Sayfalar

14 Mayıs 2010 Cuma

the last station


7. sanat tarihsel olarak ilk 6'sından sonra gelen ve onlardan çok daha genç ve dinamik bir doğaya sahip, kendi kültürünü bütün bu "pazar ekonomisi" hengamesi içinde el yordamıyla oluşturmaya çalışan, sıkıştığı noktalarda "ustalarından" feyz alacak birikimden yoksun toy bir sanat. onun aracılığıyla derdini anlatmaya çalışanların toylukları ise, kendini en fazla "anlatma ihtirası"nda gösteriyor. tüm sanat dallarında icracılar ve daha çok da onları compose edenler birer hikaye anlatıcısıdır. hepsi anlattıkları hikayeden kendi anladıklarını, kullandıkları sanatın imkanları çerçevesinde onları izleyen ve dinleyenlerin yorumuna sunar. anlatılan şeyin ne olduğu bu bakımdan çok kritiktir. kişisel bir deneyimi anlatan anlatıcı bunu keyfe keder biçimde yapmak konusunda diğer tüm konulardan daha rahattır. ama iş tarihe geldiğinde anlatıcının sorumluluğu altından kalkılması çok ağır bir yük haline gelir. bu ağırlığa kullanılan yöntemin 7. sanat gibi toy bir dal olması faktörü de eklenince sonuç felaket olabilir.



izlediğim son film "Last Station" böyle bir felakete çok yakın duran ancak buna rağmen kendisini sevdiren başarılı bir yapım. bir filmi film yapan özelliklerden bazılarının başarıyla ortaya konmuş olması ve kişisel olarak çok yakından ilgilendiğim bir tarihsel kişiliğin konu edilmiş olması benim için onu çok özel yapmaya yetti. film dünyaca ünlü Rus edebiyatçı ve filozof Lev Nikolayeviç Tolstoy'un hayatının son bir kaç ayını anlatıyor. bilindiği gibi dünya tarihinde yazılmış en başarılı bir kaç kitaptan ikisinin (Anna Karenina, Savaş ve Barış) yazarı olan Tolstoy, edebiyatçılığın yanında felsefi bir doktirin oluşturan ve bu doktrini benimseyenlere Tolstoycu denilen bir akımın da kurucusudur. bu daha az bilinen yanıyla Tolstoy hümanist bir politik hareketin lideridir. fakat daha çok liderlik yapmayan bir liderdir. adı türkçeye "Aşkın Son Mevsimi" gibi aslıyla ve filmle alakasız saçma sapan bir şekilde çevrilmiş bu film, Tolstoy'un kontes karısının sahip olduğu ayrıcalıklardan ve kocası üzerindeki "hak"kından vaz geçmeme mücadelesiyle, politik Tolstoy hareketinin "ihtiyaç"ları arasında sıkışan bir yaşlı adamın dünyaya vedasından hemen önce hayatı boyunca yapmak zorunda kaldığı en zor seçimi anlatıyor.



oyuncuları tarafından kusursuz denebilecek bir performansla sergilenmiş olan ancak yönetmeninin bu tarihsel olayı ele alış biçimi bakımından çok sorunlu olduğunu düşündüğüm bir şekilde işlenmiş bu filmde öncelikle yönetmen bir hikaye anlatıcısı olarak kendisini "anlatma ihtirası"na öylesine kaptırmış ki, izleyiciye kendi bakış açısını empoze etmeye varan bir didaktik aktarım biçimini benimsemiş. dahası hikayeyle arasındaki eleştirel mesafeyi tamamen kaybederek bu tarihsel olayda taraf olmuş. anlaşılabilmesi için biraz abartarak söyleyecek olursak yönetmenin bu tarihsel olaydan anladığı; etrafı ondan nemalanmaktan başka bir şey düşünmeyen asalaklarla dolu Tolstoy'un, aslında hayatındaki her şeyden daha çok sevdiği karısını bu kan emiciler sebebiyle üzen ve ölümünden sonra "doğal" olarak karısına ve çocuklarına kalması gereken tüm fikri ve maddi mirasını lideri olduğu siyasal harekete bırakan kandırılmış bir yaşlı adam olduğudur. karısı kontes ise ona hayatın biricik gerçeği olan karşı cinse olan "aşk"ını hatırlatmaya ve ailesini bir arada tutmaya çalışan, bunun için kendisini parçalayan bir dişi kuştur.



hikayeyi buradan kurmak nerden bakarsanız bakın yönetmenin çapsızlığıyla alakalıdır. doğuştan soylu sınıfa mensup Tolstoy hayatı boyunca eylem söylem birlikteliğinin peşine düşmüş ancak kendi sınıfsal konumu ve maddi varlığı sebebiyle kendini bu konuda hep eksik hissetmiş, bu rahatsızlıktan kurtulmak için mülkiyeti elinde olan topraklarını o topraklar üzerinde çalışan köylülere vermiş, fikri mülkiyet haklarının tasarrufunu da siyasal hareketine kendi iradesiyle devretmiş bir devrimcidir. fikri ve maddi mülkiyeti reddeden bir isyancıdır. bütün hayatını bu mücadeleye adamış bir kahramandır. fakat elbette tüm bunların yanında o da kendi çelişkileri içinde kıvranan bir insandır. ancak "aydın" olanın anlayabileceği ideal-pratik geriliminin tam ortasında kalmış bir zavallıdır. fakat bu zavallılık filmin yönetmeninin gösterdiği gibi bir zaaf olmakla tamen ilgisizdir ve onun entellektüel üretiminin motorudur. insanca dürtü, heves ve ihtiyaçlarının yanında daha güzel bir dünya için kendisini feda edebilecek adanmışlığının ona gerçekten yaşadığını hissettirdiğini anlayamayan birisi olarak yönetmen, onu ancak etrafındaki dalkavukların kuklası olarak resmettiği zaman aklayabileceği yanılgısına düşmüş ve feci şekilde rezil olmuştur. kurumsallaştırılmış aşkın (evliliğin) çok ötesinde bir bütünsel aşk ile hayata bağlı birini, karısına olan aşkının gönüllü kölesi olarak koymanın yanı sıra buna karşı aldığı ideolojik mesafe orantısı içinde konumlandırmak yönetmenin "olsa olsa" diyerek hikayeden çıkardığı kendi dar kafasının zırvalığından başka bir şey değildir.



her şeyi en mükemmel biçimde anladığını sanmak küstahlığının, karşısındakinin anlayamayacağı varsayımına dayanan didaktiklikle birleşmesinin korkunç sonuçları bu filmi izleyenlerin gözünden kaçmayacaktır. en güzel sözün henüz söylenmemiş söz olduğunu unutarak dünyadaki düşünce kirliliğine kendi yarım akıllarıyla katkıda bulunanların elinde 7. sanat gerçekten kendi sefaletinin zirvesine oturabiliyor. "sanat filmi" denen gerçek sinemanın uzun ve hareketsiz planlarında ne düşüneceğini, yönetmenin ona tanıdığı zamanı nasıl kullanacağını bilmeyenler için sinema bu yukarıdan konuşan didaktik hikaye anlatıcılığının en sağlam kalesi olmaya devam edecektir. tüm eleştrilerime rağmen sadece filmin sonunda verilen Tolstoy'un gerçek görüntülerini görebilmek için bile bu filme gitmenizi tavsiye ederim. ancak Tolstoy'un karısını aşık bir adamdan çok fazlası olduğunu akılda tutmak şartıyla.

Hiç yorum yok: