Sayfalar

27 Şubat 2010 Cumartesi

24 Şubat 2010 Çarşamba

20 Şubat 2010 Cumartesi

Vicdani ret için bir başka neden


"Bugüne kadar eşcinsellikten çevreciliğe, Kürtlükten sosyalistliğe çok çeşitli gerekçelerle ifade bulan vicdani ret, Enver Aydemir'in dini nedenlerle askerliği reddetmesi ile yeni bir boyut kazandı."

devamı:

http://www.ekmekveozgurluk.net/index.php?option=com_content&view=article&id=119:vicdani-ret-icin-birbaska-neden&catid=34:politika&Itemid=54

18 Şubat 2010 Perşembe

kimdir?


Fotograftaki kişi eski Van Başsavcısı Ferhat Sarıkaya.
Hani şu eski Genelkurmay Başkanı'nın "iyi çocuklar" olduklarını söylediği, Şemdinli'de Umut Kitabevi'ne bomba attıktan sonra halk tarafından yakalanan askeri personel hakkındaki iddianameyi hazırlayan devlet görevlisi. Kendisi bu iddianameyi hazırladığı için görevinden alınmış hatta hayatı boyunca avukatlık yapmaktan dahi men edilmişti. Kendisinden en son haber aldığımızda anadolunun bir kasabasında bakkal dükkanı açtığını öğrenmiştik. "İyi çocuklar" hakkında 'kötü' iddialar içeren bir dosya hazırladığı için bugün bir başka başsavcısını canhıraç bir şekilde savunmaya girişen yüksek yargının 'üvey evladı', 'çürük yumurtası'. O gün ayyuka çıkmış bir suça ilişkin hazırladığı iddianame sebebiyle toplumsal hayattan afaroz edilen bir başsavcısının arkasında durmayan hatta bizzat mezarını kazan yüksek yargı bugün bir başka başsavcısının arkasında durabilmek için en temel hukuki prensipleri çiğneyebiliyorsa bana kimse yüksek yargı organlarının adalettinden bahsetmesin. Benim bildiğim evrensel hukuk ilkelerine göre suç işleyen kim olursa olsun diğerleriyle eşit koşullarda yargılanma mecburiyeti vardır. Ama Türkiye'de durumun böyle olmadığını zaten biliyorduk. Suç işleyen askeri personel ya diğer insanlardan farklı bir mahkemede, farklı bir mevzuatla yargılanıyor dahası yargılanması el yordamıyla engelleniyordu. Devlet adına cinayet işleyen diğer siviller yargı tarafından korunup kollanıyordu. Bugün öğrendik ki, yüksek yargının totaliter devletçi anlayışını benimseyen mensupları da yargılanamıyormuş. Ne diyeyim: "Demek ki adalet dediğin o kadar da adil bişey değilmiş."

16 Şubat 2010 Salı

10 Şubat 2010 Çarşamba

Askeri İntihar


"Son iki yılda biri emniyet, yedisi TSK mensubu sekiz kişi kuşkulu şekilde yaşamını yitirdi. Ortak noktaları bir biçimde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olmaları olan ve altısı Deniz Kuvvetleri’ne mensup bu kişilerden yedisinin ölümünün intihar olması dikkati çekti." (Milliyet 10.02.2010)
Yukarıdaki haber uzun zamandır aklımda olan bişeyi artık yazmak zorunda olduğumu hatırlattı bana. 2 yıldır ülkede bir "askeri intihar" çılgınlığı yaşanmakta. Bu intiharların bazılarının "şüpheli" olduğuna şüphe yok. Belliki TSK kamuoyu tarafından kendi içinde "temizlik" yapması gerektiği yönünde gelişen görüşü tamamen yanlış anlamış durumda.
Fakat tüm bu intiharları "şüpheli temizlik" kapsamında değerlendirmek gerektiğine de emin değilim. Burada sorgulanması gereken başka bir nokta da şu olabilir; mesleği gereği silahla, ölümle ve erkek egemen toplumsal değerler dizgisiyle fazlaca haşırneşir olan, henüz çocuk yaşlarda girdikleri askeri okulalarda büyük bir baskı politikası hakimiyetinde büyüyen bu kişilerin şiddetle kurdukları ilişki doğal olarak sıradan bir yurttaşın kurduğu ilişkiden daha farklı. Şiddetin olağanlaşması olarak adlandırabileceğimiz bu süreçte sahip oldukları potansiyeli bazen emrindeki askerelere, bazen evdeki eşine, bazen de kendisine yönelten bu insanların durumu aslında tahmin edildiğinden daha acıklı. Parçası oldukları oyunun aynı zamanda kurbanı olan bu insanlar çok zaman ne iyi bir aile babası, ne iyi bir eş, ne de kendisiyle barışık bir birey olmayı beceremiyorlar. Kurumsal olarak özellikle şişirilen erkeklik egoları hayatlarının her alanında başlarına bela oluyor ve ülkedeki diğer çalışanlara kıyasla sahip oldukları tüm ayrıcalıklara rağmen sonunda mutsuz ölüyorlar. Faal olarak görevlerini yaparken yaşadıkları, önemli gibi gözüken bir ritüeller silsilesi içinde bir ortaokul çocuğunun bile rahatlıkla yapabileceği işlerle meşgul olmak, hiç bir değer üretmeden bir ömrü tüketmekten ibaret. Emekli olduklarında başlarına gelen ise o güne kadar yarı tanrısal bir seviyede sürdürdükleri yaşantılarının sıradanlaşmasına ve yapmacık saygı gösterilerinin bir bir ortadan kaybolmasına tanıklık etmek sadece. Çocukluğu, erişkinliği ve yaşlılığı çeşitli travmalarla dolu bir yaşam çizgisinde her an ulaşabileceği bir silahla geçirilen böyle bir hayat her an ölüme göz kırpar gibi değilmi zaten.

Kasap Havası







Söylenecek çok fazla bişey yok.
Fotograflar kendini yeterince anlatıyor.
Artık yeter...

9 Şubat 2010 Salı

istifa!


Adli Tıp kesin ve son kararını açıkladı. İmza gerçek! Başbuğ'un "kağıt parçası" dediği şey bugün Türkiye'nin en önemli davasının belkide en önemli delili. Peki ağzından köpükler saçarak haberleri yalanlayan Başbuğ şimdi ne yapacak? Hatırlatmakta yarar var: "istifa şerefli bir müessesedir".

6 Şubat 2010 Cumartesi

20. hafta Kayserispor vs. Galatasaray



Turkcell Süper Lig'in ederi Avrupa'da 6.lığa çıkmışken burada oynan oyun hakkında yorum yapan insanların Avrupa'da 10. sınıf bile olmaması artık iyiden iyiye canımı sıkıyor. Futbol dünyada hakkında en çok konuşulan oyunken ben izlediğim hakkında konuşulacak, konuşmaktan vazgeçtim dinleyecek bir tane adam bulamazken burada oynan oyunu izleyip de ne yapayım. Çoğunluğun uzmanlığında hemfikir olduğu Rıdvan'ın taraflılığı ayyuka çıkmışken, diğerlerinin kahve muhabbeti tavan yapmışken ve arkadaşlar devre uyup sadece başarıya, sadece showa önem verirken ben maçları huşu içinde evimde tek başıma izleyip, içimi de satılara dökmekte buluyorum çareyi.

Kayserispor Galatasaray maçları son 3 senedir berabere bitmiş ve 3 maçta toplam 2 gol olmuş. Bugün alınan 0-0'lık skor sadece bu istatistik açısından baktığımızda bile beklenen bir skor. Kayserispor önce Ertuğrul Sağlam, sonrasında Tolunay Kafkas yönetiminde yaklaşık 10 senedir doğru bir planlama dahilinde Türkiye standartlarına göre 'gerçekçi' bir anlayışı benimseyerek önemli bir istikrar yakalamış durumda. Peki nedir bu gerçekçi anlayış? Bizim ligimizin gerek fiziksel gerekse insani koşullarının belirlediği bir dizi karakteristik özelliği var. Bunların ilki bozuk zeminler. Bozuk zemin dünyanın her tarafında negatif futbol oynayan ekiplerin lehinedir. Kaldıki bundan 3 sene önce Frank'ın istim üzerindeki Barca'sını Chelsea İngiltere'de eleyebilmek için kasten kendi saha zeminini bozmuştu. O gün Ronaldinho çirkin futbolun kazanmasına fırat vermeyen olağanüstü bir performans ortaya koyarak içimizdeki futbol aşkını alevlendirmişti. Kayseri bu gerçeğin farkında bir takım olarak sahada pas yapmanın peşinde olmayan, sahanın karşı ucuna koyduğu uzun santraforun kafasına şişirilen toplardan kazanacağı pozisyonları gol yapmayı standart haline getirmiş bir takım. Bunun yanına Türkiye insanının kavgacı karakterini de ekleyerek sert, basit ve kısır bir futbol oynuyor. Şampiyon olmak ya da dünyada adından söz ettirmek gibi bir amacı olmayan sıradan bir takım için güzel bir formül. Bu formül dahilinde atabilecekleri tek bir adım, ulaşabilecekleri tek bir hedef yoktur. Ancak her sene Türkiye Süper Ligi'ni 4.'lük ile 7.'lik arasında bitirebilirler.

Galatasaray'da ise durum biraz farklı. Son 25 yıldır belli bir futbol ekolünü tuğla tuğla ören, başarılı olmak için farklı olmak gerektiğini bilen bir takım Galatasaray. Bu uğurda oyununu sıradanlaştıran ancak günlük başarıları getiren Lucescu gibi önemli bir teknik adamı hem de şampiyon olduğu sezonun sonunda gönderebilen bir takım. Doğrusuyla, yanlışıyla geçen bu 25 senenin sonunda bugün gelinen durakta Galatasaray dünyada faal futbol antrenörlerinin en iyi 5 tanesinden birini getirdi bu sezon takımın başına ve ondan bir fark yaratmasını bekliyor. Çok da iyi ediyor.



Peki Frank ne yapıyor? Bu soruyla birlikte bugünkü oyunda Galatasaray'ın durumunu değerlendirelim. Önce Galatasaray'ın ideal takım tertibine ve bugün sakatlıklar sebebiyle sahaya sürebildiği isimlere bakalım:
(ideali)
------------------Baros/Jo----------------
Kewell/Caner-------------------Keita/Gio
--------------------Arda------------------
----------M.Topal--------Elano-----------
H.Balta-------------------------------Sabri
-----------Servet---------Neill------------
-----------------Leo Franco---------------
(bugünkü)
--------------------Arda--------------
Gio----------------------------------Keita
------------------ -Elano--------------
---------M.Topal--------M.Sarp------
Caner-------------------------------Uğur
-----------Neill------------E.Güngör-----
----------------Leo Franco-------------
Bugün sahaya kendi bireysel standardına en yakın oyunu koyabilen oyuncuların kim olduğunu düşündüğümüzde bunların Keita, Neill ve M.Topal olduklarını söyleyebiliriz. Yukarıdaki tabloya baktığımızda bunun tesadüf olmadığını çünkü bu 3 oyuncunun da zaten ideal pozisyonlarında oynadığını görüyoruz. Bugün ideal 11'inden 5 oyuncusu eksik bir takım vardı sahada. Diğer 5 oynuncunun 2'si ise farklı pozisyonlarda oynamaya çalıştılar. E.Güngör, Uğur ve M.Topal uzun süren sakatlık dönemlerinden yeni çıkmış oyuncular. Gio, Keita, Elano, M.Sarp, Caner, Neill ve Leo Franco ise takıma bu yıl katıldılar. Yani takımın bütün yükü Arda'nın omuzlarında ve Arda da hiç alışık olmadığı bir pozisyonda. Maç Türkiye'nin en zor 3 deplasmanından birinde berbat bir zeminde ve çok önemli bir anti-futbol takımına karşı oynanıyor.
Peki bu koşullar altında ne yaptı Galatasaray? 5 net pozisyon buldu. 1 net penaltısı verilmedi ve hepsinden önemlisi yaklaşık 500 isabetli pas yaptı. Ama skor yorumcuları gol atamayan bu Galatasaray'ı beğenmedi. Ben de çok beğenmedim aslında. Maçın ilk 20 dakikasında Kayserispor oyuna çok coşkulu başladı. Bu coşku karşısında hayatlarında ilk defa yan yana oynayan defas 4'lüsü isabetli paslarla baskıyı geçmek konusunda zorlandılar. Fakat bütün bu baskıya rağmen Kayserispor ilk 20 dakikada bir tartışmalı offside bir de tartışmalı penaltı pozisyonu üretebildi. İlk baskıyı atlatan Galatasaray bol pasla karşı sahaya doğru gitmeye başladı ve devreyi iki net gol ve bir tartışmalı offside pozisyonuyla bitirdi. Kayserispor adına tek pozisyon ise E.Güngör'ün ters vuruşundan geldi.
İkinci devreye Galatasaray daha güvenli başladı ve oyunu karşı yarısahaya yıktı. Pozisyon açısından kısırdı belki ama topun kontrolü %60 oranında elindeydi. Bu sırada Kayseri kasabının Keita'nın ayağını kırma girişimi geldi ve pozitif futbol adalet tartısında düştüğü zavallı durumdan biraz olsun doğrulmaya başladı. Bundan sonra Galatasaray 3 net pozisyon daha buldu. İddia ediyorum 1 net penaltısı da verilmedi. Öte tarafta Kayserispor'un ikinci yarı bilançosu 1 tartışmalı penaltı pozisyonu olarak kayıtlara geçti. Leo Franco oyunu hiç kurtarış yapmadan (clean sheet) bitirdi.
Evet, sahada aksaklıklar var. Fakat Galatasaray bu ligdeki diğer takımlara göre "uzay futbolu" oynamaya çalışıyor ve şu anda bir geçiş dönemi yaşıyor. Takımının yarısı sakat ve formsuz. Buna rağmen 6 Şubat itibariyle yarıştığı her kulvarda iddiasını devam ettiriyor. Eğer Şubat ayını atlatır ve eksikleri takıma dönerse bu sene lig şampiyonluğunu sonuna kadar kovalar. Ama esas anlaşılması gereken şudur; Galtasaray 2010'lu yıllarda dünyanın 5 yıldızlı stadlarından birinde oynayacak. Başında dünyanın en iyi 5 antrenöründen birisi ve takım kadrosunda en az 5 dünya yıldızı var. Bu takımın zamana ihtiyacı var. Türkiye spor medyasının da adam gibi adamlara...