Sayfalar

12 Ağustos 2009 Çarşamba

önleyicilik üzerine...



pek çok kez duymuşsunuzdur, Avrupa'da "önleyici hekimlik" sistemi ile sağlık harcamalarından ciddi tasarruf yapılmakta ve halk sağlığı daha düşük bütçelerle daha yüksek standartlara ulaştırılmaktadır. bunun gerçekleşmesi aile hekimliği sisteminin etkin biçimde işletilmesiyle mümkün olmuştur. hani bizim ülkemizde 3 kuruş paraya çalışan, TUS sınavında en son tercih edilen, bir hastanede kendinizi muayene ettirmekten imtina ettiğiniz aile hekimleri var ya. işte onlar Avrupa'nın yüksek standartlı sağlık sisteminin en temel elemanıdır. çünkü herhangi bir hastalığı en ucuz ve etkin tedavi yöntemi o hastalığı henüz ortaya çıkmadan öngörmek ve kişinin hastalanmasını beklemeden önlemini almaktır. bu uygulamayı bizde zaman zaman panik ataklar şeklinde tezahür eden sağlık taramaları ile karıştırmamak lazım. sağlık taramalarının halkı potansiyel hasta olarak görme anlayışının çok ötesinde bir bilimsel takip ve öngörü mekanizmasıdır bu. aile hekimleri yeni doğan bir çocuğun anası, babası hatta dedesi ve annannesini de takip ettikleri için olası riskleri ve bünyeye özel reaksiyonları öngörebilir ve bu doğrultuda önleyici hekimlik yapabilirler.

Türkiye kültürünün tamamen yabancısı olduğu bu "önleyici" kelimesini yadırgayan ifadeleri atasözlerimizde de bulmak mümkün; 'dereyi görmeden paçaları sıvamak', 'doğmamış çocuğa don biçmek' gibi bazı atasözleri toplumsal belleğimizde "önleyici" kavramının neden gelişmediğini açıklamaya yardımcı olabilir. tarihsel olarak göçebelikle bağlantılandırabileceğimiz bu kavrayış bugün toplumsal dokudaki hakimiyetini tüm şiddetiyle sürdürmekte.

ancak gerçek tehlike bu tarihsel gerçeğin günün koşullarıyla birleşmesi sonucunda ortaya çıkıyor. kapitalist dünyanın haticeyle değil neticeyle ilgilenen yapısı icraatı merkeze yerleştiriyor. icraat ise en çok paliyatif yöntem ve önlemlerle kedini gösteriyor. yani haticeye yatırım yapmak ve sonuçları için beklemeye geçmektense, netice için kısa yollar aramak cazip hale geliyor. işte bu durum Türkiye'nin tarihsel ve toplusal yapısıyla birleşince müthiş bir uyum buluyor ve 'testi kırılmadan kızını dövme' noktasına varıyor.

bireysel kahramanlığın büyüsünü kaybettiği, şiddet kullanma tekelinin devlete terkedildiği, duello kültürünün yok olmaya yüz tuttuğu 'modern' toplumlarda "önleyicilik" herşeyden önce simgesel fenomenler üzerinden kurulur. tüm simgesel hiyerarşinin en tepesinde devlet vardır ve devlet yukarıdan aşağıya toplumsal hayatı kendi organları aracılığıyla düzenler. bu düzen her düzeyde kendine has gösterenler aracılığıya kurulur. öyle ki, devlet hukuktan sorumlu elemanlarına siyah cübbe, sağlıktan sorumlu elemanlarına beyaz önlük giydirmiş, onların kendilerine has bir dil üzerinden iletişim kurmalarına ön ayak olmuş ve iktidarlarının bu gösterenler üzerinden tesis edilmesini sağlamıştır.

benzer şekilde toplumsal güvenliği sağlayan polisin de belli bir giyim standartı vardır. böyle bir standartın olması onun iktidarını mümkün kılmıştır. sıradan bir insan sokakta yürüyen bir polisin silah taşıdığını ve şiddet kullanma yetkisinin olduğunu bilir. aynı durumu polis de farkındadır. bu simgesel ayrımın pratik karşılığı ise genel kanının aksine, polis olan kişinin şiddet kullanma yetkisini fiilen kullanması değildir. milyonlarca yıllık tarhsel evrimi insan nesline elinde silah tutana (yani yaptırım gücü olana, iktidara) saygı gösterme tecrübesini kazandırmıştır. 'medeni' dünya bu kazanımların omuzunda yükselerek toplumların herhangi bir güç gösterisinde bulunmadan da düzenin sağlanabildiği bir noktaya ulaşmıştır. işte bu nokta tam olarak "önleyici polisliğin" kendisini gösterdiği noktadır. bu aşamada simgesel dolayım öylesine soyutlaşmıştır ki, polisler silah taşımdan dahi güveliği sağlayabilir hale gelmiştir.

bu soyutluğun zararlarından ve kişiyi kendi zihin hapisanesine hapseden psikolojik etkilerinden burada bahsetmeyeceğim. blogda bu konuya değindiğim başka yazılar var. bunları yazarken temel kabulüm yarın tekrar uyanıp sokağa çıkacağım ve biz bu ülkede bazı şeyler yaşarken başka yerlerde daha iyi hayatların yaşanabildiğidir.

dün ana haber bülteninde gördüğüm bir haberde, emniyet teşkilatının ayakkabı boyacısı, kestaneci, simitçi vb. kılığında halkın arasında karışacağı ve oluşturduğu sivil timlerle suçluları yakalayacağı duyurulyordu. işte tam bir şark kurnazlığı örneği. neticeye giden kısa yol arayışı ve icraat kandırmacası. polisin resmi kıyafeti ile halk arasındaki arzı endamı başlı başına bir "önleyici güvenlik" uygulamsıdır. yani suçu oluşmadan önlemeye yöneliktir. elbette her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye önleyicilik fikrinden çok 'ben yaptım', 'ben yakaldım', 'ben iyileştirdim' diyebilme imkanını sağlayan icraatçı yaklaşımı benimsiyor. fakat esas önemli olan bu gibi şeyleri henüz oluşmadan önleyebilmektir. bu icraatçı yaklaşımın bir getirisi de korku imparatorluğunun değirmenine su taşımaktır. etrafımızda şiddet ve silah kullanma yetkisine sahip olup olmadığını bilmediğimiz binlerce insanla birlikte yaşayacağız bundan sonra. etrafımızda onlarca polis varken, birden binlerce potansiyel polis olacak.

kimin polis olup kimin olmadığını nasıl ayıracağız?
kendimizce bir çözüm bulup herkese karşı daha temkinli olacağız.
peki bu durum bir avuç 'suçlu'nun gazabına uğramak ihtimalinden daha mı güvenli olacak?
hayır!
yoksa hakkımızı savunmaktan bizleri daha mı çok alıkoyacak?
evet!



benzer anlayış hayatımızın her alanına hakim aslında. nasıl olmasın ki? önleyici hekimi, önleyici polisi, önleyici devleti, kütürü olmayan bir ülkenin "önleyici hakemi" de haliyle olamaz. Ama adı Bünyamin Gezer olan bir ilginç insanın bu ülkede hakemlik yapabiliyor olması herşeye rağmen tartışmaya açıktır. adı geçen zat-ı muhterem esas itibariyle bir polistir. futbol oyununda iktidarı elinde tutan hakemlik müessesinden TSK mensuplarının topluca çekilmesinin ardından ironik biçimde bu boşluğu doldurmak üzere bu role soyunmuş bir polis. tek başına bu hadise bile ülkenin geçirdiği dramatik dönüşümün bir gösterenidir ya bu konuya derinlemesine girmiyorum.

Gezer diğer 'silahsız' meslekdaşlarının aksine asık suratlı ve despot bir hakemdir. ne kadar şaşırtıcı değil mi? bu ülkede iktidarın olduğu her yerde ben de varım der gibidir. Daha önce futbolcular maç sonu açıklamalarında kendisiden azar işitmek durumunda olmadıklarını televizyon kameralarına söylemişlerdir. Gezer bu açıklamalar üzerine oyun sırasında oyunculara güler yüz göstermeye çalışmış ancak büsbütün komik duruma düşmüştür. çünkü kendisinin medeni iletişim yöntemlerini hakkıyla kullanacak kültürel birikimi yoktur. muhtemelen babasından şiddet görmüş, çocuğuna şiddet uygulamış, kendisine şiddet kullanma alışkanlığını meşrulaştıracak polislik mesleğini seçmiş bir kişidir. oysa önleyici babalık / polislik / hakemlik senin otoritene karşındakinin sen yaptırım araçlarına baş vurmadan rıza göstermesini gerektirir. ama bu adam her haliyle elinde yaptırım copunu tuttuğunu ve her an buna baş vurabileceğini göstererek iktidarını kurmaktan başka bir yol bilmiyor.

oyuncularla arasındaki saygıya dayalı otorite ilişkisini kurmayı beceremediği için çocuğunu döven baba tavrını benimseyen bu adama Türkiye futbol kamuoyu bir süredir tahamül ediyor. ancak bu hafta oynan Gaziantepspor-Galatasaray maçında yaptıkları artık çizmeyi ne kadar aştığını ve sahip olduğu mantaliteyi yukarıda anlattıklarım çerçevesinde nasıl fütursuzca sergilediğini açıkça ortaya koymuş bana da illallah dedirmiştir. teknik olarak verdiği kararların yanlışlığını bir kenera bırakarak Arda'nın oyundan alınması sırasında ortaya gelen hadiseye odaklanacağım.

Arda'nın oyundan alınacağını gösteren tabela havaya kaldırıldıktan sonra Arda doğal olarak yedek kulübesine doğru sahanın uzak köşesinden hareketlendi. bu sırada kaşısına çıkan Gezer Arda'yı yakın taç çizgisinden çıkması için önce uyardı daha sonra ise bu yönde zorlayıcı fiziksel temasa girdi. doğal olarak Arda hakemin bu müdahalesine aldırmadan çıkması gereken noktaya doğru yöneldi ve hakemden onun otoritesini sarsmaya yönelik harekette bulunduğu için ceza olarak sarı kart gördü.

burada polis hakem Gezer'in yetki aşımı ve görevi kötüye kullanmak da dahil, Türkiye'deki polislik mesleği kültürünün doğal kazanımlarını nasıl tüm açıklığıyla sergilediğini görüyoruz. öncelike oyuncunun sahayı nereden terkedeceğine hakem karar veremez. dolayısıyla burada bir yetki aşımı vardır. ikincisi bu kararı sözlü olarak ifade edemez. burada da Gezer'in iktidarının ona sağladığını sandığı keyfi karar verme yetkisini nasıl içselleştirdiğini görüyoruz. üçüncüsü böyle bir durumda onun kararına uymayan kişiye karşı elinde bulundurduğu şiddet kullanma yetkisini derhal nasıl kullanıma soktuğunu görüyoruz ki, buna da yetkisini kötüye kullanmak diyebiliriz. dördüncü ve son olarak, sarı kartla cezalandırdığı oyuncuya talimatlara uymayan keyfi bir cezalandırma uygulamış ve bunu 'hakem otoritesini sarsmak' veya 'zaman geçirmeye yönelik davranışta bulunmak' şeklinde kitabına uydurmuş oluyor. merak ediyorum, polis hakem Gezer maç sırasında bağı çözülen ayakkabılarını Arda'ya bağlatmak istese ve Arda da bunu yapmasa Gezer Arda'yı hakemin otoritesini sarsmak sebebiyle yine cezalandırırmıydı?

ne diyeyim; "mesleki deformasyon".

Hiç yorum yok: