Sayfalar

21 Ağustos 2009 Cuma

Galatasaray vs. L.Tallinn



Galatasaray'da başarı havası var. bunu anlamak için maça gidip gelen biri olmak lazım. stada henüz yaklaşırken hissedebiliyorsunuz bunu. üzerinde sarı-kırmızı formalar olan insanlar metrobüste, kaldırımda, kırmızı ışıkta göz göze geldiklerinde birbirlerine küçük bir hareketle kafa selamı veriyorlar. işte tam o anda gözlerindeki ışıltıyı paylaşıyorlar birbirleriyle, hafif gülümseyen dudaklar bu karşılaşmaya eşlik ediyor. stadın önüde kalabalık saatler önceden toplanıyor. stad kapılarındaki hengameden kimse fazla şikayet etmiyor. içeride başka bir dünya var. eski açık çıldırmış durumda. herkes yaklaşan bir tarihsel olaya tanıklık etmenin, bu tarihin bir parçası olmanın tatlı heyecanını yaşıyor. rakip güçsüz, rakip ölçü değil, rakip önemli değil. önemli olan oradaki o garip hava. ortak bir bilinç oluşmuş durumda. bişeylerin doğru yapıldığına, işlerin er geç iyi gideceğine dair ortak bir kanı var. işte bu hava sahada olup bitenden daha açıklayıcı. güzel günler görülecek, bu belli ...

rakip gerçekten zayıftı. fakat modern futbolun geldiği noktada en kötü takıma bile 5 gol atıp hiç gol yemeden, dahası gol pozisyonu vermeden ve topa %72 oranında sahip olarak galip gelmek azımsanacak birşey olamaz. Galatasaray bu performansı adeta ciddi bir antreman maçı yaparcasına gösterdi. tüm oyuncuların bireysel performansları ortalamanın altında kaldı. zaten sistemi olan takımlarda bireysel kahramanlıklara gerek kalmaz. işte bu sebeple İstanbul'un diğer iki önemli takımından biri sakatlanan Alex'inin yerini kiminle ikame edeceğini, diğeri yeni 10,5 numarasını nereden bulacağını düşünürken, Galatasaraylı oyuncuların artık otomatiğe bağlanmaya başlayan bazı şeyleri oyunun belli bölümlerine yapmaları farklı skor için yeterli oldu. bu bakımdan oyunu 4 bölümde değerlendirebiliriz; ilk 20 dakika, ikinci 25 dakika, 2. devrenin ilk yarısı ve 2. devrenin ikinci yarısı.

oyuna çok iyi başlayan Galatasaray, ilk 20 dakikada rakibine orta sahayı geçme imkanı vermedi. bunun sebebi Galatasaray'ın yeni oyununun temel prensibi olan pas oyunuydu. bu bölümde tüm oyuncular aldıkları pası ya 'kontrol pas' ya da 'tek pas' olarak en yakın arkadaşına oynadı. yani adeta antremanlarda oynadıkları ortada sıçan mantığıyla her oyuncu topa ya 1 kez değdi ya da kenisine gelen topu tekten kontrol etti ve pas verdi. belli ki bu teknik yönetimin onların uygulamasını beklediği 1 numaralı prensip. maç sonrası basın toplantısında Neeskens'in de özellikle vurguladığı nokta oyunun ilk 20 dakikasındaki bu pas oyunuydu. topa bu kadar çok sahip olup, onu bu kadar iyi paylaşmak rakibi kendi kalesine çok yakın oynamaya mahkum etti ve bunun sonucunda da gol geldi. Keita 1-0.
bireysel performansların vasatı aşamadığını söylemiştim. özellikle Aydın'ın beklenilen etkinlikten uzak kalması ve Keita'nın iştahı bir kez daha oyunun Galatasaray'ın sağ kanadına yığılmasına sebep oldu. fakat bu maçta Keita-Sabri ikilisi Denizlispor maçıdaki Keita-Uğur ikilisinin yakaladığı uyumun çok uzağında kaldı. bu uyumsuzluk ideal defans 4'lüsünün sağına kısa sürede Uğur'un yerleşeceğinin ve Sabri'nin rotasyon 4'lüsüne kaydırılacağının habercisi gibiydi. Hafta sonu oynanacak Kayserispor karşılaşmasında Uğur'un defansın diğer ideal 3 oyuncusuyla birlikte ilk 11'de sahaya çıkması benim için süpriz olmayacak.
ilk yarının son 25 dakikasında Galatasaray oyun disiplininden uzaklaştı. eski alışkanlığını hatırlayan Ayhan topu ayağında çok tutmaya başladı ve 2 defa tehlikeli olabilecek bölgede kaybetti. neyse ki geri 4'lü bu pozisyonlarda Ayhan'ın arkasını toparladılar. ilk devrenin 2. yarısını temposuz ve tatsız bir oyunla geçirdi Galatasaray. öyle ki yanımdaki arkadaşım bana dönüp bişey oynamıyoruz dedi. tam devre böyle bitecek diye düşünürken M.Sarp'ın ilki zar zor ikincisi ise büyük bir beceriyle atılmış iki çalımı geldi ve bu pozisyonda freekick kazanıldı. topun etrafında toplanan Arda, Keita, Ayhan, Sabri ve H.Balta atışın nasıl kullanılacağını tartışmaya başladılar. sanırım öncelikle pas olarak kullanmayı düşündüler. çünkü Arda iki stoperini bir işaretle ceza sahasına çağırdı. fakat tam atış kullanılacakken Keita barajın duruşunu gördü ve vurmaya karar verdi. Keita'nın büyük bir beceri gerektirmeyen ama yerden düzgünce köşeye giden vuruşu ile 2. gol geldi ve oyun psikolojik olarak kırıldı.
ilk devrenin sonlarına doğru Aydın'ın etkisiz oyunu sebebiyle 2. devreye Kewell'la başlanacağını düşünmüştüm. fakat devre arasında sahada ısınan yedek oyuncuların arasından sadece Nonda soyunma odasına gitmişti. az sonra Puyol'la birlikte ısınmaya çıkacak ve ikinci devre oyun onunla balayacak demekti bu. bugüne kadar hep böyle olmuştu ama bu sefer olmadı. 5 dakika sonra içeriden çıkan Nonda bu sefer E.Güngör'ü içeri gönerdi . fakat o da 5 dakika sonra dışarı çıktı ve 2. devre ilk devredeki 11'le başladı.
oyun başlar başlamaz Baros'un artık atmak istediği gol için ne kadar çabaladığı göze çarpmaya başladı. onun gerçek bir savaşçı ruhu var. sürekli sırtında 1, 2 rakip oyuncuyu taşıyarak oynuyor ve çok darbe alıyor. Baros o kadar hareketli ki, Nonda için bu sisteme ondan daha uygun oyuncu diyenlere gerçeten şaşıyorum. Baros takım planlamasının en önemli parçalarından biri.
diğeri ise kesinlikle Keita. sanırım onu 2 sezondan fazla elimizde tutmamız imkansız. olağanüstü bir fizik gücü ve sürati var. sürekli oyunun içinde. defansif görevlerini ihmal etmiyor. tekniği ortalamanın çok üstünde. büyük çalımları çok güzel atıyor. telefon kulübesinde adam geçemez belki ama futbol sahasıda geçemeyeceği oyuncu yok. sanki omuz, tekme vs. yedikçe daha da güçleniyor ve inanılmaz agresif oyamaya başlıyor. öyle ki; hayatımda hiç hissetmediğim bişeyi hissettirdi bana. oyunun ilk devresinin sonlarına doğru sağ çizgide bir rakip oyuncuyla mücadeleye girdi ve mücadele adeta tekme tokat bir hal aldı. ama o ne düştü ne de faul bekledi. pozisyona asıldı, tekmeyi yedikçe güçlendi, o güçlendikçe ben o gücü sanki kendimde hissettim. sonunda adeta bir duygu patlaması yaşadım ve önümdeki çocuğu omuzlarından tutup sarsmaya başladım. heyecan verici oyuncu dedikleri bu olsa gerek.

oyunun son bölümü ise penaltıdan aradığı golü bulan Baros'un fiziksel yetersizliği sebebiyle artık oyundan çıkmak zorunda kalması ve yerini Elano'ya bırakmasıya başladı. Bu arada Aydın da Kewell ile değişmişti. ortaya forvetsiz ama 4 forvetli bir oyun şablonu çıktı. gerçek bir 4-2-4 oynanmaya başlandı. öndeki 4'lü Arda - Kewell - Elano - Keita olarak dizildi. oyunun bu bölümü için sanırım "deneysel futbol" terimini kullanabiliriz. hiçbir defans oyuncusunun kucağına alarak takip edemeyeceği 4 forvetle aynı anda sahada olmak ve bu oyuncuları sürekli yer değiştirerek oynatmak önce Kewell'ın şık golünü getirdi. fakat daha önemlisi oyunun rakip kale çizgisi ile 18 arasında oynanmasına sebep oldu. bunun sonucu olarak 5. gol oldu. bu golü kimse atmadı. istatistiksel olarak bakıldığında bu rakibin kendi kalesine attığı bir gol olarak gözükebilir ama işin aslı Galatasaray'ın bu golü atarken yanlız topu değil karşı takımın tüm oyuncularını da topla birlike kaleye soktuğudur. oyunu sahanın 4. bölgesine kadar ileri iten bir takımın golü atması değil kendiliğinden golün olmasını beklemesi yeterli.
çılgınca bir oyun oynuyor Galatasaray. sonunda ya vezir ya da rezil olunacak bir felsefesi var. saha içndeki denemeler hiç bitmiyor. her maç yeni birşeylerin denendiğini görüyoruz. bu bağlamda Gayın-Sin'deki maç yazısını okumanın önemli olduğunu düşünüyorum. herkes 4-3-3'ün çeşitli görünümlerini tartışırken belirli bir 'sabit' olarak ele aldığı defans 4'lüsü bile Galatasaray'da çeşitli denemelere tabi tutuluyor. Tallinn maçındaki dizilişi formüle etmek gerekirse sanırım 1-3-2-3-1 denebilir. kurumsal basın ve onun ezberci yazarları 40 yıllık teraneleri terennüm ederken Florya Uzay Üssünde yıldız savaşları için yeni planlar kurgulanıyor.

Hiç yorum yok: