Sayfalar

25 Haziran 2010 Cuma

koalisyon nedir, nasıl ortaklaşılır?‏


"Yani, benim için koalisyonlar görüş ayrılıklarıyla beraber yaşamaktan ve yıkmaya ya da köklü bir değişime uğratmaya çalıştığınız iktidar biçimine odaklanmaktan geçiyor. İnsanlar bölünüp, parçalanıp birbirleriyle çatışmaya başladıklarında ortak hedeflerinin ne olduğunu unutuyorlar. İstisnasız her konuda uzlaşmaya varmadan beraber yol katedemeyecekelerine inanırlarsa da, korkunç bir hata yapıyorlar. Zaten insanlar beraber yol aldıkça değişiyorlar. Ortak bir mücadele içine girilince, dönüşme şansı da bulunur."

Judith Butler
"Bedenler ve barikatlar", express, sayı:2010/11, s.41.

13 Haziran 2010 Pazar

Almanya'nın düşündürdükleri


Dünya Kupası Almanya'yı izledikten sonra başladı benim için. Her koşulda Dünya Kupası favorisi olan Almanya, sahada hiçbir oyuncunun bireysel olarak öne çıkmadığı olağanüstü bir takım oyunu oynadı ve rakibini ilk maçında farklı bir skorla mağlup etti. Fakat benim dikkatimi çeken başka bir nokta oldu. Alman milli takımının Dünya Kupası kadrosunda Alman olmayan tam 11 oyuncu var. Bunların 3'ü Polonyalı, 2'si Brezilyalı, 2'si Türkiyeli, 1'i Bosnalı, 1'i Tunuslu, 1'i Nijeryalı ve 1'i de Ganalı. Ancak bunların hepsi temel spor eğitimlerini Almanya'da almış ve oyunu bu ülkenin topraklarında öğrenmiş çocuklar. Bu gerçek iki bakımdan çok önemli. Birincisi farklı kültürlerden gelen bu gençler belli bir sportif ahlak çerçevesinde ulusal takımlarında hamaset üzerinden takımdaşlık üretmeye çalışan başka ülkelere anlamlı bir ders verdi. Arkasını eşelediğimizde tamamının safsata olduğunu gördüğümüz bütün ulusal mitlerin ötesinde bir işi birlikte yapıyor olmanın verdiği birlik duygusu yapılan her işe emeğini koyan toplulukların yıllardır gözlerini kör eden milliyetçi hamasetin ne kadar yalan olduğunu ortaya koydu. Bu genç çocukların ortaya koyduğu ikici önemli gerçek ise bir ülkenin sportif organizasyonunun olağanüstü yetenekleri olmayan yabancı gençlerden, yaptığı işin ABC'sini eksiksiz olarak uygulayabilen harika bir takım yaratabildiğidir. Ülkede spor yapan milyonlarca insanın arasından adil biçimde seçilen bu birbirine "yabancı" gençler harika bir ulusal takım olabilmişler. Hala ulusal takımlarını devşirme yabancılarla ve milliyetçi hamasetle ayaklandırmaya çalışan örümcek kafalılara Alman Ulusal Futbol takımının Dünya Kupası maçlarını bir de bu gözle izlemelerini söyleyebilmenin bir yolu olsaydı keşke.

8 Haziran 2010 Salı

e-muhtura garabetinin yıl dönümüne özel

08.06.2007
KORKUNÇ!

TSK iki ayda ikinci bir e-bildiri ile yine siyaset sahnesinin odağına oturdu. Sanırım, yeni Genelkurmay Başkanı'yla birlikte çizgisindeki radikal değişikliği kolaylıkla görebileceğimiz TSK daha uzun yıllar siyaset sahnesindeki "aktif" rolünü bırakmaya yanaşmayacak ve bir önceki Genelkurmay Başkanının görece demokratik tutumunu mumla aramaya devam edeceğiz.

Henüz göreve gelmeden önce yaptığı açıklama ile geleceğe dair sinyalleri vermeye başlamıştı Büyükanıt Paşa. Şemdinli'de, Umut Kitapevi'nin karanlık güçler tarafından bombalanması ve Şemdinli halkının bombacıyı yakalaması, hiç hesapta olmayan bir tablo çıkarmıştı birilerinin karşısına. Bombacılar, TSK mensubu astsubaylardı ve arabalarının içinde otomatik silahlar ve bombalar bulunmuştu. Müstakbel Genelkurmay Başkanımız ise, o günlerde, bombacıları iyi tanıdığını, böyle bir şey yapmayacak "iyi çocuklar" olduklarını duyuruyordu Türkiye halkına. Davayla ilgili görevini yapan savcının iddianamesi mahkeme tarafından kabul edildi ve astsubaylar 39 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. İşledikleri suç terör suçları kapsamında işlem gördü. Sonrasında her şey bir anda tepekatlak oldu. İddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısının görevine son verildi. Mahkeme kararları temyiz edildi ve terör suçları kapsamından çıkarıldı. Mahkeme aldığı inanılmaz kararda, Silahlı Kuvvetler mensuplarının terör suçu işleyebileceğini düşünmenin dahi akıl almaz bir densizlik olduğunu ve böyle bir şeyin asla söz konusu olamayacağını açıkladı. Bizlerde, tüm Türkiye halkı olarak herhangi bir askerin suç işleme olasılığını aklımızın köşesinden bile geçirmememiz gerektiğini hatırlamış olduk. Fakat bu uyarının hatırladığımız başka şeyleri bize unutturmaya yeteceğinden emin değilim. Örneğin, 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Askeri Cezaevinde tutulan işkence günlüklerini unutabilmemiz için belki bize de elektrik vermeleri gerekecektir.

Yeni Genelkurmay başkanının övgüye değer faaliyetlerini ilk olarak Nisan 2007 sayısında Nokta dergisi, TSK'nın gizli "andıç"ını yayınlayarak duyurdu. Bu andıçta, TSK'nın Türkiye basını hakkındaki "fikir"lerini gördük hep birlikte. Bunlar öyle fikirlerdi ki, bazı önemli bilim insanları, bazı önemli gazeteciler, ana akım medyadan bile bazı önemli gazete ve tv kanalları sakıncalı ilan ediliyor ve haklarında en keskin hükümler veriliyordu. Haber alma, haber verme, haber kaynağını gizlemeden tutun da düşünce özgürlüğüne kadar gidecek bir dizi demokratik hakkı bu "andıç"ın ruhu ayaklar altına alıyordu. Keşke bununla kalsaydı. Ardından jandarma zoruyla Nokta dergisini işgal eden, yetkililerini göz altına alan ve gazeteciliğin evrensel değerlerinin hemen hepsini çiğneyen Silahlı Kuvvetler, aba altından silah gösterdiği için midir bilinmez bu demokrasi katliamı Türkiye basınında kendine anlamı bir yer bulamadı. Nasıl bulabilirdi ki zaten. Bugün Nokta'nın başına gelenlerin yarın onların başına gelmeyeceğinin garantisini kim verebilirdi.

Jandarma baskınından bir gün önce çok sevgili Genelkurmay Başkanımız bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantı dünyanın her yerinden gelen büyük tepkilerin gölgesinde düzenlenmişti. Fakat Paşanın duruşu bir taraftan uluslararası kamuoyuna biz dimdik ayaktayız ve rejimimizin bekçisiyiz mesajı verirken diğer taraftan tüm dünya tarafından Türkiye'nin demokratikleşme yalanının ortaya çıktığı gün olarak tarihe geçirildi. Bununla da kalmadı, Genelkurmay başkanı 12 Nisan tarihli basın toplantısında Şemdinli olayının TSK'ya yapılmış bir saldırı olduğunu belirterek "dünyada örneği olmayan bir hukuk cinayeti işlenmiştir" ifadelerini kullandı. Halen Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 2007/2839 esas sayılı dosyasıyla hukuki takibi devam eden bir davayla ilgili böyle bir ifade kullanmak TCK'nın 288. maddesine göre anayasal bir suçtur. Bu maddeye göre "bir olayla ilgili başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi cezalandırılır". Paşamızın sözleri, mevkii ve kişiliği göz önünde bulundurulduğunda bu suçu işlediği açıktır. Nitekim, Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu tarafından, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Ancak Şemdinli savcısının görevine son veren ve mahkeme kararlarını bozan karanlık güçlerin bu duyuru karşısında takınacakları tavır sürpriz olmayacaktır.

Ardından çıkartılan Cumhurbaşkanlığı krizinde TSK siyasete en radikal biçimde yine dahil olmuş ve demokrasinize bir "balans ayarı" daha çekmiştir. Milliyetçi faşist reflekslerin tetiklendiği büyük mitinglerin organizasyonunda emekli paşaları tarafından yönetilen ADK gibi sivil toplum örgütlerini kullanan silahlı kuvvetler, gölge oyunları tarihine altın bir sayfa daha eklemiştir. Toplumu biz ve diğerleri ekseninde bölen bu organize kitle hareketleri, ilerleyen günlerde tarafların radikalleşmesini, Malatya'da boğaz kesmeyi, Yozgat'ta ev kundaklamayı, Ankara'da çarşıda bomba patlatmayı beraberinde getiren tepki ve karşı tepkileri doğurmuştur. Hükümetin açık muhalefetine karşı Güneydoğuya askeri yığınak yapan ve sınır ötesi operasyon sinyalleri veren TSK, sonunda 7 Haziran itibariyle bölgede gayrı resmi olağanüstü hali ilan etmiş, uçuşa yasak bir hat oluşturduğunu açıklamıştır. Bu karar bir nevi iç savaş ilanı olarak nitelendirilebilir. Cumhuriyet tarihi boyunca 25 kere denenen şiddet kullanarak çözüm yoluna 26. sefer de kimseden izin almadan başvurmaya karar vermiş gibi gözükmektedir silahlı kuvvetlerimiz. Bizim ödediğimiz vergilerle, her şeyden önemlisi bizim kardeşlerimizin kanlarıyla finanse edilen, hiçbir şeyi çözmeyeceği hepimizce bilinen bu harekatları sürdürme iradesini hangi demokratik teamüle dayandırarak kullandığını sormayacak mıyız hiçbirimiz saygıdeğer ordumuza.

8 Haziran itibariyle Genelkurmay Başkanlığı sitesinden yapılan yeni açıklamada, Paşamızın müneccimliğine atfen 1. maddede şu ifadelere yer veriliyor;

" 1. Sayın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, 12 Nisan 2007 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında, terörün Mayıs 2007 tarihinden itibaren tırmanacağını, kamuoyuna açık bir şekilde açıklamıştır. Son günlerde ortaya çıkan terör olayları, bu açıklamaların gerçekçi olduğunu göstermiştir." Sayın Paşamızı bu engin vizyonu sebebiyle kutluyor ve şunu soruyorum, başlayacağını en başından bildiğiniz bu tırmanışa neden engel olmadınız. Ayrıca belirtmek gerekir ki yukarıda anlatılan anti-demokratik uygulamaların toplumsal rahatsızlıkları derinleştireceği, yaz mevsimin gelmesinin bölgedeki yasa dışı faaliyetleri arttıracağı zaten malumun ilanıdır. Bu noktada Paşanın söz konusu öngörüsünde bulunmak için Paşa olmak gerekmediğini söyleyebiliriz. "Terörist" kuvvetlere karşı operasyonel üstünlüğünden şüphe etmediğimiz silahlı kuvvetlerimiz neden bu tırmanışa engel olamamıştır. Yoksa "terör"le ya da daha doğru bir söyleyişle toplumsal rahatsızlıklarla mücadele etmenin yolu kuvvet kullanmak değilmidir.

Bu sorunun çözümü, bildirinin 2. maddesinde;

" 2. Bu terör eylemleri, aynı zamanda bölücü ve ırkçı terör örgütünün gerçek niyetlerini de çok açık bir şekilde ortaya koymuştur." görüşünde belirttiği gibi "terör örgütünün gerçek niyetlerini" TSK'nın tespitinden başka bir noktada aramayı gerektirmiyor mu. Farklılıkları sisteme dahil etmek, onları dışlayıp radikalleştirmemek daha etkili bir çözüm olmaz mıydı.

Temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve genişletilmesi, bildirinin 3. maddesinde ifade edilen;

" 3. Her fırsatta, yurt içinde ve yurt dışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların, bu olayların gerçek yüzlerini görme zamanı artık gelmiştir." şeklindeki paranoyakça yaklaşımdan başka bir yaklaşım geliştirme gerekliliğine işaret etmiyor mu.

Bildirinin 4, 5 ve 6. maddelerinde TSK'nın sarsılmaz iradesi vurgulanırken, şer ekseni tamamen belirsiz bir şekilde yeniden tanımlanmakta, dolaylı ve doğrudan destek verenler ifadesiyle hemen herkes hedef gösterilmektedir. Bu maddelerde muğlaklaştırılan güvenlik tehdidinin altı ihtiyaca binaen ileride birilerinin keyfince doldurulacaktır. Zaten güvenlik ve tehdit fenomenlerini bu denli kullanışlı yapan da bu belirsizlik ve keyfe kederlik değil midir.

" 4. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal ve üniter yapısının, çağ dışı bir yapı olduğunu düşünen bir yaklaşım ile karşı karşıyadır.Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır.

5. Ortaya çıkan ve giderek artan terör eylemlerinin, bu tür düşüncelerin ve bunları dolaylı ve doğrudan destekleyenlerin çarpık düşüncelerini çok açık bir göstergesi olduğu şüphesizdir.

6. Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadele konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahiptir ve bu tür saldırılara gereken cevabı vereceği tartışılmaz bir gerçektir."

Bildirinin 7. ve son maddesiyle ilgili söyleyebileceğim tek şey ise bunun "korkunç" ve "yüz karası" olduğudur.

" 7. Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir."

Yüce Türk milletinin karşı koyma refleksi, Trabzon'da rahip, İstanbul'da aydın, Yozgat'ta meczup, Malatya'da misyoner cinayetlerine sebep olmuşken bu çağrının kimlerin canına mal olacağını ve bu canların sorumluluğunu kimlerin üstleneceğini çok merak ediyorum.

1 Haziran 2010 Salı

Orta Doğu'yla sen ilgilenmezsen o seninle ilgilenir


Derli toplu bişeyler yazmak için hiç olmayacak zamanımın olmasını beklemektense sıcağı sıcağına yarım yamalak da olsa aklımdan geçenleri yazarak tarihe bir not düşmenin daha iyi olacağına karar verdim.

Son zamanlarda gerek yurt içi gerekse uluslararası siyasette öylesine hızlı bir değişim söz konusu ki olan bitenin tamamını anladığını iddia eden abesle iştigal etmiş olur. Ben de kesinlikle böyle bir iddiam olmadan, hatta anlamakta gerçekten güçlük çektiğimi kabul ederek bazı yorumlarda bulunmaya çalışacağım.

Özellikle Mavi Marmara baskını ve İskenderun saldırısının halk arasında doğal olarak yarattığı infiale pek değinmemeye çalışacağım çünkü refleksif tutumların konunun özünü anlamaya bir katkısı olmadığını düşünüyorum. Yine de her iki hadisenin de hemen herkes gibi beni de çok derinden yaraladığını söylemem lazım.

Bilindiği gibi 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD uluslararası politik stratejisini tamamen değiştirerek Orta Doğu'ya bir askeri ayak yapmaya ve ufukta gözüken çok kutupluluk tehlikesini bu ayak üzerinden kontrol altında tutmaya niyetlendi. Çok kaba biçimde böylece özetleyebileceğimiz bu girişimin bölgedeki alt-emperyal işbirlikçisi olarak da kendisine Türkiye'yi seçti. Bu strateji doğrultusunda Türkiye'nin siyaseten istikrarlılaştırılması, ekonomik sorunlarının idare edilebilir hale getirilmesi ama en önemlisi bölge için cazibe merkezi olabilecek bir demokratikleştirmeye tabi tutulması gündeme geldi. Demokratikleşme hem bölge halklarıyla tarihsel ve kültürel bağları olan Türkiye'nin bir model olarak öne çıkması hem de içerideki Kürt sorununu çözmesi açısından kritik öneme sahipti. Bu amaçla iktidara gelen AKP, 2002'den dünya ekonomik krizinin patlak verdiği 2008'e kadar hesaplandığı gibi misyonunu gerçekleştirerek hem kendi politik egemenliğini perçinledi hem de Orta Doğu'nun alt-hegemonik süper gücü olmak amacıyla kültürel emperyalist projeler de dahil olmak üzere pek çok konuda üzerine düşeni "hakkıyla" yerine getirdi. Ancak bu konudaki dönüm noktası Davos'taki "one minute" olayı oldu. Tarihte ilk defa tüm dünya bir Müslüman ülkenin liderinin Batı'nın şımarık çocuğu İsrail'e deyim yerindeyse "posta koyduğuna" şahit oldu. Kafası kesik tavuk gibi ortalarda dolaşan Arap halkları arasında bu babalanmanın bir baş bulmuş olma heyecanı yarattığı kesin. Ancak böylesine önemli bir role soyunmanın bedelini o an itibariyle ödememiş olan Türkiye'nin kağıtların yeniden dağıtılmaya başlandığı bu oyunda ne yapacağı merak konusu olmaya devam ediyordu.

2008'de patlak veren ekonomik krize kadar egemen batılı güçlerle tam bir çıkar birlikteliği politikası izleyen Türkiye, dünya ekonomik buhranıyla birlikte o kapıda aradığını bulamayacağı gerçeğiyle karşılaştı ve bir aldatılmışlık psikozuna girdi. Ancak bu aldatılmışlık psikozundan daha etkili olan bir başka patoloji de yine aynı bünyede gelişmeye başlamıştı. Buna kısaca "ne oldum" psikozu diyebiliriz. Son 2 yıldır ortaya çıkan maddi gerçeklik hegemonik batının mevcut ekonomik düzen içerisinde yürütmekte olduğu refah devleti yapısını sürdürmesinin mümkün olmadığı idi. Çin, Hindistan, Rusya, İran, Türkiye, Brezilya, Meksika, Arjantin, G.Afrika gibi çevre ülkelerin merkezileşmeye başlaması tek kutupluluğun sahici bir tehlikeyle karşı karşıya gelmesine ve herkesin bugüne kadar yaptığı hesapları gözden geçirmesine sebep oldu.

Türkiye açısından en önemli gelişme 1 ay önce yaşandı. ABD 2011'de Irak'tan çekileceğine dair planını değiştirdi ve belirsiz bir süre için daha Irak işgalini devam ettireceğini açıkladı. Zaten Avrupa Birliği tarafından da kendisine sırt çevrilmiş olan Türkiye bu hamleyi hızla gördü ve önce Rusya ile nükleer santral kurulumuna ilişkin anlaşmayı imzaladı, hemen arkasından da İran ve Brezilya arasında bir diplomatik arabuluculuk rolü üstlenerek işin içinde Rusya ve Çin'in de yer aldığı bir zenginleştirilmiş uranyum mübadelesi programına imza attı. Bu kendisine sırt çevirenlere gönderilmiş kuvvetli bir "siz olmadan da yapabilirim" mesajıydı ve karşı taraftan çok hızlı cevap buldu. İlk olarak AKP'nin siyasal alternatifsizliği Türkiye siyasal tarihinde eşi görülmemiş bir komplo ile Baykal'ın gönderilmesi ve yerine Kılıçdaroğlu'nun getirilmesiyle ortadan kaldırılmış oldu. Bu bir uyarı atışı olarak algılanabilirdi. Ardından, başbakan Erdoğan'ın Güney Amerika seyahati sırasında Mavi Marmara'ya yapılan baskın ise Türkiye'nin Orta Doğudaki "lider ülke" imajına kuvvetli bir darbe vurulmuş oldu. Kısacası Türkiye'ye postun o kadar da ucuz olmadığı mesajı verildi. Bu baskınla eş zamanlı gerçekleşen İskenderun saldırısı ise dışarıda zor duruma düşen AKP hükümetine içeride de iplerin kimin elinde olduğunu hatırlatmak ister gibiydi. Bugün itibariyle "son büyük savaş"ın başlayacağını deklere eden PKK, AKP'nin önce bir adım atıp sonra on adım geri çekildiği Kürt Açılımı politikasının izlenmemesinin, yani PKK'nin siyasal muhatap olarak alınmamasının sonuçlarının neler olacağını hükümete göstermeye kararlı gözüküyor.

Kısacası bölge yine çok sıcak. Dünya belkide daha önce hiç görmediğimiz kadar radikal biçimde değişmeye çok yakın ve Türkiye bu hengamenin içinde bir yandan kendi içinde siyasal katılımını sağlamak yoluyla çözemediği Kürt sorunu ile uğraşmaya devam ederken diğer yandan uluslararası siyasette bugüne kadar görülmemiş büyüklükte hedeflerin peşinde koşmakta. Tüm bu sorunların AKP'nin maksimum 1 seçim daha kazanabilmesi ile sonuçlanacağını kestirmek güç değil. Ancak esas önemli sorunun bir nevi "Yeni Osmanlıcılık" olarak adlandırılabilecek bu kirli emperyal hırsların peşinde koşmak olduğunun gözden kaçırılmaması lazım. Bu noktada hiç bir hezeyana kapılmadan herkesin kendisine bu "Yeni Osmanlıcı" emperyalist güçlerden mi yoksa tüm dünya halklarının kurtuluşunun onların özgürleşmelerinden geçtiğini düşünenlerden mi yana olduğu sorusunu sorması gerekiyor.