Sayfalar

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Salvador Dali

gecikmiş bir yazı bu. yaşlaşık 8 ay gecikmiş bir yazı. hayatımın 5 ayını gasp edenler beni orada zorla alıkoymadan önce yazılmaya başlanmış ancak sürgün gününden önce bitirilememiş ve blog arşivinde taslak notuyla saklanmış eski bir yazı. bir Salvador Dali yazısı aslıda. sergisini gezmeden önce başlattığım onu anlama çabamın, sergiyi gezdikten sonra yaşadığım hayal kırklığının ve her an yaşadığım kendimi ve dünyayı anlama çabasının yazısı.

bu güne kısmetmiş...

türkiye'de, ilk karasal özel televizyon yayınının başladığı 1992'ye kadar 198o'ler boyunca klasik bir küçük burjuva ailenin pazar sabahı şöyle yaşanırdı. anne, babadan önce uyanan çocuklar hemen televizyon karşısına geçer ve büyülenmişçesine voltran izlemeye koyulurlardı.



ardından anne, babanın kalkışı ve kahvaltının yenmesi harika bir western filmine denk gelirdi.


trt 1'de ardı ardına yayınlanan bu iki programın ardından yapılacak üçüncü şey bakımından aileler ikiye ayrılırdı. bunların ilkinde anne, baba ellerine pazar gazetelerini alır ve türk kahvesi eşliğinde bunları okumaya koyulurlardı. bu sırada çocuklar kendilerine oynayacak başka birşey bulmuş olurlardı.
diğer tip ailede ise kanal değiştirilir ve trt 2'deki klasik müzik konserleri hep birlikte izlenirdi.

hemen ardından ise bir başka klasik olan "bir kelime bir işlem" ülkedeki hemen her evde büyük beğeni ile takip edilir ve interaktif bir şekilde programa eşlik edilirdi.


yukarıda anlatılan, bugün yaşları 40 ile 25 arasında olan bir neslin çok tanıdık olduğu bir ritüeldir ve onların hayatları üzerinde bu ritüelin önemli izlerini bulmak mümkündür. pek çok küçük ayrıntı farklı ailelerde pek çok değişikliklerle yaşanmış olsa da bu anlatımı yaşamadığını iddia edecek kişi sayısı sanırım oldukça azdır. tüm bu küçük farklılıkları bir yana bırakıp bana göre esas itibariyle iki tip aile arasındaki farkı açıkça ortaya koyan klasik müzik konseri izleme noktasına odaklanmak istiyorum. hemen söyleyeyim ben konser izleyen bir ailede büyümedim. ancak konser izleyerek büyüdüğünü bildiğim eski bir arkadaşım bana vaktiyle bu konserleri tamamen babasının zoruyla izlediğini ve bu sırada aslında çok da sıkıldığını söylemişti. konser izleyen ailelerin hemen tamamının çocukları için durumun böyle olduğunu tahmin ediyorum. ancak adeta küçük yaşta piyano dersi almaya başlayan bir çocuğun eline yanlış nota bastığı zaman ince sopasıyla vuran Fransız hoca gibi, babası tarafından kalasik müzik dinlemeye zorlanan çocuklar da önce çocukça bir öfke duydukları bu müziği farkında bile olmadan sevmeye, onu beyninin kıvrımlarına yerleştirmeye başlamıştır. nefretin kardeşi sevgiye geçişlerini hayatlarının ilerleyen dönemlerinde farkında bile olmadan gerçekleştirmişlerdir.
lisedeki müzik öğretmenimin bir sözü halen kulaklarımda çınlar. "ben kişinin kültürlü olup olmadığını anlamak için annanesine bakarım" derdi kedisi. gençken bu ifade üzerinde fazlaca düşünmeden bu düstura hayran olmuştum. sonrasında buradaki seçkinci tondan rahatsız da olsam en azından batının sanatını (yüksek sanat da denebilir belki ancak ben bu tabiri kullanmayı tercih etmiyorum zira hangi sanatın daha "yüksek" olduğunu belirlemenin kimsenin haddi olmadığını düşünüyorum) anlayabilmek için kültürel bir birikim sahibi olmak gerektiğini ve bu birikimin bir aile mirası olarak nesilden nesile aktarıldığı gerçeğini yadsımam sanırım mümkün değil.
annanesini hiç tanımayan, babanesinden ise ancak Anadolu külürüne dair bir mirası çok kısıtlı bir süre içinde almaya çalışan benim gibi biri için batının kültürünü dahası batı için bile uçuk sayılabilecek bir deli dahi olan Salvador Dali'yi anlamak hiç kolay değil elbette. bundan 3 yıl önce Picasso sergisinde büyülenmem, sergiyi bir tam gün boyunca gezip belki birkaç ay etkisinden çıkamamam Dali sergisine dair beklentilerimi gereğinden fazla büyütmüştü. öncelikle Dali sergisinin Picasso sergisiye kıyaslanamayacak derecede zayıf olduğunu söyleyebilirim. eserlerin sayısı yetersiz ve serginin kürasyonu (curation) kötüydü. (son cümleyi yazarken ben kim oluyorum da böyle bir yargıya varabiliyorum diye düşünmekten kendimi alamıyorum ancak serginin bende bıraktığı izlenim tamamen böyle). buna rağmen karşıma çıkan bu garip adamı ve onun sanatını anlama çabası benim için heyecan vericiydi.


Dali'yi sevmek ve ondan nefret etmek sürekli kol kola giden iki duygu benim için. onun bir Katalan olmasının başlangıçta yarattığı sempatinin "Franco"cu olduğunu anladığımda yerini bıraktığı nefret bunun en açık göstergesi.


"Franco"cu bir Katalan olmak bile başlı başına gerçeküstü (sürreal) bir insani durum gibi geldi bana. benimsediği bir görüşü/duruşu insani var oluşunda taşıyan kişilerin benim gibi bir sonradan olma/melez için hayranlık vesilesi olduğunu söylemem lazım. ama kendi halkının Franco ve onun faşizmi karşısında verdiği destansı mücadeleyi ve bugün Camp Nou'ya astıkları " catalonia is not spain" (katalonya ispanya değildir) pankartını düşününce "bir burjuvanın yaptığı hiçbir şey doğru olamaz" sözü aklıma geliyor. evet Dali bir burjuva ailesinin şımarık küçük oğludur aslında.

bu küçük şımarık Francocu Katalan tam bir imge toplayıcısıdır. Kapadokya benzeri doğal kaya oluşumlarının olduğu bir Katalan yarımadası olan Cadaques'de geçen çocukluğu boyunca Dali bu garip kaya imgelerini zihninde biriktirmiş ve onlardan özellikle birini (büyük mastürbasyoncu) kendisine fetiş nesnesi haline getirmiştir. yani Dali'nin sanat yolculuğu aslında basit çocukluk hayalleriyle başlamış. gençlik yıllarını ise cinsel heyecanını kendisine cinselliği yasaklayarak onu yaratıcı gücüne kanalize ederek geçirmiş. tüm hayatı gerçek bir entellektüel sanat çevresi içinde sürmüş. sanırım bugüne kadar Kapadokya'da yaşamanın hiçbir Anadolu çocuğu üzerine Dali üzerinde oluşan etkiyi yapmamış olması bu entellektüel ortamın bu coğrafyada bir türlü yeşerememesiyle açıklayabiliriz. 5 aylık zorunlu kölelik tecrübemin bana öğrettiği şeylerden biri de bu görüşü destekliyor; entellektüel uyarım olmaksızın entellektüel ilginin yaşaması mümkün değil.



Dali'nin özellikle üzerinde durduğu şeyler din, cinsellik ve bilim. bu üçlüyü hıristiyanlık, psikanaliz ve atom fiziği gibi kurabileceğimiz gibi İsa, Freud ve Einstein olarak da kurabiliriz sanırım. bütünlüklü bir din, cinsellik ve bilim görüşünün hakim olduğu dünya düzeninin ve bunun temsil edildiği klasik sanat anlayışının, tarihsel evrimleri sonucunda sorgulanmaya, parçalanmaya ve bağlamından koparılmaya başladığı bir dönemde, bu imge toplayıcısı zihnindeki milyonlarca formu eserlerine adeta serpiştirmiş hatta yer yer gömmüş/gizlemiştir. bu onu bir nevi iconoclast (ikona kırıcı) ya da yapı sökümcü haline getirmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası modern dünyasının modern sonrası öncü düşünce akımı post-modernizmin kurucu babalarından biri ve erken temsilcisidir belkide.


Politik yönelimini bu bağlamda ele aldığımda karmaşık ancak olası bir açıklama getirebiliyorum. Savaş sonrası bolluk dünyası Amerika'yı ve onun yeni düzenini keşfi, klasik sosyalizmin bütünlüklü yapısını içine sığdıramadığı yeni çok parçalı ve otonom düşünce sistemi onun küçük burjuva konformizmi ile buluşunca ortaya şaşkın bir anarşist çıkıyor aslında. öylesine şaşkın ki adeta bir neo-liberal hatta faşist. boş tualleri imzalayıp satabilecek bir neo-kapitalist. tarihin cilvesi dedikleri bu olsa gerek.

onun bir öncü, bir ulak olduğunu söyemek abartılı olmayacak sanırım. günümüzde maruz kaldığımız imge bombardımanı onun eserlerinde tüm çıplaklığıyla belki de ilk kez kendini gösteriyor. bu bombardıman içinde takıntılı biçimde tekrar eden fetiş ögeleri kitleler tarafından anlaşılamayacak bir bireysellik içeriyor. özgür düşünce ve imgelemin Dali'nin sanatında ulaştığı nokta doğrudan bir mesaj vermeyen ancak zihin gıdıklayarak yaratıcılığı ve düşünsel faaliyeti kışkırtan sonsuz bir yorum sahası açıyor. bilimsel şüpheciliğin teknik bilimlerde ulaştığı nokta eşgüdümlü olarak Dali'nin sanatında paranoyaklığa ulaşmış ve gerçeküstü bir düş dünyasının kapılarını açmış.
işte bu kapıdan girmeye çalışan benim gibi bir cahil kendisini büyük bir şaşkınlık ve panik içinde buldu. bir yandan tüm kültürel yetersizliğine rağmen anlamaya çalışan, diğer yandan karşılaştığı şeyin karmaşası içinde kaybolan, sırtındaki modernist mirastan kurtulamaması sebebiyle şeyleri bir düzen dahilinde yerine oturtmaya çalışan ve mümkün olmadığını görünce başarısızlığı karşısında hüzne boğulan ancak çocuksu büyülenme kapasitesi sayesinde estetik hazza sarılan birinin denyimi oldu benim için Salvador Dali.

Hiç yorum yok: