Sayfalar

6 Ağustos 2010 Cuma

referandum üzerine bir yazı


Tercih yapmayı zorlaştıran o kadar çok faktör var ki benim de kafam herkesinki kadar karışık. Ama bu karışıklığın faydaları da yok değil. Türkiye siyaseti öyle bir noktaya geldi dayandı ki referandum kararının alınmasının ardından yapılan açıklamalar, verilen demeçler ülkedeki tüm siyasi aktörlerin yıllardır benimsedikleri ve sürdürdükleri gizli saklı siyasal tercihlerini önümüze çırılçıplak koymuş oldu. Bunun yanında; Evet!, Hayır! ve Boykot! cephelerinde ortaklaşan siyasal unsurların fikir ve kader birliktelikleri de dikkat çekiyor. Önce bununla başlayalım.

EVET!
Referandum kararıyla açılan ilk siyasal pozisyon olan Evet! cephesinin başını doğal olarak AKP çekiyor. Evet! cephesine AKP’den sonra ilk katılanlar ise SP ve BBP oldu. İlk bakışta AKP, SP ve BBP’yi aynı siyasal çizgide ortaklaştıran bir siyasal İslam geleneği olduğu göze çarpıyor. Ama bunun yapılan siyasal ittifakı açıklamaya tek başına yeterli olduğuna inanmıyorum. Çünkü AKP kendi siyasal pozisyonunu bundan sonra asla SP’ninki kadar İslamcı ya da BBP’ninki kadar milliyetçi kurmayacaktır. AKP şunu biliyor ki kendisine iki genel, iki de yerel seçimde çok büyük zaferi getiren siyasal konumlanış, hem siyasal İslam’ı hem de milliyetçiliği sembolik düzeyde fakat aşırılığa vardırmadan kullanmasıydı. Bu noktada SP ve BBP’nin AKP’nin siyasal yörüngesine yaklaşma çabasında olduğunu söylemek de gerçekçi olmayacaktır. Çünkü bu iki parti sınırlı tabanlarına ancak aşırılık üzerinden sahip çıkabilirler. O zaman bu üç partiyi bir araya getiren nedir?

Bu üç siyasi akımı bir araya getiren şey, kendisini yine siyasal İslam’da gösteren ama beyaz Türklerin şeriat özlemi/gizli ajandası paranoyası değil, meselesi tamamen ticaret, finans kısacası para olan ve günün neo-liberal para politikalarıyla tarihsel bir uyum bulan ekonomik faydacı yaklaşımın her üç siyasal ekole de hakim olmasıdır. Yapılan anayasal düzenlemelerin devletin tepesindeki ekonomik kontrolü devlet bürokrasisinden alıp piyasanın kendisine veren yani liberalleştiren yaklaşımını da aklımızda tuttuğumuzda bu açıklama gerçek yerini buluyor. Bu noktada Evet! cephesine katılan 4. unsuru da değerlendirdiğimizde her şey yerli yerine oturuyor.

4. unsurun Evet!’i şartlı: “Yetmez ama Evet!”. Yetmez ama Evet!’çilerin hemen hemen tamamı Türkiye siyasetine 2005’ten sonra girmiş unsurlar. Bunların başını Taraf gazetesi ve Genç Siviller çekiyor. Bu iki oluşuma kabaca liberal sivil toplum diyebiliriz. Bunların iktidar partisiyle aralarında eleştirel mesafeyi korumaya çalışan ama bu konuda ölçüyü sık sık kaçıran unsurlar olduğunu görülüyor. Bunlar için bir nevi AKP ve AB kuyrukçusu diyebiliriz.

Bana göre birkaç başka unsurla birlikte Taraf gazetesi ve Genç Sivillerden daha ilginç olan, üç önemli hukukçu Osman Can, Ümit Kardaş ve Serap Yazıcı’nın yanında iki önemli sosyal bilimci Ahmet İnsel ve Baskın Oran’ın da “Yetmez ama Evet!” politikasının teorisyenleri olması. Bunlar kısaca şöyle diyorlar: AKP’nin neo-liberal (devletin özelleştirmelerle sürekli küçüldüğü, piyasanın özgürlük alanının sürekli büyüdüğü, kapitalist büyümeci bir anlayışın benimsendiği sermaye taraftarı ekonomik ve siyasal model) politikalarının özgürlükçü tarafının toplum için bir fırsat olduğu. Aslında burada adı geçen beş kişiden en az üçü kendisini solda tanımlar. Buna rağmen bu kişiler AKP’nin bireysel hak ve özgürlükler alanını görece genişleten Avrupa Birliği entegrasyonu politikalarını bir imkân olarak görüyorlar ve Türkiye’de yeni yeni gelişmeye başlayan sivil toplum kuruluşlarının politik işlevlerini gözlerinde fazlaca büyütüyorlar. Diyorlar ki, bireysel hak ve özgürlükler alanının genişlemesiyle birlikte tabandan tavana bir özgürlükçülük baskısı bindirilerek AKP’ye rağmen bir demokratikleşme yaşamak mümkündür. Açıkçası ben bu yaklaşımı fazla iyimser buluyorum. Dahası yapılacak değişikliklerle toplumsal özgürlükler alanının büyüyeceği söylemine de ikna olmuş değilim. Bunun tam aksinin gerçekleşeceği yönündeki şüphelerin haklılığını ispatlamak için yeni düzenlemeyle kamu çalışanlarının elinden toplu grev hakkının alınacağını söylemek sanırım yeterli olacaktır.

Söylemem gerekir ki Evet! cephesindeki hiçbir siyasal unsuru kendime yakın hissetmememin yanında AKP-SP-BBP üçlüsünün 12 Eylül askeri darbesiyle ve onun anayasasıyla hesaplaşma söylemini de, “Yetmez ama Evet!”’çilerin ultra iyimser yaklaşımlarını da benimsemiyorum. Dolayısıyla referandumda Evet! demeyeceğimi çok iyi biliyorum.

HAYIR!
Hayır! cephesini kabaca ikiye ayırabiliriz. Bunların ilki CHP-MHP çizgisi diğeri ise Türkiye’nin Ortodoks solu diyebileceğimiz TKP-ÖDP ve Halkevleriyle birlikte diğer sol unsurlar.

Ana akım siyasetin üç büyük partisinden ikisini Hayır! cephesinde birleştiren şeyin, aslında bu partilerin bir elmanın iki yarısı olduğu gerçeği üzerindeki sır perdesini giderek kaldırması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda söylenegelen şekliyle, Türkiye’nin kıyı şehirlerinde yaşayan faşistlerin partisi olan CHP ile Türkiye’nin iç kesimlerinde yaşayan faşistlerin partisi olan MHP seçmenleri arasındaki farkın, kızlarının askılı bluz giyip giymemesi olduğuna dair yorumları biraz vulgar biraz indirgemeci ve çokça provakatif de bulsam içindeki gerçeklik payını da teslim etmek zorundayım. Önümüzdeki yaz gerçekleşecek genel seçimlerde sandıktan çıkması muhtemel bir CHP-MHP koalisyonunun göstergesi olduğunu düşündüğüm bu ortaklık sürecinde her iki partinin de bugüne kadar sergiledikleri siyasi çaresizlik aklıselim sahibi herkesin dikkatinden kaçmayacak boyutta. Hayır! söylemi arkasında mevcut Anayasa değişikliği paketi karşısında örgütlenmesi oldukça kolay olan toplumsal muhalefeti bile ucuz milliyetçilikle kotarmaya çalışmaları acınacak hallerini ortaya koyuyor. Hala AKP giderse “terör” biter gibi anlamsız açıklamalarla ve mitinglerinde yaptığı yağlı urgan şovlarıyla arkasında faşizan öfkeyi biriktirmeye çalışan bu iki siyasal parti önümüzdeki süreçte daha önce DYP, ANAP, DSP gibi diğer önemli partilerin başına geldiği gibi toplumsal tasfiye mekanizmasıyla karşılaşacak ve yok olacaklardır. Anayasa değişikliği paketiyle ilgili görüş ve önerilerini hala tam olarak anlayamadığım bu iki partinin ucuz anti-AKP’cilikten öte bir siyasal vizyonları olmadığı için referanduma ilişkin tavırlarının Anayasayla ilgili değil, 2011 yazında gerçekleşecek genel seçimle ilgili olduğunu düşünüyorum. Sanırım bu iki partinin paylaştığı Hayır!’cı yaklaşımı benimsememin mümkün olmadığını açıkça ortaya koydum.

TKP, ÖDP, Halkevleri ve diğer sol unsurlarla birlikte 12 Eylül darbesinin ve 1982 Anayasası’nın gerçek mağdurlarını oluşturan cephenin Hayır!’ını, CHP-MHP ikilisininkinden ayırmamak büyük haksızlık olacaktır. Bu çevrelerin 1982 Anayasası’nın toptan değiştirilmesi ve 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma konusundaki samimiyetlerinden şüphe etmek için ortada hiçbir sebep görmüyorum. Bu çevrelerin yapılması planlanan değişikliklerle 82 Anayasası’nın “ruhu”nun hiçbir şekilde değişmeyeceğini ifade eden söylemini tamamen benimsiyorum. YÖK’e, MGK’ya, YAŞ’a, RÜTÜK’e, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk 3 maddesine dokunmayan bir değişiklik paketinin büyük bir aldatmacadan başka hiçbir şey olmadığı konusunda kesinlikle haklılar. Ancak bütün bunlar benim onlarla birlikle Hayır! dememe yetecek mi (?) ondan emin değilim. Neden?

Bilindiği gibi henüz gündemde Anayasa değişikliği ve referandum gibi hadiseler yokken bile solun bu damarı iktidar-devlet itişmesinde kendisini stratejik olarak devletten yana konumlandırmıştı zaten. Bu konumlanışa da pragmatik bir kılıf uydurmuşlar ve ‘ “Kemalistlerle” “Dinciler” arasındaki bu bilek güreşinde Dincilerin cephe kazanması bizim hareket alanımızı daraltacak olduğundan, Kemalistlere çekimser de olsa destek vermek noktasındayız’ şeklinde açıklanabilecek bir “stratejik” tercih yapmışlardı. Tabiî ki böylesine bir şey tam olarak hiç söylenmedi. Ama benim son 3–4 yıldır bu damarın takip ettiği siyasal yoldan anladığım budur. Yanlış olduğunu düşünenlerle de bunu sonuna kadar tartışırım. Dolayısıyla, bu sol çevrelerin bir şekilde CHP-MHP’nin anti-AKP’ci yaklaşımında ortaklaştıklarını hoşuma gitmeyen bir gerçek olarak ortaya koymak zorundayım. Böylesi bir siyasal kısırlık hiçbir devrimci tarafından kabul edilemez.

Diğer yandan günün siyasal pratikleri çerçevesinde bu “ilkesiz” yaklaşımın somut bir karşılığı olduğu da kaçınılmaz bir gerçek. Çünkü AKP’nin referandumdan Evet!’i çıkarması ve bu rüzgârla önümüzdeki yaz gerçekleşecek genel seçimlerden de zaferle çıkması onlara müthiş bir özgüven ve siyasal denetimsizlik getirecektir. Zaten saldırgan ve vahşi bir siyasal gelenekten gelen AKP’nin böylesi bir imkâna kavuşacak olması yalnız sol için değil tüm Türkiye ve hatta Ortadoğu halkları için büyük tehdit oluşturacaktır. İşte sırf bu sebepten bile kesinlikle Hayır! oyu kullanmayacağım diyemiyorum. Ama gönül rahatlığıyla Hayır! da diyemeyeceğim için arayışım beni başka bir noktaya götürüyor: Boykot!

BOYKOT!
Boykot! cephesini oluşturan iki unsurdan en önemlisi BDP’iken diğeri ESP, SDP, EHP ve SGP gibi bazı sosyalist partiler. Kimsenin dikkatinden kaçmayacağı gibi AKP’nin değişiklik paketine siyaseten en anlamlı muhalefeti yapan başından beri BDP. Bu elbette bir tesadüf değil. Bunun en önemli sebebi Hayır! cephesinin zavallı CHP-MHP muhalefetinin aslında değişikliklere siyaseten muhalif olmamalarıdır. Bu iki parti pekâlâ kendi iktidarları döneminde yapılması teklif edilmiş olsa bu değişikliklere Evet! derlerdi. Çünkü ne statükoyla, ne 12 Eylül darbecileriyle, ne anti-demokratik toplumsal yapıyla ne de özgürlüklerin kısıtlanmasıyla bu partilerin bir sorunu yok. Onları mahkûm oldukları kısır Hayır! siyasetinde tutan kendilerini ancak AKP karşıtlığı üzerinden var edebilmeleridir. Ancak, BDP ve tüm Türkiye Kürtleri için sorun bir hak, hukuk, özgürlük ve varoluş sorunudur.

Anayasa değişikliğine dair hazırlıkların yapıldığı dönemde tüm demokratik siyaset kanallarını açık tutan ve sonuna kadar zorlayan Kürt siyaseti, bu dönemde siyaseten iktidar tarafından muhatap dahi alınmaması üzerine Boykot! kararını aldı ve gerilla mücadelesini tırmandırmaya başladı. Bu Türkiye’nin en az 30 senedir içinde debelenip durduğu siyasal aptallık bataklığının, inkârın, imhanın mevcut hükümet tarafından da benimsendiğinin en somut göstergesidir. Kürt siyasetinin bu noktada aldığı Boykot! kararı, içine alınmadığı bu siyasal oyunun dışına düştüğünün yaygın bir ifşası ve bu oyuna dahil olmak konusunda daha fazla ısrar etmeyebileceğinin bir öncü işareti olarak algılanabilir. Eğri oturup doğru konuşalım; mevcut şekliyle en çok Kürtlere zarar veren, onları dışlayan, haklarını gasp eden 82 Anayasası’na dair yapılacak en ufak değişikliğin birinci elden muhatabı Kürtlerdir. Onları siyaset sahnesinin ısrarla dışına iten anaakım siyasete bu cepheden verilen Boykot! yanıtı, oyununuzu görüyorum ve arttırıyorum demektir. Böylece ne AKP tarafına ne de CHP-MHP tarafına düşmeyen BDP Türkiye siyasetindeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha sağlamlaştırmıştır. Ancak Boykot! kararının da komplikasyonları yok değildir.

Her şeyden önce Boykot!’un sandığa gidip oy kullanmamaktan daha öte bir siyasal pratiğe tekabül ettiğini söylemek gerekir. Boykot! sandığa gidip oy kullanmamak olduğu kadar sandığa gitmenin de engellenmesi demektir. Yani sizi oynadıkları futbol maçına oyuncu olarak almayan A ve B takımlarının oyununa başka oyuncuları, seyircileri, hakemleri, vs. dahil etmelerini engellemek ve oyunu bozmak demektir. BDP’nin bu stratejiyi kendi bölgesinde uygulayabileceğini ve referanduma katılımı engelleyebileceğini hepimiz biliyoruz. Ancak nüfusunun yarısı bölge dışında yaşayan Kürtlerin diğer bölgelerde referanduma katılmaları durumunda Evet! oyu verecekleri de bilinen bir gerçek. Bu bakımdan BDP’nin benimsediği stratejiyi daha etkili olarak uygulamaya koyabilmesi ve referandumun meşruiyet zemini kaydıracak denli yaygın bir Boykot! hareketini örgütleyebilmesi için mutlaka siyasal ittifak yapacağı farklı görüşlerle etkin bir işbirliği içine girmesi gerekirdi ki bunun gerçekleştirildiği söylenemez. Maalesef bu işbirliğine kısmen kendi inisiyatifleri ve siyasal vizyonları sebebiyle eklemlenebilen birkaç sosyalist sol partinin anlamlı bir etkinlik yaratması mümkün gözükmüyor.

Ancak bu sosyalist sol partilerin kanaat önderlerinin Anayasa değişikliği paketi ve referandumla ilgili söyledikleri hem tarihe not düşmek hem de Türkiye’nin siyasal kurtuluş rotasını halen kaybetmemiş olabileceği yönündeki umudu canlı tutmak açısından büyük önem taşıyor. Bu damardan yükseltilen eleştirilere kısaca değinmek gerekirse; referanduma Evet! veya Hayır! demek özünde 12 Eylül Anayasası’nın bir daha toptan değiştirilemeyecek şekilde meşrulaşması bakımından bir fark içermemektedir. Öyle ki, sandıktan Evet! çıkması durumunda Anayasa’da zaten “gerekli” değişiklikler yapılmış olacak ve Anayasa’da “ihtiyaç duyulan” değişikliklerin ne şekilde yapılması gerektiği yönünde bir içtihat oluşacaktır. Sandıktan Hayır! çıkması durumunda ise egemenler ‘halka sorduk değişmesini istemediler’ diyerek darbe Anayasası’nın kökleşmesine sebep olacaklardır.

Tamamen yeni bir Anayasa yapılması önündeki en büyük engel önümüzdeki referandumda oy kullanmaktır. Sandığa gitmeyerek ve gidilmesini engelleyerek başlatacağımız Boykot!'un arkasını seçim barajı olmadan yapılacak adil bir genel seçimle oluşturulacak kurucu bir meclisin hazırlayacağı tamamen yeni ve özgürlükçü bir Anayasa talebiyle doldurmalıyız.

Hala vakit varken yaygın bir Boykot!’u örgütlemekten ve darbe Anayasası’nı toptan değiştirmek yönündeki toplumsal talebimizi yükseltmekten başka çıkar yol gözükmemektedir. “Ne olursa olsun” yaklaşımını benimseyen devlet ve iktidar ittifakı karşısında “ne olursa olsun” bu toplumsal isyanı örgütlemek tarihin omuzlarımıza yüklediği en önemli sorumluluktur. Gerek kişisel temaslar gerekse siyasal temaslarla görüştüğümüz her bir kişiye Boykot! cephesini anlatmak bu yönde atılacak en önemli adımdır. Dahası, 12 Eylül 2010 günü yasal ve/veya yasa dışı her yoldan seçime katılımın engellenmesi yeniden siyasallaşmaya başlayan Türkiye halklarının önündeki en büyük sınavdır.

Hiç yorum yok: