa o denli derin olacaktır dünyada bırakacağı iz. oysa gerçekten seven bir eş ölümle yüzleştiği anda sevdiğini arayıp şöyle demelidir belkide: 'seninle hayatım tam bir cehennem azabıydı, hoşçakal.'

oyun bu tip bir gerilim üzerine kurulu. toplumsal rolünü başarıyla oynayan bir adam, karısına onu sevdiğini pek göstermeden, etrafındaki genç kadınların ilgisini hala çekebiliyor olmak üzerinden kendi ego testini yapmaktadır tekrar tekrar. kadın ise ona karşı duyduğu sevgi ve kıskançlığı arasında her gün biraz daha gerilmektedir. rekabet zamana karşı yapıldığında insana en büyük çaresizliği yaşatamaktadır ve malubiyet kaçınılmazdır. çünkü zaman kadının bedenine sürtünmekte, ondan gençliğini götürürken geride çizikler bırakmaktadır. yer çekimi her gün daha da güçlenmektedir ve sarkan aslında memeleri değil egosudur kadının. ve sessizlik kurdu ilişkiyi yavaş yavaş kemirmektedir. medeni insanlar olarak kendi zaaflarından, akıl dışı rahatsızlıklarından eşlerine bahsedemeyen çift medeni bir dilsizlik yaşamaktadır. bürokratik evlilik oyunu bir yandan devam ederken, hayvani insan doğası çeşitli vahşilikler peşindedir. aşk medeni biçimde yaşanamayacak kadar aşkın bir duygudur ve şiddet onun ayrılmaz bir parçasıdır. travma beyinde değil kalpte etkilidir aslında. oyun beyin travması geçirmiş bir adamla, kalp travması geçiren bir kadını karşı karşıya koyuyor. ve umut vaad ederek sonlanıyor.

peki gerçekten umut var mıdır? Freud, iktidarla ilk defa karşılaşan çocuk için babanın kendisinin değil 'babanın adı'nın yeterli olduğunu söyler. umut değildir aslında bizim de sahip olduğumuz, 'umudun adı'dır. umut varmış gibi yapmadan yaşayamayız. oysa babayı öldürmeden özgürleşmek nasıl mümkün değilse, umudu öldürmeden de yaşamak mümkün değildir. umut yoktur. bu kadar olmadığı için ona bu kadar bağlanırız. umut olmadığı için onu kendimizden başka bir yerde arar ona bağlarız. onunla mutlu olmaya, onunla birlikte yaşamaya, bir olmaya, eş olmaya umut bağlarız. çünkü böylece umudumuzu boşa çıkardığı için ona kızmak kolay olandır. suçlu 'o'dur. insan umut olmadığını bile bile yaşayabilmek ve bunun sorumluluğunu üzerine alıp umudu yaratabilmek için çok güçsüzdür. ya da öyle olduğunu sanar. öyle olmadığını kanıtlamak için 'güzeli öldürmek' gerekir. en güzel anında onu ebedi güzelliğe kavuşturmak ve umudu onda aramak yanılgısına düşmemek için belkide...


("i must love what i destroy and destroy the thing i love")

("she dwells with beauty—beauty that must die")

("yet each man kills the thing he loves")



...

sevdiği bir kadını öldürmüşdü bu adam
ve şimdi buna karşı verecekdi canını.
*
ama gene de herkes sevdiğini öldürür,
bu böylece biline,
kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
kimi de oksayıcı bir söz ile öldürür,
korkak, bir öpücükle,
yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür!

kimi insan aşkını gençliğinde öldürür,
kimi sevgilisini yaşlılığına saklar;
baziları öldürür arzunun elleriyle,
altın'ın elleriyle boğar bazı insanlar:
bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar.

kimi insan az sever, kimisi de cok uzun,
kimileri ask satar, kimileri satın alır;
kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla,
kimilerinde aşka serin kanla kiyılır:
hemen herkes bu tür öldürür sevdiğini,
ama bundan oturu herkes asılmamışdır.

kim gider ölümüne utandırılırcana
kapkara günlerini yaşarken hayatının,
kimsenin idam ipi dolanmamış boynuna,
ne maske örtülmüşdür üstüne suratının,
ve ne de hiçkimsenin ayağının altına
boşluğu serilmişdir döşeme kapağının.
...
Oscar Wilde
(çev. Özdemir Asaf)

burn after reading



son turlarımı attığım bugünlerde başıma gelen en güzel şeylerden biri oldu bu film. Cohen kardeşler çok önemli olmasa da çok eğlenceli bir filme imza atmışlar. aynı daha önceki komik filmleri 'oh brother, where art thou?'da olduğu gibi harika oyuncuların harika performanslarıyla, ince bir hicvi ve absürt bir espri anlayışını birleştirmişler. 90 dakikalık filmin ilk 60 dakikası için sıradan diyebiliriz. bu süre içinde hikayenin karmaşık yapısı örülüyor. son 30 dakika ise neredeyse efsanevi 'big lebowski' tadında. 'ben güldürürken düşündürmek basitliğine düşmüyorum' derken basitliğin dik alasına düşenlerin tersine, esaslı bir bürokrasi eleştirisi yapan film izleyenlere mutlaka çok keyifli vakit geçirtecektir. ben gittim çok eğlendim. tavsiye ederim.

bir siyasal simge olarak bıyık?

bir an için, hasbel kader göz altına alınmış solcu bir üniversite öğrencisinin tesadüfen götürüldüğü bir karakolda istanbul emniyet müdürü ile karşılaştığını ve baş müdürünün siyasi görüşünü bıyıklarından okuduğu türk polisinin elinde bulunmak sebebiyle gireceği ruh halini düşünün.

sormak istediğim basit bir soru;
anayasa mahkemesinin "bir siyasal simge" olması sebebiyle yasakladığı türbana karşılık pek çok örneği olduğunu bildiğimiz çeşitli siyasal görüşleri temsil eden bıyıkların yasaklanması neden gündeme gelmemektedir?

'yasaklamak' bir kez başladığında önü alınamayan bir salgın hastalık gibidir. ya yasaklamaya başladığımız şeylerin kapsamını genişletip Talibani bir hayat tarzı yaşayacağız ya da 'kamusal hizmet alan' ve 'kamusal hizmet veren' ayrımını doğru yapıp çizgiyi doğru yerden çizeceğiz.

(huzur içinde uyu Pala Şair)

2 Aralık 2008 Salı

biri beni durdursun!


biri beni durdursun! evet, lütfen durdursun. benim durdurulmaya ihtiyacım var çünkü ben önü alınamaz bir şekilde itaat etme ihtiyacı içinde yanıp tutuşuyorum.

hatırlarsanız geçen sene İzmir'de arabamla yolda giderken trafik polisi sebepsiz yere beni durdurmak istedi. elbette durmadım. durmamı gerektiren birşey yoktu ki. bunun üzerine beni durdurmak isteyen polis arabama yaylım ateşi açtı. kafamdan vuruldum ve öldüm. adım Baran.

bunun üzerinde çok duracak değilim merak etmeyin. zaten ben daha önce de ölmüştüm. bir gün Beyoğlu'nda arkadaşlarımla takılırken aniden yanımızda duran bir ekip otosundan inen polisler beni merkeze çektiler. ancak beni merkeze çeken polis abiler yerden göğe kadar haklıydılar. çünkü benim biraz rengim 'bozuk'. söylemesi ayıptır ben bir siyahım. adım Fetus. merkezde polis abilerimin biraz canı sıkılmış olacak onları eğlendirmek için önce biraz kendi kendimi duvardan duvara vurdum ve yaraladım. ardından ortamı biraz daha şenlendirmek için abilerimden birinin silahıyla kendimi vurdum, öldürdüm. ama elimde herhangi bir barut izi bulamazsınız. silah kullanmak konusunda kimsenin bilmediği bazı teknikler biliyorum.

ama hepsini bundan ibaret sanmayın sakın. geçenlerde bizim arkadaşlarla binbir dertle yazıp çizip, zar zor çıkardığımız bir dergiyi Taksim meydanında insanlara ulaştırmaya, onlara derdimizi anlatmaya çalışırken bazı polislerin daveti üzerine karakola gittim. önce orada birer çay içip, kuru pastalarımızı yedikten sonra biraz memleket sorunlarından bahsettik. sonra nasıl oldu bilmiyorum ciğerlerimde kan toplanmış ve çeşitli beyin travmaları geçirmişim. ben zaten biraz kırılgan bir çocuktum neden öldüm hala anlayamadım. adım Engin.

daha fazla uzatmayacağım, beni mutlaka bir yerlerden tanıyorsunuzdur. ya komşunuzumdur, ya öğrenciniz ya da minibüste yanınızda oturan çocuk. daha önce Diyarbakır'da, Antalya'da, Tunceli'de, İstanbul'da, Hakkari'de çok sefer öldüm ben. bazen dayakla bazen kurşun. ama ölümüm ya kendimi duvardan duvara vurmuş olmamdan ya da polis tabancasıyla kendi kafama sıkmış olduğumdan. hepsi benim suçum. ne olur beni affedin.

ama geçen gün öyle bişey oldu ki ben kendimi affedemiyorum ve bas bas bağrıyorum biri beni durdursun diye. gözlerimin önünde akşam iki tek attığımız gazinoya 5 polis abim girdi. bizlere tatlı sert hatrımızı sordular. biz de sessizce onay verdik sorgumuza. sonra aramızdan bir kız arkadaşımızı saçlarından sürüyerek dışarı çıkardılar. sonradan duyduk tecavüz etmişler. ama sonradan öğrendiklerim bununla sınırlı da değil. o polis abiler aslında polis değillermiş. hayır polis olsalar sorun yapmayacağım. nasıl uygun görürlerse öyle yapsınlar. ne de olsa kanun onlar. benim, ailemin güvenliğini sağlıyorlar, namusunu kolluyorlar. ama polis değillermiş. ben nasıl geldim bu oyuna. o günden beri uyuyamıyorum. bundan sonra baş polis amcamın söylediği gibi benden sual eden tüm polis abilerimden kimliklerini soracağım. bakalım daha kaç farklı şekilde öleceğim. ama olsun, ben yinede beni bu oyuna getiren o ahlaksız sivilleri yakalayıp polise teslim etmek istiyorum. peki polisleri kime teslim etsem?