Sayfalar

26 Eylül 2010 Pazar

6. Haftanın Ardından Galatasaray

Çok sıkıntılı geçen 6 haftanın ardından sezon başını çok çok kötü değerlendiren takımımızın yavaş yavaş toparlanmaya başladığını görüyoruz. Berbat geçen hazırlık döneminin bize maliyeti hafta sonu elalemin takımlarını izlemek zorunda kalmamız oldu. Ben bu takımı sezon sonunda şampiyon bile olsa affetmeyeceğim. Ama takımın giderek daha iyi top oynamaya başlayacağı da gözüküyor. İzlediğim maçlar sonrasında tüm oyuncuların sağlıklı ve formda olması durumunda takımın sahaya aşağıdaki ilk 11 ve dizilişle yayılması gerektiğini düşünüyorum. Bu takımın kesinlikle ligin en büyük şampiyonluk adayı olduğundan eminim.

-------------------Baros-------------------
-------------(Mehmet Batdal)-------------
Arda---------------------------------Elano
(Kewell)-----------------------------(Pino)
-----------------Misimovic-----------------
---------------(Emre Çolak)---------------
--------Cana-----------------Ayhan---------
-------(Sarp)----------------(Barış)--------
Insua----------------------------------Sabri
(Çağlar)----------------------------(Serkan)
-----------Servet------------Neill------------
----------(H.Balta)--------(G.Zan)-----------
---------------------Ufuk---------------------
-------------------(Aykut)--------------------

Yukarıdaki 22 oyuncunun dışında;

23- GK: Emirhan
24- DC: Ali Turan
25- MC: Musa
26- AMR\L: Aydın
27- AMR\L: Serdar

Teker teker mevkileri değerlendirmek gerekirse;

*Forvet:
- Baros: Ligin en iyi forveti bizde Baros hakkında kimsenin kafasında soru işareti olduğunu sanmıyorum.
- M.Batdal: Ligin en önemli gelecek vaad eden forveti Sercan ise ikincisi Batdal'dır. Akıllı olur da çok çalışırsa karşımızda yerli bir Ibrahimoviç var.

*Sol açık:
- Arda: Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyan açık ara en iyi oyuncu. Fazla bişey söylemeye gerek yok.
- Kewell: Bir dünya starı. Her maç 20-30 dk. %100 oynasın başka bişey istemiyorum ondan.

*Sağ açık:
- Elano: Takımda şu anda bu pozisyonu ondan daha iyi oynayacak kimse yok. Kesinlikle kazanılması ve ilk 11'e monte edilmesi lazım. Dünya çapında önemli bir oyuncu olduğunu unutmamak lazım.
- Pino: İlginç bir oyuncu. Bence Arda ve Elano ile başlayan ilk 11'in oturaklı oyununun çözemediği ya da çözüp farkı bulduğu maçlarda 20-30 dk. oynatılması büyük fayda getirir. Ama ondan Keita olmasını bekleyen çok yanılır. O çapta bir oyuncu değil.

*Oyun kurucu:
- Misimoviç: Fazla söze gerek yok. Henüz bir şey verememiş olması dünya çapında bir oyuncu olduğu gerçeğini değiştirmez. Her maçın son 20-30 dakikasında temposunu kaybedecek Arda-Misimoviç-Elano üçlüsünü Kewell-Sarp-Pino üçlüsüyle değiştirerek tam anlamıyla 4-3-3'e geçip hem defansif güvenliği sağlamalı hem de hızlı çıkışlarla farkı artırmaya gitmeliyiz.
- Emre Çolak: Akıllı olup, çok çalışıp kendini geliştirmezse yok olur gider. Benim Çolak'la ilgili beklentilerin eskisine oranla çok küçüldü. Bence burada sadece adı yazıyor. Yoksa gerçek bir alternatif değil.

*Orta Saha:
- Ayhan: Malesef mevcut kadro içinde oynayabilecek en kaliteli ve hazır oyuncu. Mutlaka gelecek için yerine birisi hazırlanmalı.
- Barış: Malesef mevcut kadro içinde bu pozisyonun en mantıklı alternatifi. Bu pozisyon takımımızın en zayıf noktası. Mutlaka bir çözüm üretilmeli.

*Defansif Orta Saha:
- Cana: Kilolarını verdi. Yavaş yavaş forma giriyor. Takımın değişmezi olacağından hiç şüphem yok.
- Sarp: Yetenekleri sınırlı olmasına rağmen özverisi ve enerjisiyle önemli bir rotasyon oyuncusu. Her maçın 20-30 dakikasında sahaya sürmek lazım.

*Sol Bek:
- Insua: Şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla çok önemli bir oyuncu değil. Düz ve garantici bir oyuncu. Eğer elinden gelen buysa kesinlikle bonservisine para verilmemeli. Ama bu sezon bizi idare eder.
- Çağlar: Akıllı olup Insua'yı kesmesini bekliyorum. Umarım becerebilir.

*Sağ Bek:
- Sabri: Kimsenin beğenmediği Sabri Türkiye'de dünya standartlarında bir çok özelliğiyle 3-5 oyuncudan biri. Gökhan Gönül'ü alamayacağımıza göre Sabri'den daha iyisini bulmamız imkansız. Sabri üzerinde dönen tartışmaların tamamen bitmesi gerektiğini düşünüyorum.
- Serkan: Eline geçen fırsatı çok iyi değerlendirdi. Bize geldiğinde Türkiye'nin gelecek vaad eden en önemli gençlerinden biriydi. Umarım bu çizgisini devam ettirir.

*Defans:
- Servet: Sabri için olduğu gibi Servet için de tartışma derhal bitmeli. Memlekette daha iyisi var da benim mi haberim yok.
- H.Balta: Berbat başladığı sezona rağmen çok önemli bir kadro alternatifi olduğunu düşünüyorum. Toparlayacaktır. Ama formsuzluğunun bize bedeli çok ağır oldu. Onu hiç affetmeyeceğim.

*Defans:
- Neill: Fazla söze gerek yok. Yeri garanti.
- G.Zan: Bu sezon son şansı. Sakatlanmaz ve sıra geldiğinde işini iyi yaparsa kalır. Yoksa seneye Sivas'a gider.

*Kaleci:
- Ufuk: Çok çok çok fazla eksiği var. Çok çok çok fazla çalışması lazım. Yönetim bir karar aldı ve sezon sonuna kadar kale onun. Sayısalı tutturmaktan daha büyük bir şans geçti eline akıllı olsun, hayatını kurtarsın. Ama ben henüz güvenmiyorum.
- Aykut: Bir adam bu saatten sonra kaleci olmaz.

*Diğerleri:
- GK: Emirhan: İzlediğim 1 hazırlık maçında çok beğendim. Aykut'tan iyi kaleci.
- DC: Ali Turan: Bol bol tribünde oturur. Gerektiğinde 10 üzerinden 5,5'luk oynar.
- MC: Musa: Hiç bir fikrim yok bu oyuncu hakkında.
- AMR\L: Aydın: Bu sene biraz kıpırdanıyor ama ondan çok daha fazlası bekleniyor. Bu sene son şansı.
- AMR\L: Serdar: Onun yerinde ben olsaydım şimdi Premier Lig'te oynuyordum. Bir insan sahip olduğu yeteneği bu kadar mı çarçur eder. Keyfi bilir.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

6 Ağustos 2010 Cuma

referandum üzerine bir yazı


Tercih yapmayı zorlaştıran o kadar çok faktör var ki benim de kafam herkesinki kadar karışık. Ama bu karışıklığın faydaları da yok değil. Türkiye siyaseti öyle bir noktaya geldi dayandı ki referandum kararının alınmasının ardından yapılan açıklamalar, verilen demeçler ülkedeki tüm siyasi aktörlerin yıllardır benimsedikleri ve sürdürdükleri gizli saklı siyasal tercihlerini önümüze çırılçıplak koymuş oldu. Bunun yanında; Evet!, Hayır! ve Boykot! cephelerinde ortaklaşan siyasal unsurların fikir ve kader birliktelikleri de dikkat çekiyor. Önce bununla başlayalım.

EVET!
Referandum kararıyla açılan ilk siyasal pozisyon olan Evet! cephesinin başını doğal olarak AKP çekiyor. Evet! cephesine AKP’den sonra ilk katılanlar ise SP ve BBP oldu. İlk bakışta AKP, SP ve BBP’yi aynı siyasal çizgide ortaklaştıran bir siyasal İslam geleneği olduğu göze çarpıyor. Ama bunun yapılan siyasal ittifakı açıklamaya tek başına yeterli olduğuna inanmıyorum. Çünkü AKP kendi siyasal pozisyonunu bundan sonra asla SP’ninki kadar İslamcı ya da BBP’ninki kadar milliyetçi kurmayacaktır. AKP şunu biliyor ki kendisine iki genel, iki de yerel seçimde çok büyük zaferi getiren siyasal konumlanış, hem siyasal İslam’ı hem de milliyetçiliği sembolik düzeyde fakat aşırılığa vardırmadan kullanmasıydı. Bu noktada SP ve BBP’nin AKP’nin siyasal yörüngesine yaklaşma çabasında olduğunu söylemek de gerçekçi olmayacaktır. Çünkü bu iki parti sınırlı tabanlarına ancak aşırılık üzerinden sahip çıkabilirler. O zaman bu üç partiyi bir araya getiren nedir?

Bu üç siyasi akımı bir araya getiren şey, kendisini yine siyasal İslam’da gösteren ama beyaz Türklerin şeriat özlemi/gizli ajandası paranoyası değil, meselesi tamamen ticaret, finans kısacası para olan ve günün neo-liberal para politikalarıyla tarihsel bir uyum bulan ekonomik faydacı yaklaşımın her üç siyasal ekole de hakim olmasıdır. Yapılan anayasal düzenlemelerin devletin tepesindeki ekonomik kontrolü devlet bürokrasisinden alıp piyasanın kendisine veren yani liberalleştiren yaklaşımını da aklımızda tuttuğumuzda bu açıklama gerçek yerini buluyor. Bu noktada Evet! cephesine katılan 4. unsuru da değerlendirdiğimizde her şey yerli yerine oturuyor.

4. unsurun Evet!’i şartlı: “Yetmez ama Evet!”. Yetmez ama Evet!’çilerin hemen hemen tamamı Türkiye siyasetine 2005’ten sonra girmiş unsurlar. Bunların başını Taraf gazetesi ve Genç Siviller çekiyor. Bu iki oluşuma kabaca liberal sivil toplum diyebiliriz. Bunların iktidar partisiyle aralarında eleştirel mesafeyi korumaya çalışan ama bu konuda ölçüyü sık sık kaçıran unsurlar olduğunu görülüyor. Bunlar için bir nevi AKP ve AB kuyrukçusu diyebiliriz.

Bana göre birkaç başka unsurla birlikte Taraf gazetesi ve Genç Sivillerden daha ilginç olan, üç önemli hukukçu Osman Can, Ümit Kardaş ve Serap Yazıcı’nın yanında iki önemli sosyal bilimci Ahmet İnsel ve Baskın Oran’ın da “Yetmez ama Evet!” politikasının teorisyenleri olması. Bunlar kısaca şöyle diyorlar: AKP’nin neo-liberal (devletin özelleştirmelerle sürekli küçüldüğü, piyasanın özgürlük alanının sürekli büyüdüğü, kapitalist büyümeci bir anlayışın benimsendiği sermaye taraftarı ekonomik ve siyasal model) politikalarının özgürlükçü tarafının toplum için bir fırsat olduğu. Aslında burada adı geçen beş kişiden en az üçü kendisini solda tanımlar. Buna rağmen bu kişiler AKP’nin bireysel hak ve özgürlükler alanını görece genişleten Avrupa Birliği entegrasyonu politikalarını bir imkân olarak görüyorlar ve Türkiye’de yeni yeni gelişmeye başlayan sivil toplum kuruluşlarının politik işlevlerini gözlerinde fazlaca büyütüyorlar. Diyorlar ki, bireysel hak ve özgürlükler alanının genişlemesiyle birlikte tabandan tavana bir özgürlükçülük baskısı bindirilerek AKP’ye rağmen bir demokratikleşme yaşamak mümkündür. Açıkçası ben bu yaklaşımı fazla iyimser buluyorum. Dahası yapılacak değişikliklerle toplumsal özgürlükler alanının büyüyeceği söylemine de ikna olmuş değilim. Bunun tam aksinin gerçekleşeceği yönündeki şüphelerin haklılığını ispatlamak için yeni düzenlemeyle kamu çalışanlarının elinden toplu grev hakkının alınacağını söylemek sanırım yeterli olacaktır.

Söylemem gerekir ki Evet! cephesindeki hiçbir siyasal unsuru kendime yakın hissetmememin yanında AKP-SP-BBP üçlüsünün 12 Eylül askeri darbesiyle ve onun anayasasıyla hesaplaşma söylemini de, “Yetmez ama Evet!”’çilerin ultra iyimser yaklaşımlarını da benimsemiyorum. Dolayısıyla referandumda Evet! demeyeceğimi çok iyi biliyorum.

HAYIR!
Hayır! cephesini kabaca ikiye ayırabiliriz. Bunların ilki CHP-MHP çizgisi diğeri ise Türkiye’nin Ortodoks solu diyebileceğimiz TKP-ÖDP ve Halkevleriyle birlikte diğer sol unsurlar.

Ana akım siyasetin üç büyük partisinden ikisini Hayır! cephesinde birleştiren şeyin, aslında bu partilerin bir elmanın iki yarısı olduğu gerçeği üzerindeki sır perdesini giderek kaldırması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda söylenegelen şekliyle, Türkiye’nin kıyı şehirlerinde yaşayan faşistlerin partisi olan CHP ile Türkiye’nin iç kesimlerinde yaşayan faşistlerin partisi olan MHP seçmenleri arasındaki farkın, kızlarının askılı bluz giyip giymemesi olduğuna dair yorumları biraz vulgar biraz indirgemeci ve çokça provakatif de bulsam içindeki gerçeklik payını da teslim etmek zorundayım. Önümüzdeki yaz gerçekleşecek genel seçimlerde sandıktan çıkması muhtemel bir CHP-MHP koalisyonunun göstergesi olduğunu düşündüğüm bu ortaklık sürecinde her iki partinin de bugüne kadar sergiledikleri siyasi çaresizlik aklıselim sahibi herkesin dikkatinden kaçmayacak boyutta. Hayır! söylemi arkasında mevcut Anayasa değişikliği paketi karşısında örgütlenmesi oldukça kolay olan toplumsal muhalefeti bile ucuz milliyetçilikle kotarmaya çalışmaları acınacak hallerini ortaya koyuyor. Hala AKP giderse “terör” biter gibi anlamsız açıklamalarla ve mitinglerinde yaptığı yağlı urgan şovlarıyla arkasında faşizan öfkeyi biriktirmeye çalışan bu iki siyasal parti önümüzdeki süreçte daha önce DYP, ANAP, DSP gibi diğer önemli partilerin başına geldiği gibi toplumsal tasfiye mekanizmasıyla karşılaşacak ve yok olacaklardır. Anayasa değişikliği paketiyle ilgili görüş ve önerilerini hala tam olarak anlayamadığım bu iki partinin ucuz anti-AKP’cilikten öte bir siyasal vizyonları olmadığı için referanduma ilişkin tavırlarının Anayasayla ilgili değil, 2011 yazında gerçekleşecek genel seçimle ilgili olduğunu düşünüyorum. Sanırım bu iki partinin paylaştığı Hayır!’cı yaklaşımı benimsememin mümkün olmadığını açıkça ortaya koydum.

TKP, ÖDP, Halkevleri ve diğer sol unsurlarla birlikte 12 Eylül darbesinin ve 1982 Anayasası’nın gerçek mağdurlarını oluşturan cephenin Hayır!’ını, CHP-MHP ikilisininkinden ayırmamak büyük haksızlık olacaktır. Bu çevrelerin 1982 Anayasası’nın toptan değiştirilmesi ve 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma konusundaki samimiyetlerinden şüphe etmek için ortada hiçbir sebep görmüyorum. Bu çevrelerin yapılması planlanan değişikliklerle 82 Anayasası’nın “ruhu”nun hiçbir şekilde değişmeyeceğini ifade eden söylemini tamamen benimsiyorum. YÖK’e, MGK’ya, YAŞ’a, RÜTÜK’e, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk 3 maddesine dokunmayan bir değişiklik paketinin büyük bir aldatmacadan başka hiçbir şey olmadığı konusunda kesinlikle haklılar. Ancak bütün bunlar benim onlarla birlikle Hayır! dememe yetecek mi (?) ondan emin değilim. Neden?

Bilindiği gibi henüz gündemde Anayasa değişikliği ve referandum gibi hadiseler yokken bile solun bu damarı iktidar-devlet itişmesinde kendisini stratejik olarak devletten yana konumlandırmıştı zaten. Bu konumlanışa da pragmatik bir kılıf uydurmuşlar ve ‘ “Kemalistlerle” “Dinciler” arasındaki bu bilek güreşinde Dincilerin cephe kazanması bizim hareket alanımızı daraltacak olduğundan, Kemalistlere çekimser de olsa destek vermek noktasındayız’ şeklinde açıklanabilecek bir “stratejik” tercih yapmışlardı. Tabiî ki böylesine bir şey tam olarak hiç söylenmedi. Ama benim son 3–4 yıldır bu damarın takip ettiği siyasal yoldan anladığım budur. Yanlış olduğunu düşünenlerle de bunu sonuna kadar tartışırım. Dolayısıyla, bu sol çevrelerin bir şekilde CHP-MHP’nin anti-AKP’ci yaklaşımında ortaklaştıklarını hoşuma gitmeyen bir gerçek olarak ortaya koymak zorundayım. Böylesi bir siyasal kısırlık hiçbir devrimci tarafından kabul edilemez.

Diğer yandan günün siyasal pratikleri çerçevesinde bu “ilkesiz” yaklaşımın somut bir karşılığı olduğu da kaçınılmaz bir gerçek. Çünkü AKP’nin referandumdan Evet!’i çıkarması ve bu rüzgârla önümüzdeki yaz gerçekleşecek genel seçimlerden de zaferle çıkması onlara müthiş bir özgüven ve siyasal denetimsizlik getirecektir. Zaten saldırgan ve vahşi bir siyasal gelenekten gelen AKP’nin böylesi bir imkâna kavuşacak olması yalnız sol için değil tüm Türkiye ve hatta Ortadoğu halkları için büyük tehdit oluşturacaktır. İşte sırf bu sebepten bile kesinlikle Hayır! oyu kullanmayacağım diyemiyorum. Ama gönül rahatlığıyla Hayır! da diyemeyeceğim için arayışım beni başka bir noktaya götürüyor: Boykot!

BOYKOT!
Boykot! cephesini oluşturan iki unsurdan en önemlisi BDP’iken diğeri ESP, SDP, EHP ve SGP gibi bazı sosyalist partiler. Kimsenin dikkatinden kaçmayacağı gibi AKP’nin değişiklik paketine siyaseten en anlamlı muhalefeti yapan başından beri BDP. Bu elbette bir tesadüf değil. Bunun en önemli sebebi Hayır! cephesinin zavallı CHP-MHP muhalefetinin aslında değişikliklere siyaseten muhalif olmamalarıdır. Bu iki parti pekâlâ kendi iktidarları döneminde yapılması teklif edilmiş olsa bu değişikliklere Evet! derlerdi. Çünkü ne statükoyla, ne 12 Eylül darbecileriyle, ne anti-demokratik toplumsal yapıyla ne de özgürlüklerin kısıtlanmasıyla bu partilerin bir sorunu yok. Onları mahkûm oldukları kısır Hayır! siyasetinde tutan kendilerini ancak AKP karşıtlığı üzerinden var edebilmeleridir. Ancak, BDP ve tüm Türkiye Kürtleri için sorun bir hak, hukuk, özgürlük ve varoluş sorunudur.

Anayasa değişikliğine dair hazırlıkların yapıldığı dönemde tüm demokratik siyaset kanallarını açık tutan ve sonuna kadar zorlayan Kürt siyaseti, bu dönemde siyaseten iktidar tarafından muhatap dahi alınmaması üzerine Boykot! kararını aldı ve gerilla mücadelesini tırmandırmaya başladı. Bu Türkiye’nin en az 30 senedir içinde debelenip durduğu siyasal aptallık bataklığının, inkârın, imhanın mevcut hükümet tarafından da benimsendiğinin en somut göstergesidir. Kürt siyasetinin bu noktada aldığı Boykot! kararı, içine alınmadığı bu siyasal oyunun dışına düştüğünün yaygın bir ifşası ve bu oyuna dahil olmak konusunda daha fazla ısrar etmeyebileceğinin bir öncü işareti olarak algılanabilir. Eğri oturup doğru konuşalım; mevcut şekliyle en çok Kürtlere zarar veren, onları dışlayan, haklarını gasp eden 82 Anayasası’na dair yapılacak en ufak değişikliğin birinci elden muhatabı Kürtlerdir. Onları siyaset sahnesinin ısrarla dışına iten anaakım siyasete bu cepheden verilen Boykot! yanıtı, oyununuzu görüyorum ve arttırıyorum demektir. Böylece ne AKP tarafına ne de CHP-MHP tarafına düşmeyen BDP Türkiye siyasetindeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha sağlamlaştırmıştır. Ancak Boykot! kararının da komplikasyonları yok değildir.

Her şeyden önce Boykot!’un sandığa gidip oy kullanmamaktan daha öte bir siyasal pratiğe tekabül ettiğini söylemek gerekir. Boykot! sandığa gidip oy kullanmamak olduğu kadar sandığa gitmenin de engellenmesi demektir. Yani sizi oynadıkları futbol maçına oyuncu olarak almayan A ve B takımlarının oyununa başka oyuncuları, seyircileri, hakemleri, vs. dahil etmelerini engellemek ve oyunu bozmak demektir. BDP’nin bu stratejiyi kendi bölgesinde uygulayabileceğini ve referanduma katılımı engelleyebileceğini hepimiz biliyoruz. Ancak nüfusunun yarısı bölge dışında yaşayan Kürtlerin diğer bölgelerde referanduma katılmaları durumunda Evet! oyu verecekleri de bilinen bir gerçek. Bu bakımdan BDP’nin benimsediği stratejiyi daha etkili olarak uygulamaya koyabilmesi ve referandumun meşruiyet zemini kaydıracak denli yaygın bir Boykot! hareketini örgütleyebilmesi için mutlaka siyasal ittifak yapacağı farklı görüşlerle etkin bir işbirliği içine girmesi gerekirdi ki bunun gerçekleştirildiği söylenemez. Maalesef bu işbirliğine kısmen kendi inisiyatifleri ve siyasal vizyonları sebebiyle eklemlenebilen birkaç sosyalist sol partinin anlamlı bir etkinlik yaratması mümkün gözükmüyor.

Ancak bu sosyalist sol partilerin kanaat önderlerinin Anayasa değişikliği paketi ve referandumla ilgili söyledikleri hem tarihe not düşmek hem de Türkiye’nin siyasal kurtuluş rotasını halen kaybetmemiş olabileceği yönündeki umudu canlı tutmak açısından büyük önem taşıyor. Bu damardan yükseltilen eleştirilere kısaca değinmek gerekirse; referanduma Evet! veya Hayır! demek özünde 12 Eylül Anayasası’nın bir daha toptan değiştirilemeyecek şekilde meşrulaşması bakımından bir fark içermemektedir. Öyle ki, sandıktan Evet! çıkması durumunda Anayasa’da zaten “gerekli” değişiklikler yapılmış olacak ve Anayasa’da “ihtiyaç duyulan” değişikliklerin ne şekilde yapılması gerektiği yönünde bir içtihat oluşacaktır. Sandıktan Hayır! çıkması durumunda ise egemenler ‘halka sorduk değişmesini istemediler’ diyerek darbe Anayasası’nın kökleşmesine sebep olacaklardır.

Tamamen yeni bir Anayasa yapılması önündeki en büyük engel önümüzdeki referandumda oy kullanmaktır. Sandığa gitmeyerek ve gidilmesini engelleyerek başlatacağımız Boykot!'un arkasını seçim barajı olmadan yapılacak adil bir genel seçimle oluşturulacak kurucu bir meclisin hazırlayacağı tamamen yeni ve özgürlükçü bir Anayasa talebiyle doldurmalıyız.

Hala vakit varken yaygın bir Boykot!’u örgütlemekten ve darbe Anayasası’nı toptan değiştirmek yönündeki toplumsal talebimizi yükseltmekten başka çıkar yol gözükmemektedir. “Ne olursa olsun” yaklaşımını benimseyen devlet ve iktidar ittifakı karşısında “ne olursa olsun” bu toplumsal isyanı örgütlemek tarihin omuzlarımıza yüklediği en önemli sorumluluktur. Gerek kişisel temaslar gerekse siyasal temaslarla görüştüğümüz her bir kişiye Boykot! cephesini anlatmak bu yönde atılacak en önemli adımdır. Dahası, 12 Eylül 2010 günü yasal ve/veya yasa dışı her yoldan seçime katılımın engellenmesi yeniden siyasallaşmaya başlayan Türkiye halklarının önündeki en büyük sınavdır.

8 Temmuz 2010 Perşembe

halkların kardeşliği


bir Katalan, İspanya halklarının 80 yıllık Dünya Kupası finali hasretine son verirken...
futbol asla sadece futbol değildir.
darısı başımıza...

R.I.P. Syd

6 Temmuz 2010 Salı

mutsuz sonları sevenlere



















from Wilson to House...

"Being miserable doesn't make you better than anybody else, [...] It just makes you miserable."

25 Haziran 2010 Cuma

koalisyon nedir, nasıl ortaklaşılır?‏


"Yani, benim için koalisyonlar görüş ayrılıklarıyla beraber yaşamaktan ve yıkmaya ya da köklü bir değişime uğratmaya çalıştığınız iktidar biçimine odaklanmaktan geçiyor. İnsanlar bölünüp, parçalanıp birbirleriyle çatışmaya başladıklarında ortak hedeflerinin ne olduğunu unutuyorlar. İstisnasız her konuda uzlaşmaya varmadan beraber yol katedemeyecekelerine inanırlarsa da, korkunç bir hata yapıyorlar. Zaten insanlar beraber yol aldıkça değişiyorlar. Ortak bir mücadele içine girilince, dönüşme şansı da bulunur."

Judith Butler
"Bedenler ve barikatlar", express, sayı:2010/11, s.41.

13 Haziran 2010 Pazar

Almanya'nın düşündürdükleri


Dünya Kupası Almanya'yı izledikten sonra başladı benim için. Her koşulda Dünya Kupası favorisi olan Almanya, sahada hiçbir oyuncunun bireysel olarak öne çıkmadığı olağanüstü bir takım oyunu oynadı ve rakibini ilk maçında farklı bir skorla mağlup etti. Fakat benim dikkatimi çeken başka bir nokta oldu. Alman milli takımının Dünya Kupası kadrosunda Alman olmayan tam 11 oyuncu var. Bunların 3'ü Polonyalı, 2'si Brezilyalı, 2'si Türkiyeli, 1'i Bosnalı, 1'i Tunuslu, 1'i Nijeryalı ve 1'i de Ganalı. Ancak bunların hepsi temel spor eğitimlerini Almanya'da almış ve oyunu bu ülkenin topraklarında öğrenmiş çocuklar. Bu gerçek iki bakımdan çok önemli. Birincisi farklı kültürlerden gelen bu gençler belli bir sportif ahlak çerçevesinde ulusal takımlarında hamaset üzerinden takımdaşlık üretmeye çalışan başka ülkelere anlamlı bir ders verdi. Arkasını eşelediğimizde tamamının safsata olduğunu gördüğümüz bütün ulusal mitlerin ötesinde bir işi birlikte yapıyor olmanın verdiği birlik duygusu yapılan her işe emeğini koyan toplulukların yıllardır gözlerini kör eden milliyetçi hamasetin ne kadar yalan olduğunu ortaya koydu. Bu genç çocukların ortaya koyduğu ikici önemli gerçek ise bir ülkenin sportif organizasyonunun olağanüstü yetenekleri olmayan yabancı gençlerden, yaptığı işin ABC'sini eksiksiz olarak uygulayabilen harika bir takım yaratabildiğidir. Ülkede spor yapan milyonlarca insanın arasından adil biçimde seçilen bu birbirine "yabancı" gençler harika bir ulusal takım olabilmişler. Hala ulusal takımlarını devşirme yabancılarla ve milliyetçi hamasetle ayaklandırmaya çalışan örümcek kafalılara Alman Ulusal Futbol takımının Dünya Kupası maçlarını bir de bu gözle izlemelerini söyleyebilmenin bir yolu olsaydı keşke.

8 Haziran 2010 Salı

e-muhtura garabetinin yıl dönümüne özel

08.06.2007
KORKUNÇ!

TSK iki ayda ikinci bir e-bildiri ile yine siyaset sahnesinin odağına oturdu. Sanırım, yeni Genelkurmay Başkanı'yla birlikte çizgisindeki radikal değişikliği kolaylıkla görebileceğimiz TSK daha uzun yıllar siyaset sahnesindeki "aktif" rolünü bırakmaya yanaşmayacak ve bir önceki Genelkurmay Başkanının görece demokratik tutumunu mumla aramaya devam edeceğiz.

Henüz göreve gelmeden önce yaptığı açıklama ile geleceğe dair sinyalleri vermeye başlamıştı Büyükanıt Paşa. Şemdinli'de, Umut Kitapevi'nin karanlık güçler tarafından bombalanması ve Şemdinli halkının bombacıyı yakalaması, hiç hesapta olmayan bir tablo çıkarmıştı birilerinin karşısına. Bombacılar, TSK mensubu astsubaylardı ve arabalarının içinde otomatik silahlar ve bombalar bulunmuştu. Müstakbel Genelkurmay Başkanımız ise, o günlerde, bombacıları iyi tanıdığını, böyle bir şey yapmayacak "iyi çocuklar" olduklarını duyuruyordu Türkiye halkına. Davayla ilgili görevini yapan savcının iddianamesi mahkeme tarafından kabul edildi ve astsubaylar 39 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. İşledikleri suç terör suçları kapsamında işlem gördü. Sonrasında her şey bir anda tepekatlak oldu. İddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısının görevine son verildi. Mahkeme kararları temyiz edildi ve terör suçları kapsamından çıkarıldı. Mahkeme aldığı inanılmaz kararda, Silahlı Kuvvetler mensuplarının terör suçu işleyebileceğini düşünmenin dahi akıl almaz bir densizlik olduğunu ve böyle bir şeyin asla söz konusu olamayacağını açıkladı. Bizlerde, tüm Türkiye halkı olarak herhangi bir askerin suç işleme olasılığını aklımızın köşesinden bile geçirmememiz gerektiğini hatırlamış olduk. Fakat bu uyarının hatırladığımız başka şeyleri bize unutturmaya yeteceğinden emin değilim. Örneğin, 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Askeri Cezaevinde tutulan işkence günlüklerini unutabilmemiz için belki bize de elektrik vermeleri gerekecektir.

Yeni Genelkurmay başkanının övgüye değer faaliyetlerini ilk olarak Nisan 2007 sayısında Nokta dergisi, TSK'nın gizli "andıç"ını yayınlayarak duyurdu. Bu andıçta, TSK'nın Türkiye basını hakkındaki "fikir"lerini gördük hep birlikte. Bunlar öyle fikirlerdi ki, bazı önemli bilim insanları, bazı önemli gazeteciler, ana akım medyadan bile bazı önemli gazete ve tv kanalları sakıncalı ilan ediliyor ve haklarında en keskin hükümler veriliyordu. Haber alma, haber verme, haber kaynağını gizlemeden tutun da düşünce özgürlüğüne kadar gidecek bir dizi demokratik hakkı bu "andıç"ın ruhu ayaklar altına alıyordu. Keşke bununla kalsaydı. Ardından jandarma zoruyla Nokta dergisini işgal eden, yetkililerini göz altına alan ve gazeteciliğin evrensel değerlerinin hemen hepsini çiğneyen Silahlı Kuvvetler, aba altından silah gösterdiği için midir bilinmez bu demokrasi katliamı Türkiye basınında kendine anlamı bir yer bulamadı. Nasıl bulabilirdi ki zaten. Bugün Nokta'nın başına gelenlerin yarın onların başına gelmeyeceğinin garantisini kim verebilirdi.

Jandarma baskınından bir gün önce çok sevgili Genelkurmay Başkanımız bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantı dünyanın her yerinden gelen büyük tepkilerin gölgesinde düzenlenmişti. Fakat Paşanın duruşu bir taraftan uluslararası kamuoyuna biz dimdik ayaktayız ve rejimimizin bekçisiyiz mesajı verirken diğer taraftan tüm dünya tarafından Türkiye'nin demokratikleşme yalanının ortaya çıktığı gün olarak tarihe geçirildi. Bununla da kalmadı, Genelkurmay başkanı 12 Nisan tarihli basın toplantısında Şemdinli olayının TSK'ya yapılmış bir saldırı olduğunu belirterek "dünyada örneği olmayan bir hukuk cinayeti işlenmiştir" ifadelerini kullandı. Halen Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 2007/2839 esas sayılı dosyasıyla hukuki takibi devam eden bir davayla ilgili böyle bir ifade kullanmak TCK'nın 288. maddesine göre anayasal bir suçtur. Bu maddeye göre "bir olayla ilgili başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi cezalandırılır". Paşamızın sözleri, mevkii ve kişiliği göz önünde bulundurulduğunda bu suçu işlediği açıktır. Nitekim, Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu tarafından, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Ancak Şemdinli savcısının görevine son veren ve mahkeme kararlarını bozan karanlık güçlerin bu duyuru karşısında takınacakları tavır sürpriz olmayacaktır.

Ardından çıkartılan Cumhurbaşkanlığı krizinde TSK siyasete en radikal biçimde yine dahil olmuş ve demokrasinize bir "balans ayarı" daha çekmiştir. Milliyetçi faşist reflekslerin tetiklendiği büyük mitinglerin organizasyonunda emekli paşaları tarafından yönetilen ADK gibi sivil toplum örgütlerini kullanan silahlı kuvvetler, gölge oyunları tarihine altın bir sayfa daha eklemiştir. Toplumu biz ve diğerleri ekseninde bölen bu organize kitle hareketleri, ilerleyen günlerde tarafların radikalleşmesini, Malatya'da boğaz kesmeyi, Yozgat'ta ev kundaklamayı, Ankara'da çarşıda bomba patlatmayı beraberinde getiren tepki ve karşı tepkileri doğurmuştur. Hükümetin açık muhalefetine karşı Güneydoğuya askeri yığınak yapan ve sınır ötesi operasyon sinyalleri veren TSK, sonunda 7 Haziran itibariyle bölgede gayrı resmi olağanüstü hali ilan etmiş, uçuşa yasak bir hat oluşturduğunu açıklamıştır. Bu karar bir nevi iç savaş ilanı olarak nitelendirilebilir. Cumhuriyet tarihi boyunca 25 kere denenen şiddet kullanarak çözüm yoluna 26. sefer de kimseden izin almadan başvurmaya karar vermiş gibi gözükmektedir silahlı kuvvetlerimiz. Bizim ödediğimiz vergilerle, her şeyden önemlisi bizim kardeşlerimizin kanlarıyla finanse edilen, hiçbir şeyi çözmeyeceği hepimizce bilinen bu harekatları sürdürme iradesini hangi demokratik teamüle dayandırarak kullandığını sormayacak mıyız hiçbirimiz saygıdeğer ordumuza.

8 Haziran itibariyle Genelkurmay Başkanlığı sitesinden yapılan yeni açıklamada, Paşamızın müneccimliğine atfen 1. maddede şu ifadelere yer veriliyor;

" 1. Sayın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, 12 Nisan 2007 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında, terörün Mayıs 2007 tarihinden itibaren tırmanacağını, kamuoyuna açık bir şekilde açıklamıştır. Son günlerde ortaya çıkan terör olayları, bu açıklamaların gerçekçi olduğunu göstermiştir." Sayın Paşamızı bu engin vizyonu sebebiyle kutluyor ve şunu soruyorum, başlayacağını en başından bildiğiniz bu tırmanışa neden engel olmadınız. Ayrıca belirtmek gerekir ki yukarıda anlatılan anti-demokratik uygulamaların toplumsal rahatsızlıkları derinleştireceği, yaz mevsimin gelmesinin bölgedeki yasa dışı faaliyetleri arttıracağı zaten malumun ilanıdır. Bu noktada Paşanın söz konusu öngörüsünde bulunmak için Paşa olmak gerekmediğini söyleyebiliriz. "Terörist" kuvvetlere karşı operasyonel üstünlüğünden şüphe etmediğimiz silahlı kuvvetlerimiz neden bu tırmanışa engel olamamıştır. Yoksa "terör"le ya da daha doğru bir söyleyişle toplumsal rahatsızlıklarla mücadele etmenin yolu kuvvet kullanmak değilmidir.

Bu sorunun çözümü, bildirinin 2. maddesinde;

" 2. Bu terör eylemleri, aynı zamanda bölücü ve ırkçı terör örgütünün gerçek niyetlerini de çok açık bir şekilde ortaya koymuştur." görüşünde belirttiği gibi "terör örgütünün gerçek niyetlerini" TSK'nın tespitinden başka bir noktada aramayı gerektirmiyor mu. Farklılıkları sisteme dahil etmek, onları dışlayıp radikalleştirmemek daha etkili bir çözüm olmaz mıydı.

Temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve genişletilmesi, bildirinin 3. maddesinde ifade edilen;

" 3. Her fırsatta, yurt içinde ve yurt dışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların, bu olayların gerçek yüzlerini görme zamanı artık gelmiştir." şeklindeki paranoyakça yaklaşımdan başka bir yaklaşım geliştirme gerekliliğine işaret etmiyor mu.

Bildirinin 4, 5 ve 6. maddelerinde TSK'nın sarsılmaz iradesi vurgulanırken, şer ekseni tamamen belirsiz bir şekilde yeniden tanımlanmakta, dolaylı ve doğrudan destek verenler ifadesiyle hemen herkes hedef gösterilmektedir. Bu maddelerde muğlaklaştırılan güvenlik tehdidinin altı ihtiyaca binaen ileride birilerinin keyfince doldurulacaktır. Zaten güvenlik ve tehdit fenomenlerini bu denli kullanışlı yapan da bu belirsizlik ve keyfe kederlik değil midir.

" 4. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal ve üniter yapısının, çağ dışı bir yapı olduğunu düşünen bir yaklaşım ile karşı karşıyadır.Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır.

5. Ortaya çıkan ve giderek artan terör eylemlerinin, bu tür düşüncelerin ve bunları dolaylı ve doğrudan destekleyenlerin çarpık düşüncelerini çok açık bir göstergesi olduğu şüphesizdir.

6. Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadele konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahiptir ve bu tür saldırılara gereken cevabı vereceği tartışılmaz bir gerçektir."

Bildirinin 7. ve son maddesiyle ilgili söyleyebileceğim tek şey ise bunun "korkunç" ve "yüz karası" olduğudur.

" 7. Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir."

Yüce Türk milletinin karşı koyma refleksi, Trabzon'da rahip, İstanbul'da aydın, Yozgat'ta meczup, Malatya'da misyoner cinayetlerine sebep olmuşken bu çağrının kimlerin canına mal olacağını ve bu canların sorumluluğunu kimlerin üstleneceğini çok merak ediyorum.

1 Haziran 2010 Salı

Orta Doğu'yla sen ilgilenmezsen o seninle ilgilenir


Derli toplu bişeyler yazmak için hiç olmayacak zamanımın olmasını beklemektense sıcağı sıcağına yarım yamalak da olsa aklımdan geçenleri yazarak tarihe bir not düşmenin daha iyi olacağına karar verdim.

Son zamanlarda gerek yurt içi gerekse uluslararası siyasette öylesine hızlı bir değişim söz konusu ki olan bitenin tamamını anladığını iddia eden abesle iştigal etmiş olur. Ben de kesinlikle böyle bir iddiam olmadan, hatta anlamakta gerçekten güçlük çektiğimi kabul ederek bazı yorumlarda bulunmaya çalışacağım.

Özellikle Mavi Marmara baskını ve İskenderun saldırısının halk arasında doğal olarak yarattığı infiale pek değinmemeye çalışacağım çünkü refleksif tutumların konunun özünü anlamaya bir katkısı olmadığını düşünüyorum. Yine de her iki hadisenin de hemen herkes gibi beni de çok derinden yaraladığını söylemem lazım.

Bilindiği gibi 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD uluslararası politik stratejisini tamamen değiştirerek Orta Doğu'ya bir askeri ayak yapmaya ve ufukta gözüken çok kutupluluk tehlikesini bu ayak üzerinden kontrol altında tutmaya niyetlendi. Çok kaba biçimde böylece özetleyebileceğimiz bu girişimin bölgedeki alt-emperyal işbirlikçisi olarak da kendisine Türkiye'yi seçti. Bu strateji doğrultusunda Türkiye'nin siyaseten istikrarlılaştırılması, ekonomik sorunlarının idare edilebilir hale getirilmesi ama en önemlisi bölge için cazibe merkezi olabilecek bir demokratikleştirmeye tabi tutulması gündeme geldi. Demokratikleşme hem bölge halklarıyla tarihsel ve kültürel bağları olan Türkiye'nin bir model olarak öne çıkması hem de içerideki Kürt sorununu çözmesi açısından kritik öneme sahipti. Bu amaçla iktidara gelen AKP, 2002'den dünya ekonomik krizinin patlak verdiği 2008'e kadar hesaplandığı gibi misyonunu gerçekleştirerek hem kendi politik egemenliğini perçinledi hem de Orta Doğu'nun alt-hegemonik süper gücü olmak amacıyla kültürel emperyalist projeler de dahil olmak üzere pek çok konuda üzerine düşeni "hakkıyla" yerine getirdi. Ancak bu konudaki dönüm noktası Davos'taki "one minute" olayı oldu. Tarihte ilk defa tüm dünya bir Müslüman ülkenin liderinin Batı'nın şımarık çocuğu İsrail'e deyim yerindeyse "posta koyduğuna" şahit oldu. Kafası kesik tavuk gibi ortalarda dolaşan Arap halkları arasında bu babalanmanın bir baş bulmuş olma heyecanı yarattığı kesin. Ancak böylesine önemli bir role soyunmanın bedelini o an itibariyle ödememiş olan Türkiye'nin kağıtların yeniden dağıtılmaya başlandığı bu oyunda ne yapacağı merak konusu olmaya devam ediyordu.

2008'de patlak veren ekonomik krize kadar egemen batılı güçlerle tam bir çıkar birlikteliği politikası izleyen Türkiye, dünya ekonomik buhranıyla birlikte o kapıda aradığını bulamayacağı gerçeğiyle karşılaştı ve bir aldatılmışlık psikozuna girdi. Ancak bu aldatılmışlık psikozundan daha etkili olan bir başka patoloji de yine aynı bünyede gelişmeye başlamıştı. Buna kısaca "ne oldum" psikozu diyebiliriz. Son 2 yıldır ortaya çıkan maddi gerçeklik hegemonik batının mevcut ekonomik düzen içerisinde yürütmekte olduğu refah devleti yapısını sürdürmesinin mümkün olmadığı idi. Çin, Hindistan, Rusya, İran, Türkiye, Brezilya, Meksika, Arjantin, G.Afrika gibi çevre ülkelerin merkezileşmeye başlaması tek kutupluluğun sahici bir tehlikeyle karşı karşıya gelmesine ve herkesin bugüne kadar yaptığı hesapları gözden geçirmesine sebep oldu.

Türkiye açısından en önemli gelişme 1 ay önce yaşandı. ABD 2011'de Irak'tan çekileceğine dair planını değiştirdi ve belirsiz bir süre için daha Irak işgalini devam ettireceğini açıkladı. Zaten Avrupa Birliği tarafından da kendisine sırt çevrilmiş olan Türkiye bu hamleyi hızla gördü ve önce Rusya ile nükleer santral kurulumuna ilişkin anlaşmayı imzaladı, hemen arkasından da İran ve Brezilya arasında bir diplomatik arabuluculuk rolü üstlenerek işin içinde Rusya ve Çin'in de yer aldığı bir zenginleştirilmiş uranyum mübadelesi programına imza attı. Bu kendisine sırt çevirenlere gönderilmiş kuvvetli bir "siz olmadan da yapabilirim" mesajıydı ve karşı taraftan çok hızlı cevap buldu. İlk olarak AKP'nin siyasal alternatifsizliği Türkiye siyasal tarihinde eşi görülmemiş bir komplo ile Baykal'ın gönderilmesi ve yerine Kılıçdaroğlu'nun getirilmesiyle ortadan kaldırılmış oldu. Bu bir uyarı atışı olarak algılanabilirdi. Ardından, başbakan Erdoğan'ın Güney Amerika seyahati sırasında Mavi Marmara'ya yapılan baskın ise Türkiye'nin Orta Doğudaki "lider ülke" imajına kuvvetli bir darbe vurulmuş oldu. Kısacası Türkiye'ye postun o kadar da ucuz olmadığı mesajı verildi. Bu baskınla eş zamanlı gerçekleşen İskenderun saldırısı ise dışarıda zor duruma düşen AKP hükümetine içeride de iplerin kimin elinde olduğunu hatırlatmak ister gibiydi. Bugün itibariyle "son büyük savaş"ın başlayacağını deklere eden PKK, AKP'nin önce bir adım atıp sonra on adım geri çekildiği Kürt Açılımı politikasının izlenmemesinin, yani PKK'nin siyasal muhatap olarak alınmamasının sonuçlarının neler olacağını hükümete göstermeye kararlı gözüküyor.

Kısacası bölge yine çok sıcak. Dünya belkide daha önce hiç görmediğimiz kadar radikal biçimde değişmeye çok yakın ve Türkiye bu hengamenin içinde bir yandan kendi içinde siyasal katılımını sağlamak yoluyla çözemediği Kürt sorunu ile uğraşmaya devam ederken diğer yandan uluslararası siyasette bugüne kadar görülmemiş büyüklükte hedeflerin peşinde koşmakta. Tüm bu sorunların AKP'nin maksimum 1 seçim daha kazanabilmesi ile sonuçlanacağını kestirmek güç değil. Ancak esas önemli sorunun bir nevi "Yeni Osmanlıcılık" olarak adlandırılabilecek bu kirli emperyal hırsların peşinde koşmak olduğunun gözden kaçırılmaması lazım. Bu noktada hiç bir hezeyana kapılmadan herkesin kendisine bu "Yeni Osmanlıcı" emperyalist güçlerden mi yoksa tüm dünya halklarının kurtuluşunun onların özgürleşmelerinden geçtiğini düşünenlerden mi yana olduğu sorusunu sorması gerekiyor.

27 Mayıs 2010 Perşembe

26-27 Mayıs


Hayat garip tesadüflerle dolu. Bugün 50 yıl önce Türkiye siyasetine Milli Güvenlik doktrininin girdiği gün. 1960'da ABD ve NATO'nun ortak girişimiyle TSK'ya yaptırılan askeri darbe, Soğuk Savaş döneminin güvenlik konseptinin Türkiye'ye tam anlamıyla yerleştirilmesinin en önemli adımı olmuştur. Oluşturulan Milli Güvenlik konsepti ve onun kurumları ile Türkiye 50 yıl boyunca içeride ve dışarıda mevcudiyetini tehdit eden hayali düşmanlara karşı sürekli bir tedirginlik hali içinde yaşamaya mecbur edilerek istikrarsızlaştırılmıştır. Tabandan gelen tüm değişim talepleri bu retorik dahilinde reddedilmiş ya da ötelenmiştir. Sonuç olarak ortaya tüm komşularıyla "derin" sorunları olan, kendi içinde ise "etnik, dini, ideolojik" tehditlere maruz kalan ve "Türkten başka dostu olmayan" bir ucube devlet çıktı. Bu ucubeyi kendi çıkarlarınca itip kakan egemenlerin ise hakimiyetlerini geliştirmek konusundaki "üstün" gayretleri "zindeliğini" bir an bile kaybetmedi.

İşte tarihin tam da böyle bir anında yani bütün bu korku imparatorluğunun temelinin atıldığı 27 Mayıs 1960'ın arifesinde 26 Mayıs 2010'da Milli İstihbarat Teşkilatı'nın uzatmalı müsteşarı yerini bir yenisine bıraktı. Ve giderken de değişimin sinyallerini verdi. Değişim istihbarat teşkilatının aynen ABD sisteminde olduğu gibi iç meselelerle uğraşan büro (FBI) ve dış meselelerle ilgilenen büro (CIA) olarak 2'ye ayrılması gerektiği "cin" fikri ortaya atıldı. Konuyu biraz derinlemesine araştırınca yeni MİT müsteşarının bu konuya ilişkin bir master tezi (Bilkent) yazmış olduğunu öğrendik. Demekki o kadar da cin bir fikir değilmiş ve bir süredir kurgulanageliyormuş diye düşündüm. Dahası Jandarma teşkilatının görev alanının kısıtlanacağı, emniyet istihbaratının artan etkinliği gibi faktörleri de denkleme katınca ortaya ilk bakışta görülebilenden çok daha korkunç bir manzara çıktı. İç istihbaratta ve dolayısıyla tehdit algısında merkezileşecek bir yeni yapı yaşadığımız cehennemin sıcaklığını kuşkusuz yükseltecektir. Ordunun ve onun istihbari uzantılarının sahneden çekileceği bir ortamda boşluğu dolduracak bu yeni merkezi yapı "Polis Devleti" fenomeninin değirmenine şelaleler akıtacaktır. Kurulduğu gün itibariyle üyeleri CIA ve Türkiye Devletinden çift maaş alan MİT'in ABD sistemini "yeniden" benimsemesi aslında tarihsel olarak şaşırmamızı gerektirmeyecek kadar beklenen bir durum olarak da değerlendirilebilir.

Bizleri gerçekten de iyi günlerin beklemediğini söylemek sanırım falcılık olmayacaktır. Devlet terörünün kendi içinmize daha da merkezileşerek yöneleceğini düşünürsek egemenlerin üzerinde Dolmabahçe Mutabakatıyla çoktan uzlaşmaya varmış oldukları bu oyuna çomak sokabilmek için zaman giderek daralıyor.

16 Mayıs 2010 Pazar

Bir yıl sonra bugün (23)

Yaşam ile vicdan arasındaki zıtlığın çözümü iki yolla mümkündür: Yaşam tarzını değiştirmek ya da vicdanını değiştirmek. Vicdanımı değiştirmek gibi bir şansım olmadığına göre yaşam tarzımı değiştirmem gerekiyordu. Fakat bunu yapıp sonuçlarına katlanacak kadar ahlaklı değildim. Olan ile olması gereken arasındaki çelişki benliğimi yiyordu. İnsanın varlığını dolduran modern yaşam ile bilinci arasındaki tüm diğer çelişkilere hiç değinmeden, sürekli silahlı barış durumu ile insanlığını, adalet anlayışını, bilimin ilkelerini gözden geçirmesi, insanı umutsuzluğa düşürmeye, aklından şüphe etmeye ve nihayetinde bu barbar ve çılgın dünyadaki yaşamından vazgeçmeye yeter de artardı bile. Ancak bunu yapacak kadar da cesur değildim.

İnsanlığa, adalete ve bilime inanan biri olarak tüm yaşamın bunlara zıt ilkeler üzerine kurulu olduğunu görüyorum. Benim içinde yetiştiğim ve acı çekmeden vazgeçemeyeceğim tüm alışkanlıkların, yalnızca ezilen emekçilerin durup dinlenmeksizin, hatta ölümüne çalışmaları pahasına, insanlığın, adaletin ve bilimin tüm ilkelerinin en kaba biçimde ihlal edilmesi yoluyla tatmin edilebileceğini biliyorum. Yaşamım sürekli bir çelişkiden ibaret ve duyarlı bir vicdana sahip biri olarak sürekli acı çekerek yaşıyorum. Ben böyle yaşarken, vicdanına kulaklarını tıkamış diğerleri, vicdanları sebebiyle değilse de korkularından ya da nefretlerinden dolayı acı çekiyorlar. Çünkü emekçi sınıfların kendilerine karşı beslediği bütün nefreti biliyorlar ve kandırılmış olduklarını, sömürüldüklerini gören işçilerin baskıdan kurtulmak için örgütlenmeye başladıklarını ve bunu yapanlardan intikam almaya hazırlandıklarının farkındalar. Onlar 1 Mayıs’ları, grevleri, dernekleri görüyor ve tehlikeyi hissediyorlar. Gösterileri dağıtırken başvurdukları şiddet bu korkunun en somut tezahürü. İşte bu korku da onların hayatını zehir ediyor. Bu sebeple ezilen kölelerle mücadelelerinde bir an bile zafiyete düşmeden otoritelerini geliştiriyorlar.

Otorite varlığını sürdürdüğü ve geliştiği oranda ona tabi olanların avantajları hep azalmış, dezavantajları ise artmıştır. Otorite, bir insanı kendi isteklerinin tersine davranmaya zorlama yoludur. Otoriteye tabi bir insan istediğini değil otoritenin dayattığı şeyi yapar. Bir insanı istediği şeyi değil de istemediği şeyi yapmaya ancak fiziksel şiddet uygulayarak, ya da bunu yapmakla tehdit ederek zorlayabilirsiniz. Otorite, insan için boynuna bağlanıp sürüklendiği bir ipten, bir zincirden; kırbaçlandığı bir kırbaçtan; kollarını, bacaklarını, burnunu, kulaklarını, başını kesecek bir satır ya da bir baltadan başka bir şey değildir. Otoriteye karşı direnmek için ise bağımsız bir şekilde düşünebilmek gerekir ki, bu herkesin yapabileceği bir şey değildir.

Peki, ben, bağımsız düşünebildiğimi bilen ben neden direnemedim? Çünkü düşünmek yeterli değildi, gerçek anlamda bağımsız yaşamak gerekiyordu. Beni çevreleyen toplumsal ilişkilerden, gelecek kaygılarından ve hatta aile bağlarından azade bir hayat sürmek gerekliydi. Benden nefret edenlere dahi kötülük yapmayı arzulamayacak, hiçbir nedenle hiçbir zaman şiddete başvurmayacak, gelecek kaygısı duymadan şimdiki zamanı yaşayacak kadar mükemmel ve erdemli olmak gerekliydi. Ben ise ne mükemmel ne de bu derece erdemliydim. Dolayısıyla hayatımın en zor yolculuğuna çıktım. Her saniyesinde cehennem azabı çektim. İnsan olmaktan çıktım, maşa haline geldim, her birimizi hepimiz adında köleleştiren ve soyut bir kavram olan devlet dediğimiz şeyin malı oldum, hâlbuki bende herkes gibi zorlandığım bu şeyin tam tersini istiyordum. Ancak burası benim isteklerimin anlamını yitirdiği yerdi. Burada bir hiçtim, itaat eden ve boyun eğen bir hiç. Oysa tüm bildiklerime ve herkesin açıkça ifade ettiğine göre özgür olmam gerekirdi, fakat değilim. Ben bir köleyim, hor görülen ve nefret edilen biriyim. Ve dolayısıyla nefretle dolmaktayım, bulunduğum durumdan sıyrılmaya çalışmakta, beni ezen düşmandan kurtulmaya ve imkânım olduğunda onu ezmeyi, onu yok etmeyi planlamaktayım. Zorunlu kölelik hizmetini yapan herkes gibi ben de devletin yurttaşlarına karşı uyguladığı şiddete öyle ya da böyle katılmak zorunda kaldım. Bütün ayaklanmaları bastırmak, mitingleri dağıtmak, grevleri engellemek ve zorla vergi toplamak gibi faaliyetler ya doğrudan yeşiller ya da yeşillerin desteklediği lacivertlerin kuvvetine dayanarak gerçekleştirilir. Zorunlu kölelik hizmetini yapan her insan, insan vicdanına ters düşen bu baskılara katılmış olur ve bu baskılara direnen insanlara saldırmak zorunda kalabilir.

Neyse ki; şansım yaver gitti ve beni adam öldürmeye göndermediler, böylece sakat kalma ya da öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalmadım. Ancak burada sıklıkla söylenildiği gibi ‘hizmetin büyüğü küçüğü yoktur’. Ben burada bahsettiğim devlet faaliyetlerini arka plandan destekleyen ve bu uygulamaların toplumun vicdanında meşrulaştırılmasını sağlayan makinenin bir dişlisi oldum. Onun sorunsuz işlemesi için yapmakla sorumlu tutulduğum vazifemi yerine getirdim. Bu doğrultuda üzerime düşen vazifenin tuvalet temizleyip, bulaşık yıkamak olması vicdanımı zerre kadar rahatlatmıyor. Kendimi kirletilmiş, yozlaştırılmış ve kullanılmış hissediyorum. Burada beni köleliğe tabi kıldılar. Bir soytarı gibi giyinmek zorunda kaldım, üstüm olan herkes bana emir verdi, herkes kendi keyfine göre beni değişik vücut hareketleri yapmaya zorladı. Fakat tüm sistematik çabalarına rağmen beni kendilerinden biri yapamadılar. Kendime olan saygımı ve sevgimi zedeleyemediler.

Kendimi yeniden ve daha çok sevdim. İçimdeki sevgiyi özlemle besledim. İnsanın kendisini sevmesi herkes için doğaldır, kimse bunun için cesaretlendirilmeye ihtiyaç duymaz. İnsanın, yardım ve destek gördüğü kendi kavmini sevmesi; yaşamında kendisine destek ve yaşama sevinci olan karısını (eşini) sevmesi; yaşamının umudu ve tesellisi olan çocuklarını sevmesi gibi varlığını ve eğitimini borçlu olduğu ailesini sevmesi de doğaldır ve her ne kadar kendisini sevmesi kadar güçlü olmasa da sıkça rastlanan bir şeydir. İnsanın aynı kökenden geldiği, aynı dili konuştuğu, ortak bir geçmişten gelip ortak bir geleceğe gittiği halkını sevmesi de doğal olmasa da olasıdır. Vatan algısını ‘vatan dünyadır’ şiarını benimseyerek olası en uç noktaya taşımış bir enternasyonalist için ise nihai hedef ‘tüm insanlığı’ sevmektir. Bireysel yaşamın, öz sevginin grup yaşamına ve kolektif sevgiye transferinin bu en uç noktasında kişinin kendisine olan sevgisini olabildiğince büyütmesi hayati bir rol oynar. Kendime olan sevgi ve saygımı aileme, çocuklarıma, arkadaşlarıma, halkıma ve tüm insanlığa transfer etmek ömrüm boyunca bitmeyecek en büyük uğraşım ve hedefimdir. Bu hedefe yürürken yalnız olmadığımı ve sevildiğimi bilmek ise en büyük motivasyonum. İşte burada hayata böyle tutundum.

Geçen zaman benden çok şeyler alıp götürdü ve şimdi ellerim bomboş dönüyorum. Beş aylık dayanılmaz sancılardan sonra bu kez anama eziyet etmeden kendi kendime doğuyorum. Bu beş ayı diğerleri gibi bilindik doğrusal zaman akışı prensibini takip ederek geçirmedim. Zamanın döngüsel veçhesini keşfettim. Zamanın yalnızca bilinçli olduğumuzda algılanabildiğini fark ettim. Öyle ki; dönen bir gezegenin kendi etrafında attığı bir tura bir gün, kendi güneşi etrafında yörüngede attığı bir tura da bir yıl diyorduk ve bu sistemi onun sayacı olan saatle varsayılan bazı sabitlere dayanarak sayıyorduk. Oysa bir bebek ya da bir deli için zaman yoktu. Onlar geçmişle aralarındaki uzaklığı algılayamazlarken, bilinçli bir yetişkin ise zamanın ‘geçtiğini’, önünden akıp gittiğini düşünüyor ve belki de böyle düşünerek yanılgıya düşüyordu. Çünkü zaman onun algısında olup biten bir şeydi ve algısının yanılmadığını kimse iddia edemezdi. Belki evren çok büyük bir kitap ve biz onun küçük okuyucularıyız. Kitap orada, tümüyle kapağın içinde duruyor. Bir yerden gelmiyor ve bir yere gitmiyor. Ben kitabı okumak için ilk sayfadan başladım ve sırayla giderek sona doğru okuyorum. Burada geçen süre boyunca bazı eski sayfaları tekrar okumak bana güç verdi. Orada sizler vardınız. Devamında da sizlerin olacağını bilmek bana cesaret verdi. Zamanla işbirliği yaptım.

Zamanla karşı çalışmaktansa zamanla birlikte çalışmanın en iyi yanı zamanın boşa harcanmamasıdır. Zamanımı boşa harcamadım çünkü acı bile işe yaradı. Burada gerçekten acı çektim ama acı çekmek yaşamın koşuluydu. Acıdan korkmak ya da ondan kaçmak yerine onu aşmaya, onun içinden geçmeye çalıştım ve bunun için en iyi yol olan sevgiyi kullandım. Sizde bulduğum sevgiyi, size karşı beslediğim sevgiyi ve tüm evrene duyduğum sevgiyi. Ama yine de şunun farkındayım ki; bizi bir araya getiren şey sevgi değil acı çekmemizdir. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil, biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimiz tek başımıza çekmek zorunda olduğumuz acıda buluyoruz kardeşliğimizi. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer ellerimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtarmayacağını biliyoruz. Uzattığınız el boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğiniz. Bütün bunlara rağmen biliyoruz ki; ne birbirimizi ne de kendimizi kurtarabiliriz. Dolayısıyla gerçek kardeşliğimiz çektiğimiz acılarda başlıyor. Acı var ve inkâr edilemez bir gerçek. Ve eğer acıdan kaçarsak coşku şansımızı da yitiririz. Belki zevk alabiliriz, hatta zevkin türlü çeşitlerini alabiliriz ama doyamayız. Eve dönmenin ne demek olduğunu bilemeyiz. Çünkü zevk arayışı da zaman gibi döngüseldir. Yinelenir, zaman dışıdır ve hep aynı yerde son bulur. Bir sonu vardır. Sona erer ve yeniden başlamak zorunda kalır. Bir yolculuk, bir dönüş değildir, kapalı bir çevrimdir, kilitli bir odadır, bir hapishanedir. Eve dönmek ise, evin şu ana dek hiç bulunmadığımız bir yer olduğunu anlamadan mümkün değildir. Gerçekte eve dönme olasılığı olmamasına rağmen yolculuğun doğası dünyanın çevresini dolaşmak gibi bir dönüşü içerdiği için başlanılan noktaya geri gelmek gibi bir imkân vardır. Oysa nasıl ki bir ırmakta iki kez yıkanılmazsa, yeniden eve dönmek de olanak dışıdır. O halde sahip olunan veya istenilen eve en çok benzeyen şeye geri dönmekten mutlu olunmalıdır. Gerçek yolculuk geri dönüştür.



Başvurulan Kaynaklar:
Lev Tolstoy, Tanrı’nın Egemenliği İçinizdedir, Kaos Yay. 2006.
Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, Metis Yay. 2005.

14 Mayıs 2010 Cuma

the last station


7. sanat tarihsel olarak ilk 6'sından sonra gelen ve onlardan çok daha genç ve dinamik bir doğaya sahip, kendi kültürünü bütün bu "pazar ekonomisi" hengamesi içinde el yordamıyla oluşturmaya çalışan, sıkıştığı noktalarda "ustalarından" feyz alacak birikimden yoksun toy bir sanat. onun aracılığıyla derdini anlatmaya çalışanların toylukları ise, kendini en fazla "anlatma ihtirası"nda gösteriyor. tüm sanat dallarında icracılar ve daha çok da onları compose edenler birer hikaye anlatıcısıdır. hepsi anlattıkları hikayeden kendi anladıklarını, kullandıkları sanatın imkanları çerçevesinde onları izleyen ve dinleyenlerin yorumuna sunar. anlatılan şeyin ne olduğu bu bakımdan çok kritiktir. kişisel bir deneyimi anlatan anlatıcı bunu keyfe keder biçimde yapmak konusunda diğer tüm konulardan daha rahattır. ama iş tarihe geldiğinde anlatıcının sorumluluğu altından kalkılması çok ağır bir yük haline gelir. bu ağırlığa kullanılan yöntemin 7. sanat gibi toy bir dal olması faktörü de eklenince sonuç felaket olabilir.



izlediğim son film "Last Station" böyle bir felakete çok yakın duran ancak buna rağmen kendisini sevdiren başarılı bir yapım. bir filmi film yapan özelliklerden bazılarının başarıyla ortaya konmuş olması ve kişisel olarak çok yakından ilgilendiğim bir tarihsel kişiliğin konu edilmiş olması benim için onu çok özel yapmaya yetti. film dünyaca ünlü Rus edebiyatçı ve filozof Lev Nikolayeviç Tolstoy'un hayatının son bir kaç ayını anlatıyor. bilindiği gibi dünya tarihinde yazılmış en başarılı bir kaç kitaptan ikisinin (Anna Karenina, Savaş ve Barış) yazarı olan Tolstoy, edebiyatçılığın yanında felsefi bir doktirin oluşturan ve bu doktrini benimseyenlere Tolstoycu denilen bir akımın da kurucusudur. bu daha az bilinen yanıyla Tolstoy hümanist bir politik hareketin lideridir. fakat daha çok liderlik yapmayan bir liderdir. adı türkçeye "Aşkın Son Mevsimi" gibi aslıyla ve filmle alakasız saçma sapan bir şekilde çevrilmiş bu film, Tolstoy'un kontes karısının sahip olduğu ayrıcalıklardan ve kocası üzerindeki "hak"kından vaz geçmeme mücadelesiyle, politik Tolstoy hareketinin "ihtiyaç"ları arasında sıkışan bir yaşlı adamın dünyaya vedasından hemen önce hayatı boyunca yapmak zorunda kaldığı en zor seçimi anlatıyor.



oyuncuları tarafından kusursuz denebilecek bir performansla sergilenmiş olan ancak yönetmeninin bu tarihsel olayı ele alış biçimi bakımından çok sorunlu olduğunu düşündüğüm bir şekilde işlenmiş bu filmde öncelikle yönetmen bir hikaye anlatıcısı olarak kendisini "anlatma ihtirası"na öylesine kaptırmış ki, izleyiciye kendi bakış açısını empoze etmeye varan bir didaktik aktarım biçimini benimsemiş. dahası hikayeyle arasındaki eleştirel mesafeyi tamamen kaybederek bu tarihsel olayda taraf olmuş. anlaşılabilmesi için biraz abartarak söyleyecek olursak yönetmenin bu tarihsel olaydan anladığı; etrafı ondan nemalanmaktan başka bir şey düşünmeyen asalaklarla dolu Tolstoy'un, aslında hayatındaki her şeyden daha çok sevdiği karısını bu kan emiciler sebebiyle üzen ve ölümünden sonra "doğal" olarak karısına ve çocuklarına kalması gereken tüm fikri ve maddi mirasını lideri olduğu siyasal harekete bırakan kandırılmış bir yaşlı adam olduğudur. karısı kontes ise ona hayatın biricik gerçeği olan karşı cinse olan "aşk"ını hatırlatmaya ve ailesini bir arada tutmaya çalışan, bunun için kendisini parçalayan bir dişi kuştur.



hikayeyi buradan kurmak nerden bakarsanız bakın yönetmenin çapsızlığıyla alakalıdır. doğuştan soylu sınıfa mensup Tolstoy hayatı boyunca eylem söylem birlikteliğinin peşine düşmüş ancak kendi sınıfsal konumu ve maddi varlığı sebebiyle kendini bu konuda hep eksik hissetmiş, bu rahatsızlıktan kurtulmak için mülkiyeti elinde olan topraklarını o topraklar üzerinde çalışan köylülere vermiş, fikri mülkiyet haklarının tasarrufunu da siyasal hareketine kendi iradesiyle devretmiş bir devrimcidir. fikri ve maddi mülkiyeti reddeden bir isyancıdır. bütün hayatını bu mücadeleye adamış bir kahramandır. fakat elbette tüm bunların yanında o da kendi çelişkileri içinde kıvranan bir insandır. ancak "aydın" olanın anlayabileceği ideal-pratik geriliminin tam ortasında kalmış bir zavallıdır. fakat bu zavallılık filmin yönetmeninin gösterdiği gibi bir zaaf olmakla tamen ilgisizdir ve onun entellektüel üretiminin motorudur. insanca dürtü, heves ve ihtiyaçlarının yanında daha güzel bir dünya için kendisini feda edebilecek adanmışlığının ona gerçekten yaşadığını hissettirdiğini anlayamayan birisi olarak yönetmen, onu ancak etrafındaki dalkavukların kuklası olarak resmettiği zaman aklayabileceği yanılgısına düşmüş ve feci şekilde rezil olmuştur. kurumsallaştırılmış aşkın (evliliğin) çok ötesinde bir bütünsel aşk ile hayata bağlı birini, karısına olan aşkının gönüllü kölesi olarak koymanın yanı sıra buna karşı aldığı ideolojik mesafe orantısı içinde konumlandırmak yönetmenin "olsa olsa" diyerek hikayeden çıkardığı kendi dar kafasının zırvalığından başka bir şey değildir.



her şeyi en mükemmel biçimde anladığını sanmak küstahlığının, karşısındakinin anlayamayacağı varsayımına dayanan didaktiklikle birleşmesinin korkunç sonuçları bu filmi izleyenlerin gözünden kaçmayacaktır. en güzel sözün henüz söylenmemiş söz olduğunu unutarak dünyadaki düşünce kirliliğine kendi yarım akıllarıyla katkıda bulunanların elinde 7. sanat gerçekten kendi sefaletinin zirvesine oturabiliyor. "sanat filmi" denen gerçek sinemanın uzun ve hareketsiz planlarında ne düşüneceğini, yönetmenin ona tanıdığı zamanı nasıl kullanacağını bilmeyenler için sinema bu yukarıdan konuşan didaktik hikaye anlatıcılığının en sağlam kalesi olmaya devam edecektir. tüm eleştrilerime rağmen sadece filmin sonunda verilen Tolstoy'un gerçek görüntülerini görebilmek için bile bu filme gitmenizi tavsiye ederim. ancak Tolstoy'un karısını aşık bir adamdan çok fazlası olduğunu akılda tutmak şartıyla.

6 Mayıs 2010 Perşembe

mektup


baba,

mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiç bir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. sadece senin değil, türkiye’de yaşayan kürt ve türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. cenazem için avukatlma gerekli talimat verdim. ayrıca savcıya da bildireceğim. ankara’da 1969’da ölen arkadaşım taylan özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. onun için cenazemi istanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. kendisine özellikle tembih et. onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Deniz

Bir yıl önce bugün (22)

(üzerine tıklayarak resimleri büyütebilirsiniz)



23 Nisan 2010 Cuma

23,5 Nisan


Sancılı on yıllardan çıkmış ulusun tarihinde çok önemli bir ak gündür 23 Nisan. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun meclis salonuna perçinlendiği gündür. Ve böyle bir günün “yaşam” denilen çocuğa ve geleceğe akıtılan mirasıdır.

Türk ulusunun belki de en akıllıca yaptığı öngörünün tarihidir. “Gelecek” ve “çocuk” ne de güzel buluşturulmuştur öyle. Ve de ne ustaca bir değerlendirmedir yıllar sonra 23 Nisan’ı sadece Türkiye ile sınırlı tutmayıp bütün dünyanın çocuklarıyla paylaşma düşüncesi. Türk çocuklarına da dünya çocuklarına da kutlu olsun.
***
Yeryüzünün dört bir yanına “savrulmuş” Ermeni Ulusu’nun tarihinde çok önemli bir kara gündür 24 Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsünler. Alırlar ellerine pankartları dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu insanlar 24 Nisan’da?

Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden. Götürülürler... Ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “Tarihsel Ermeni Dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.
***
Kim nasıl anlayabilir bunu bilemiyorum, ama hem Ermeni olmak, hem Türkiyeli; hem 23 Nisan’ı yaşamak bütün coşkusuyla ve ertesi günün bir parçası olmak bütün hüznüyle. Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması.
***
Dilerim kimse de yaşamasın bu ikilemi bir daha. 23 Nisan nasıl daha bir coşkuyla yaşanır? 24 Nisan nasıl hafızalardan sildirilir? Bütün bunlar çözümsüz sorular değil aslında. 23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün Nisan’ı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, var olan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.
***
Bir başka severim 23 Nisan’ları. Hem, bizim de hanımla evlendiğimiz gündür aynı zamanda.
Gerdeğe girişimiz de 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan geceye rastlar.
İlk çocuğumuza can verdiğimiz andır o.
Ne 23 ne de 24 Nisan.
23,5 Nisan’dır belki de o an.

17 Nisan 2010 Cumartesi

9 Nisan 2010 Cuma

28 Mart 2010 Pazar

27. hafta Galatasaray vs. Fenerbahçe

Futbolun mantığı yok, Franco'su var!

mantık oyunları


Maç Kadıköy'de oynanmayacağına göre futboldan konuşabiliriz. Her ne kadar derbilerin skorları önceden tahminde bulunmaya çalışanları genellikle ters köşeye yatırsa da futbolun mantığının içinde kalmaya çalışarak bu akşam oynanacak maça ilişkin görüşlerim şöyle;

Her iki takım da sezon başından beri korudukları saha içi yerleşimlerinden taviz vermeyeceklerdir. Bundan emin olmamızı sağlayan şey iki takımın başında da sistem teknik direktörlerinin bulunması. Galatasaray oyuna 4-3-3, Fenerbahçe ise 4-4-1-1 dizilişiyle başlayacaktır. Fenerbahçe'nin başındaki Daum Türkiye'yi çok iyi tanıyan düşük profilli bir koç. Takımını ülke şartlarına göre örgütleyen ancak Türkiye'deki muadillerinden farklı olarak maç maç değişikliğe gitmeyen, sistemine sağdık kalan bir hoca. Galatasaray'ın başındaki Frank ise çok yüksek profilli fakat Türkiye'deki futbol gerçeğini rakip hoca kadar iyi bilmeyen birisi. İlk maçta -futbol dışı faktörleri bir yana bırakırsak- skorun Fenerbahçe lehine gelişmesinin en önemli sebebi iki hoca arasındaki bu temel farktı. Sahaya futbol oynatmamak için çıkan taraf olan Daum'un takımı önce Galatasaray'ı futbol oyun kurallarının müsade ettiği sınırları zorlayan bir sertlikle durdurdu, sonrasında ise rakibinin yaptığı hatalardan yararlanarak sonuca gitti. Bu, kadro kalitesi olarak karşısındaki takımdan daha düşük olan her Türkiye takımının uyguladığı bir oyun taktiğidir. Öyleki, bu oyun Türkiye liginin futbol karakteristiği olarak son yıllarda iyice yerleşmiştir.

Frank'ın takımı bu sistemi çok iyi uygulayan bir takımla ilk defa birinci devredeki Fenerbahçe maçında karşılaşmış ve çok ciddi biçimde bocalamıştı. Bu maçla birlikte bu sezon Galatasaray'ın puan kaybettiği maçları incelediğimizde benzer sistemlerle oynayan takımlar karşısında başarısız oldunduğunu görüyoruz. Bu sezon toplam 10 maçta puan kaybeden Galatasaray; Ankaragücü, Bursa ve Trabzon deplasmanlarında kötü oynayarak kaybetti. Uzun bir sezon boyunca 3 önemli deplasmanda kötü oynayarak kaybetmek doğal karşılanabilir. Fakat diğer 7 maça baktığımızda 4 önemli deplasman olan Fenrebahçe, Beşiktaş, Kayserispor ve Eskişehirspor deplasmanlarında benzer oyun karakterine sahip takımlar karşısında iyi oyuna rağmen uğranan puan kayıplarını görüyoruz. Buna daha düşük kalibreli (İBB, Eskişehir, Manisa) ancak benzer şekilde boş alan bırakmayan, sert takımlar karşısında Ali Sami Yen'de uğranan 3 puan kaybını daha eklediğimizde tablo netleşiyor. Frank'ın takımı futbol adına iyi şeyler yapmaya çalışan fakat bunları henüz mükemmelleştiremeyen bir takım olarak göze çarpıyor. Kadro yapısı sert takımlara karşı sertlikle cevap vermeye müsait değil. Dahası Frank'ın planı da bu değil. O karşısındaki takım kim olursa olsun oyunun insiyatifini eline alan ve rakibin baskısını bol pasla geçmeyi amaçlayan bir hoca. Belki herkes bu örnekten sıkıldı ama gerçekten de onun aklındaki futbolun bugün Barcelona'nın oynadığı oyun olduğunu hatırlatmak gerek. Fakat açık olan bişey var ki, Galatasaray bugünkü kadro yapısıyla bu oyunu oynamaya tam olarak müsait bir takım değil. Öncelikle baskı karşısında top kullanma becerisi çok düşük bir defans ve ortasaha göbeği olan takım onun beklentilerini karşılayamıyor. Devre arasında Neill'in gelmesi durumu biraz toparlamış olsa da ona destek verecek en az 1 oyuncunun daha çıkması gerekiyor. Bu desteği vermesi en muhtemel adam olan M.Topal'ın formsuzluğu işleri çok zorlaştırıyor. Buna ek olarak bireysel kahramanlığı öne çıkarma peşinde koşan Türkiyeli, Afrikalı ve Güney Amerikalı futbolculara böylesine kollektif bir bilinci yerleştirmek gerçekten de hiç kolay değil. Olaya bu açıdan baktığımızda Kewell ve Baros'un eksikliği sadece iyi birer oyuncunun eksikliği olamaktan çok öte bu kollaktif zekanın eksikliği anlamına geliyor.

Fenerbahçe ise başkanının ve Daum'un 3 Türkiye şampiyonluğu hedefi doğrultusunda kurulmuş düşük tempolu fakat becerikli Güney Amerikalılarla mücadele gücü yüksek Türkiyelilerden oluşmuş bir takım. Sağlam ve sert defans göbeğini aynı şekilde sağlam ve sert ortasaha göbeğiyle tamamlayan takımın savunma yönünde güven veren bir havası olmasına rağmen bu sezon yedikleri gol sayısı Galatasaray'ınki ile eşit (27). Hücumda ise son 10 sezonda olduğu gibi Alex'in eline bakan bir takım görüntüsü hakim. Alex'le birlikte çok eleştirilen Guiza takımın skor yükünü 9'ar gol atarak omuzlamış durumdalar. Kanatlarından gerek hücum gerekse savunma yönünde beklediği katkıyı alamayan takımı omurgasını oluşturan defans, ortasaha ve hücum ikilileri sürüklüyor demek abartılı olmayacaktır. Lugano-Bilica, Emre-Christian, Alex-Guiza ikililerinden alınacak maksimum verimi kenarlarda oynayan çeşitli oyuncularla destekleyen Fenerbahçe alan daraltan, sert, gerçekçi bir Türkiye takımı. Ancak devre arasında gönderilen Roberto Carlos ve Colin Richards ile birlikte iyice daralan rotasyon takımın en büyük sorunu gibi gözüküyor.

Gelelim bu akşam sahaya çıkacak kadrolara;



Yukarıdaki kadrolar an itibariyle kesinleşmiş gibi gözüktüğünden yazının bundan sonrasına bu kadrolar üzerinden devam edeceğim.


Konuk takımla başlayacak olursak defans 4'lüsünün ve kalecisinin ideal oyunculardan oluşması bir deplasman takımı için güven verici gözüküyor. Takımın hemen tüm skor yükünü üstlenmiş Alex ve Guiza'nın da yerlerini alacak olduğunu görüyoruz ki bu pozisyon bulmaları halinde tabelayı değiştirebileceklerini gösteriyor. Ancak sezon başında bu orta saha 4'lüsüyle Galatasaray deplasmanına çıkacaklarını bir Fenerbahçeliye söylesek heralde dalga geçtiğimizi düşünürdü. Orta saha göbeğini oluşturan Emre-Christian ikilisinin yokluğu Fenerbahçe'nin pas trafiğini çok olumsuz biçimde etkileyecektir. Ancak daha önemlisi ilk maçta başarıyla uyguladıkları "oynatmama" taktiğini Christian-Emre ikilisinin sertliği olmadan Galatasaray'a kabul ettirmeleri neredeyse imkansız. Kanatlarda oynayacak olan Wederson ve Deivid ise biri hücum diğeri savunma yönü olmayan sınırlı adamlar. Ancak burada eğrisinin doğrusuna denk geldiği ilginç bir durum söz konusu. Galatasaray'ın muhteşem sağ kanadını Wederson gibi defansif yönü güçlü bir orta saha ile durdurmayı düşünmek ne kadar mantıklıysa, Galatasaray'ın defansif yumuşak karnı olan sol kanadının üzerine Deivid gibi ofansif bir ortasaha oyuncusuyla gitmeyi planlamak da o kadar mantıklı. Fenerbahçe'nin soldan durdurup sağdan vurma planı işlerse Galatasaray zor duruma düşebilir. Fakat bu plan işlese bile orta saha üstünlüğünü Galatasaray'a M.Topuz-Selçuk ikilisiyle kabul ettirmeleri ihtimali bana akla uzak geliyor.


Galatasaray'da ise tek eksik Kewell gibi gözüküyor. Sakatlığı devam eden Arda gerekmesi durumunda oynayabilecek durumdaymış. Takımın en büyük avantajı tartışmasız sağ kanadı. Keita ve Sabri ortaklığının Fenerbahçe'nin sol kanadını çökertebileceğini ve sonuca buradan gidilebileceğini söylemek kehanet olmaz. Bunun yanında performanslarına bağlı olarak M.Topal-M.Sarp-Elano 3'lüsü hem sayı hem de kalite olarak Selçuk-M.Topuz 2'lisinden çok üstün gözüküyor. Eğer Galatasaray bu bölgede kağıt üzerindeki üstünlüğünü rakibine sahada da kabul ettirirse maç ilginç bir skorla bile bitebilir. Bunun yanında sol kanat ikilisi Dos Santos ve Caner'in bugün ne yapacakları hakkında gerçekten hiç bir fikrim yok. Bence Galatasaray'ın bugün alacağı skor bu ikilinin performansına bağlı. Bugüne kadar gördüğümüz top çıkarma ve oyun başlatma sıkıntısının bugün yaşanacağını ise sanmıyorum. Bunun sebebi Fenerbahçe'nin presçi bir oyuncu profili olmaması ve deplasmanda oynayacak olmaları sebebiyle oyunu karşı sahaya doğru forse edemeyecek olmaları.


Oyunun beklenen senaryosu Galatasaray'ın karşılaşmayacağı baskı sebebiyle oyunu geriden rahat kurması, sayıca ve kalite olarak rakibinden üstün olan orta sahasının çok pasla karşı sahaya gitmesi ve ilerideki klas ayakların işi bitirmesi şeklinde olacaktır. Eğer performansını üst düzeye çıkarabilirse ilginç bir skorun çıkacağı bile söylenebilir. Fenerbahçe için ise tablo karanlık gözükse de duran toplardaki mucizevi işler ve Galatasaray karşısındaki aşırı öz güven tünelin ucundaki umut ışığı olabilir. Elbette maç sahada kazanılacak ama futbolun mantığının bana bugün düşündürttükleri bunlar. Ama unutmamak gerekirki futbol hiçte mantıklı bir oyun değil.


Her şeyden önce dileğim şehrin karşı yakasında sürekli olduğundan farklı olarak futbolun konuşulduğu, oynandığı ve yaşandığı bir maç olması.

27 Mart 2010 Cumartesi

26 Mart 2010 Cuma

21 Mart 2010 Pazar

Newroz Piroz Be!


Bugün Newroz mitolojisi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:

Tanrı Zervan (zaman ve mekan), Ahura Mazdah ve Angro Manyo (Ehrimen) isminde iki oğlu vardır. Tanrı Zervan zamanı ve mekanı kontrol eder. İçindeki adaleti, aşkı, ışığı ve bereketi kısacası iyilik düzenini Ahura Mazda'ya, zulmü, kini, kıtlığı ve karanlığı kısacası kötülüğü Ehrimen'e bırakır.

Hürmüz yeryüzünde temsilini yapması için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğine sevgi akıtır. Ehrimen ise yeryüzüne başka bir canlının gelmesine çok sinirlenir. İçindeki bencillik ve kötülüğü şimşekler ve kasırgalar yaratarak yılarca Zerdüşt’ün soyuna Medya coğrafyasına ve Aryanlar'a kötülük eder. İçindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur, Med ve Pers halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmek ve herkesin emirlerine uyup itaat etmelerini istemektir. Beynindeki Ehrimen’in akıttığı kötülük zehri onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dönemin hekimleri acılarının dinmesi ve yarasının kapanması için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini tavsiye ederler. Böylece günlerce süren bir katliam başlar; her gün iki gencin kafası uçurulup beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün Kawa adında bir demircinin en küçük oğluna gelmiştir. Daha önce de 17 oğlu bu uğurda öldürülen Kawa çaresizdir. 20 Mart’ı –21 Mart’a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünür. Ve göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi, Ninowa’nın yoksul, yüreği sevgi ve umutla dolu olan demircisi Kawa’nın bileğine güç, aklına ışık verir. Ona zalimin pençesinden kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı olduğunda Kawa kendi eliyle oğlunu Dehak’ın eline teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesine girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken örsünü Dehak’ın kafasına indirir. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düşünce kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırının kıvılcımı, Newroz ise; direniş, başkaldırı ve zulme karşı zafer günü olarak kutlanır.

18 Mart 2010 Perşembe